• 15.07.2021 08:14
  • (481)

Postpandemi döneminin ekonomik paradigmasının anatomisine giriş
 

Bugünlerde,  ekonomi politiğin geleceğini ilgilendiren olağanüstü gelişmeleri yaşıyoruz. Bunu, ABD başkanı Joe Biden geçenlerde „we have a deal“ cümlesi ile Cumhuriyetçilerle ülkenin geleceğine ilişkin ulaşılan konsensüs dolayısiyle dile getirdi. Türkiye’yi de ilgilendiren bu gelişmelere ve bunun etrafında boyutlanan tartışmalara ülkemizde ne yazık ki hak ettiği önem atfedilmiyor, boyutları gerektiği şekilde anlaşılmıyor. Aşağıdaki incelememiz bu konudaki eksikliği kapatmaya bir katkı yapmayı amaçlıyor.

Söz konusu olağanüstü gelişmeler, ABD’de Biden ile birlikte pandemi şartlarında başlatılan aktüel insiyatifin boyutları ve küresel planda olası etkileri ya da sonuçları ile ilgili. Görünen o ki içeriği, kapsamı ve uygulamadaki hızı ile ABD ekonomi politikasında yeni bir aşama, yeni bir paradigma ile karşı karşıyayız. Bunun içeriğine geçmeden önce pandemi ile oluşan krizin üstesinden gelmek üzere sunulan programın sayılar itibarı ile ekonomik boyutlarına kısaca göz atalım:

2020 yılında Trump döneminde 1,9 trilyon Dolar olarak tespit edilen Covid programının (CARES) -ki bu, ABD Gayrisafi Yurtiçi Hasılasının (GSYH) %10‘una denk geliyordu- bu sefer gelecek 10 yıl için 4,5 trilyon (toplam olarak GSYH’nin %25‘si) olarak, öncelikle büyük oranda merkez bankası FED’in çıkaracağı tahvillerle -son tahlilde ise vergilerin yükseltilmesi yolu ile- finanse edilmesi planlanıyor. Pandemi krizinin ve uzun vadede sonuçlarının bertaraf edilmesinin finansiyel çerçevesi kabaca böyle. Ayrıntılarına yeri geldikçe değineceğiz.

 

Tarihte, 30‘lu yıllarda Franklin D. Roosevelt ile başlayan ve uzun yıllar süren Keynesçi paradigma, 80‘li yıllarda onun yerine geçen  Ronald Reagan’la birlikte  ortaya çıkan ve 70‘li yılların stagflasyon sorununa çözüm“ olarak yatırımcılara vergi kolaylıkları, deregülasyon, sosyal devlette kısıntılar ve sıkı para politikası vb. gibi çizgileri ile  belirgin hale gelen  -daha sonra ise eşyanın tabiatına uygun olarak neoliberal politikalara evrilen- monetarist paradigma, özellikle sermayenin belirli bir kesiminin Çin ve Uzak Doğu ülkelerine kayması, üretimde verimliliğin düşmesi vb. gibi gelişmelerle birlikte son tahlilde işlemedi, hedefine ulaşamadı, ekonomiyi durgunluktan kurtaramadı, toplumsal eşitsizliği daha da derinleştirdi.
Ekonomi politikada  yeni paradigmanın, eskisi içinde gelişip çıkması için sanki bir COVİD-19 krizinin ve Trump katastrofunun yaşanması gerekiyordu! Öyle ki,  eski paradigma şimdi yerini, adeta 30‘lu yılları hatırlatırcasına, Bidenomics olarak adlandırılan ve dünyayı da etkileyecek olan yeni bir ekonomi politikasına bırakıyor. Pandemi şartlarında mümkün, potansiyel bir gelişme olarak kapitalizmin ileri gelişmiş ülkelerinde benzeri bir ekonomi politikanın ortaya çıkabileceğine ilişkin tespitlerimizi yakın geçmişte şu şekilde yapmıştık:


„Krizin aşılmasına yönelik olarak (çöken) iç ekonomileri ayakta tutmaya, kurtarmaya yönelik politik reflexler, ister-istemez (tarihin bir cilvesi olarak), kendi içinde geliştirdiği bir otomatizmle, bizim genel bir tabirle Keynesyanizm olarak nitelediğimiz, günümüze ilişkin içeriği ile sosyal devlet komponentleri ağırlıkta olan bir karşıtına dönüştü. Bu, özellikle neoliberal ekonomi anlayışının en militanca, en ideolojik uygulandığı ülkelerde bile -ABD'de ve İngiltere'de- „şartların zorlaması“ ile gündeme geldi..

Corona krizinden çıkış, popülizm sürecinden çıkışa denk gelecek anlaşılan. Neoliberal ekonomi politikaları, çevreciliği dıştalayan, tek taraflı bir küreselleşme ve popülizm üretti. Şartların zorlaması ile yeniden keşfedilen sosyal devlet ilkesi, Keynesçi ekonomi-politikalar, daha adil ve ekoloji ağırlıklı bir küreselleşmenin oluşmasının, popülizmin tarihe karışmasının kilometre taşları olacak görünüşe göre ..“[1]

 

Görünüşe göre yaşadıklarımız -herhangi bir „aksilik““ olmazsa- yaşayacaklarımız da bu yönde! O halde nedir bu Bidenomics’in sac ayakları, nelere dayanıyor?

Bidenomics’in 3 payandası

Çok yönlü olan Biden’ın programı sendikaların da desteğini alma amacında, ekolojiyi önemsiyor (Paris antlaşmasının tekrar imzalanması), öğrencilerin borçlarının hafifletilmesini, göç olgusunu vs. kapsıyor. Bu vb. noktalarda programın sac ayağı olarak 3 nokta göze çarpıyor:
1. Parasal yardım (borç değil, hibe)

Her haneye 1 400 Dolar „şemsiye“ para; özgün  işsizlik ve sağlık yardımı ve başlangıçta belli bir zaman için öngörülen, ama ABD tarihinde ilk defa büyük bir ihtimalle sürekli olarak verilecek olan „Çocuk Parası“ – yıllık 3 000-3 600 Dolar arası! Bu yardımlar herhangi bir şekilde bir işte çalışıyor olma şartına bağlı olmayıp hane halkı için aslında bir nevi „temel gelir“ (basic income) olarak görülebilir.

2. Sağlık, bakım hizmetlerinin yaygınlaştırılması

Çıkarılan altyapı yasası gereğince  yaşlıların ve özürlü insanların evlerde bakımının finansmanı için her yıl milyarca Dolar öngörülüyor. Bu alanda ileri boyutlarda işyerlerinin yaratılması bekleniyor.

3. Yatırımlar

Bunlar hem devletin yapacağı direk harcamaları (yatırımları), hem de özel girişimcilerin yatırımlarını desteklemek amacı ile oluşturulacak insiyatiflerin harcamalarını oluşturuyor. Bu noktada da milyarlarca Doların bilimsel araştırmalar, ekolojik enerji edinimi için alt yapının oluşturulması, var olan alt yapının geliştirilip dönüştürülmesi, yolların ve köprülerin

bakımı ve yenilenmesi ile su dağıtım sistemindeki kurşun boruların yenilenmesi, geniş bandlı ve daha hızlı bir internet sistemi ile iki de bir „çökmeyen“ bir elektrik tedarik sisteminin kurulması  gibi projeler  için harcanması planlanıyor. Son iki nokta için yatırım miktarı 100 milyar Dolar olarak öngörülüyor. Tüm bunları aşağıdaki tabloda özetleyelim:

???????

Biden öngördügü altyapı paketini önceden 2,3 trilyon Dolar olarak planlamıştı, ancak Cumhuriyetçi  senatörlerle yapılan görüşmede 8 yıl için 1,2 trilyon Dolar da uzlaşılabildi. Bu paketin finasmanı için bir dizi tedbirlerin yanında vergi kaçırmayı önleme yolu ile 100 milyar Dolarlık bir kaynak yaratılabileceği tahmin ediliyor.

Bu tür „fiziksel“ altyapı tedbirlerinin yanısıra bir de -ayrı bir paket halinde- Demokratlar „human infrastructure „ başlığı altında ABD tarihinde bir ilk olarak Çocuk Parası, sağlık hizmetlerinin sağlanması, işsizlik sigortası gibi sosyal devleti ete kemiğe büründürme tedbirleri ile (bunun için tahmin edilen miktar 1,8 trilyon Dolar) global ısınmaya karşı, ekonominin dekarbonize yapılandırılması (Green economy) gibi tedbirleri kapsayan önerileri Kongre’den geçirmeye çalışacaklar.

 

Tüm bu faaliyetlerin sonucunda yıllardır gittikçe küçülmüş olan kamusal yatırımların Gayrisafi  Yurtiçi Hasıla (GSYH) içindeki payının tekrar hissedilir bir şekilde yükselmesi bekleniyor.  Özetle tedbirlerde „özel sektör yeterince yatırım yapmazsa, hükümet ya da kamu bu konudaki eksikliği tamamlayacaktır“ eğilimi göze çarpıyor. Kamusal altyapı yatırımlarının özel sektörün yatırımlarını tetikleyeceği düşünülüyor. Bu ABD’nin 1929 krizinden sonra tanıdığı bir tecrübe..

Özel ve kamusal insiyatifler, araştırmalarda, ürün inovasyonu konusundaki çalışmalarda elele gidiyor. Enerji sektöründe temiz enerjinin 2035 yılına kadar yenilenebilir enerji kaynaklarının ve nükleer enerjilerin geliştirilmesi ile sağlanılması ve böylelikle karbon salınımının azaltılması planlanıyor. Özetle (genişletilmiş) yeniden üretimin koşulları sağlamlaştırılırken varolan işyerlerinin korunması ve geliştirilmesi, yenilerinin yaratılması tasarlanıyor. Burada Reagan döneminin paradigmalarına ters olarak yatırım programı herhangi bir vergi kolaylığı ile teşvik vs. gibi yöntemlere değil, problem çözme odaklı olarak yatırımları aktif ve bilinçli olarak ARGE ve ekolojik enerji gibi belli  sektörlere yönlendirmeye dayanıyor.


Bidenomics’in üretim aparatının modernizasyonu yolu ile dinamik ve küresel olarak rekabetçi bir inovasyon sektörü yaratılırken iç ekonomide de daha fazla istihdam ile birlikte toplamda yaratılan zenginliğin, ekonomik refahın („adil“) dağılımı hedefleniyor. Bu bir yerde ücretlerin yükseltilerek iç talebin desteklenmesi anlamına da geliyor. Bu noktada özellikle istihdamın taşıyıcısı olan iç ekonomiye yönelik şirketlerin, mesela en fazla istihdamın oluşacağı tahmin edilen Care Economy sektörünün desteklenmesi var. Bununla kitlesel üretim merkezlerinde otomasyon nedeniyle kaybolan işyerlerinin telafisi amaçlanıyor.

Öte yandan Biden konseptinde, küreselleşme ile birlikte yurtdışına (Uzak Doğu) kayan sermaye ve Çin’in „dünyanın fabrikası ya da tezgahı“ olması gerçeğinin  karşısına „ABD'nin dünyanın idee, fikir fabrikası“ olma stratejisi koyuluyor. Bu konudaki somut dayanak: Dünyanın en iyi araştırmacı üniversiteleri, enstitüleri ve evrenin dörtbir yanından gelen ve bu ünitelerde toplanan yetenekler! Bu konuda zaten var olan potansiyel, software, hightech üretimi, ilaç ve biotech sektörlerinde sürekli inovasyonlar yolu ile dünyanın hiçbir ülkesinde bu şekli ile olmayan bir küresel rekabete dayanıklı „bilim, ideeler fabrikası“ hayalini gerçek kılabilir.

Böylesi sektörler tabii ki küresel (export) yönelimli, döviz getiren, iç istihdam açısından pek belirleyici olan sektörler değil! Ancak burada yaratılan katma değerlerin adilce dağıtımı ile konut sorununun çözülmesi, okullar, beslenme ve sağlık hizmetlerinin iyileştirilmesi yolu ile geniş kitlenin refahtan pay alması, Avrupa’dan tanıdığımız sosyal devlet fonksiyonlarının yerine getirilmesinden başka bir şey değil. Özetle Bidenomics, export sektörünü üretim aparatını modernize ederek üretken yaparken, aynı zamanda ulusal ekonomiye yönelik sektörleri de ihmal etmeyerek yaratılan zenginliği paylaştırmak istiyor. Bidenomics’in geleceğe yönelik vizyonu bu! Bu vizyon ne derece gerçekleşecek, bunu zaman gösterecek
                                               


[1]               Z. Alptekin, Corona Krizi ve Sonrası: www.marmarayerelhaber.com/zeki-alptekin/93110-corona-krizi-ve-sonrasi