• 8.02.2016 00:00

 Avrupa'da kimi Merkez Bankaları bir süredir  "negatif faiz" politikası uyguluyor.  Ama bunun ekonomide -mesela Almanya ekonomisinde- gözle görülebilir bir düzelme sağladığını, hedefine ulaştığını söylemek bizce mümkün değil! Basitçe söyleyecek olursak bu politikanın amacı, bankaların Merkez Bankalarında tuttukları paraları "cezalandırarak" bunları kendi kasalarında bulundurmalarını ve kredi halinde "dışarıya" vererek ekonominin canlanmasına katkıda bulunmasını sağlamak..

Mantık olarak "akla yatkın" geliyor, ama "kazın ayağı" biraz farklı! Buralarda zaten neredeyse „sıfır“ noktasına gelmiş olan (politika) faizi, böylesi bir "negatif faiz" politikası ile dolaylı olarak desteklenmiş oluyor bir yerde..  Zira Merkez Bankalarınca desteklenen yatırım hedefli bu kredi bollaştırma politikası, para dolaşımında oluşan şişme ile, paranın fiyatı demek olan faizin düşük kalmasına neden oluyor. Verili sartlarda bu, "kaş yapayım derken göz çıkarmak" gibi bir durumu meydana getiriyor:  Enflasyonun yıllardır neredeyse „sıfır“ düzeyinde seyretmesi şartlarında talebin de cansız kalması, yani satın alma gücünün artmaması, girişimcileri ucuz kredi varlığına rağmen "düşük kâr beklentisi" nedeniyle yatırım yapmaktan alıkoyuyor; bu ise istihdamı, yani talebi negatif yönde etkiliyor. Böylece oluşan ve biribirini karşılıklı olarak üreten „faiz-talep-yatırım“ fasitinde sonuç olarak deflasyonist baskılar oluşuyor, ekonomi -bir ucu „resesyona“ kadar uzanabilecek- göreceli bir durgunluğa giriyor.

Sonuç olarak bu çelişkili duruma çözüm bulunamıyor. Avrupa'da 2008-2009 krizinden sonra oluşan ve halen devam etmekte olan göreceli ekonomik durgunluğun başlıca göstergeleri bunlar! En son olarak Avrupa Merkez Bankası'nın (EZB) başlattığı ve benim de zamanında uygun olarak telakki ettiğim "piyasaya para pompalayarak enflasyonu artırma, yani fiyatlarda canlılık sağlama“ politikası da sonuç vermedi. Ne kadar ilginç! Evvelden, yani 20.yüzyılda piyasada aşırı para bollaşması enflasyona, sıkı para politikası ise paranın değerlenmesine neden olurdu. Şimdi işler tersine işlemeye başladı!!  Neden acaba? Bu soruya cevap veren, çözüm üreten bence "Nobel Ekonomi" ödülünü alır. Şimdi standart „ama işte FED..“ yollu sözümona açıklamaları duyar gibi oluyorum, ama burada da klasik açıklamalar durumu açıklamaya yetmiyor. Zira Dolar, Euro karşısında değerleniyor; „daha da değerlenip dolar girdiler yolu ile enflasyon ve piyasa biraz hareketlenir“ düşüncesi ile EZB piyasaya milyarlarca para pompalıyor. Ama nafile! „Tık“ yok!..

Buradaki „sıfır“ enflasyon da üzerinde durulması gereken bir olgu! Ekonomi tarihinde ender rastlanan gelişmelerden biri, bu kadar uzun dönemde fiyatların aynı kalması yada düşmesi! Bu da araştırılması gereken yeni 21. yüzyıl gerçeklerinden bir tanesi.. Yada son olarak özellikle hammadde zengini, gelişmekte olan ülkeleri yakından ilgilendiren „petrol fiyatlarını“ ele alalım. Fiyatların hiç kimsenin öngöremediği biçimde -Venezuella, Rusya gibi hammadde zengini gelişmekte olan ülkeleri „kalbinden“ vuran- seviyelere düşmesini bir yanı ile piyasadaki „arz fazlalığı“ ile açıklamak bizce rasyonel! Ama burada, mesela Rusya'nın Orta-Doğu'daki, özellikle Suriye'deki „angajmanını“ düşündüğümüzde „rasyonel olmayan“ birşey daha var!..  Ne denirdi evvelden?:  „Savaşlar piyasayı tedirgin eder, fiyatlarda istikrarsızlığa neden olur!“ Rusya'nın Orta-Doğu'daki motivasyonunun önemli nedenlerinden biri de bizce bu: Güvensizlik ortamı yaratarak hammadde fiyatlarını yukarıya çekmek ve böylece döviz girdilerini yükseltip ekonomik krizini hafifletmek!  Ama petrol fiyatları bırakalım „tık“ demeyi, sanki mevcut durumu „protesto edercesine“ daha da aşağıya düştü. Neden acaba? Olayı sadece bir „arz genişlemesi“ ile açıklamak ne kadar inandırıcı olur? Alın size bir "Nobellik" bir araştırma konusu daha!

Özetle; 21. yüzyılda (ekonomi-politik) işler, 20. yüzyıla göre biraz „değişik“ cereyan ediyor.  Tüm bu yeni gelişme trendllerine ilişkin bir açıklama bizce, kapitalizmin geçmişten gelen, gelişme genlerinde var olan "serbest rekabetin" 21.yüzyılda'da tekrar yeniden keşfedilmesinde yatıyor. Üretici güçlerin gelişmesinin bugün geldiği aşama, teknolojik gelişmenin önündeki engellerin kalkması ile üretimin daha da kaliteleşip ucuzlaması, teknolojiye ulaşımda tekellerin kırılması, bölgelerarası (ekonomik) farklılıkların göreceleşmeye başlaması, piyasa aktörlerinin çoğullaşması ile serbest rekabetin dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılması vs. ile karakterize ediliyor. Bu ise, serbest rekabet şartlarında "fiyat savaşlarını" beraberinde getiriyor! „Daha iyi kalitede, daha ucuza“! Motto bu! Bu rekabet, tabii ki 19. yüzyılın "öldürücü rekabeti" değil! Henüz daha değil! Kapitalizmin yaşam mücadelesinde „Batılı“ merkez ülkelerinde geldiği yer ve bunun sonuçları böyle!

Türkiye ise bambaşka! Burada tarihimizden gelen bir "kapitalizm özgünlüğü" söz konusu. Kimi "ekonomik yasalar" bir başka işliyor yada işlemiyor burada..  Bu da ayrı bir yazı-araştırma konusu, ama (anti-parantez) küçük bir örnekle somutlayalım:

İstanbul yada Bodrum'daki konut piyasasını ele alalım. Burada yılların getirdiği gelişme ile belli bir şişkinliğin olduğu ortada! Genelde inşaat piyasasının nasıl işlediğine dair Güngör Uras'ın yazdığı makale bu konuda oldukça açıklayıcı (bkz.: http://www.milliyet.com.tr/konut-yapiyoruz-aliyoruz-/ekonomi/ydetay/2183797/default.htm; indirme tarihi. 05.02.2016.) Özetle; inşaat sektöründe dünyada başka örneği olmayan çarpık gelişmenin sektörü getirdiği nokta, konut fiyatlarının -arzın talep edilenin üstünde olmasına rağmen- sürekli artması!..  Diğer yandan normal piyasa şartlarında arzın talebin üzerinden seyretmesi durumunda bunun fiyatları düşürücü etkisi olması, olmadı en azından fiyatların artmasını biraz frenleyici etkisi olması gerekir. Bu normal „piyasa yasalarına“ göre böyle.. Ama burası Türkiye! Yukarda G. Uras'ın açıkladığı sektör gerçekliği, „istediği fiyatı bir şekilde herhangi bir zaman nasılsa alabileceği“ şeklindeki insanımıza özgü beklenti yada „ekonomik rasyonalite“ ile birleşince, kapitalizmin klasik yasalarının yada mekanizmalarının işlemediği bir durumu ortaya çıkarıyor. Ekonomide insan unsurunun, kültürünün etkisine daha iyi bir örnek başka ne olabilir..

Konumuza geri dönecek olursak;

Genelde piyasada da belli değişimler söz konusu. Evvelden müşteri pazara giderdi, satıcısını bulurdu. Şimdi ise süreç "tersine" işliyor, satıcı müşteriye geliyor. Burada yeni iletişim araçlarının da -mesela internet ticaretinin- büyük rolü var. Evvelden bir meta konusunda fiyatı belirleyen aktörler, onları üretip piyasaya süren üreticilerdi. Şimdi fiyat -yerine göre- bu metaları direk olarak üreticiden alıp piyasaya sunan "büyük alıcılar" tarafından üreticilere, serbest rekabet şartlarında adeta dikte ediliyor. Özellikle parakende piyasasında yaygın olan ve „tekelciymiş“ gibi görünen bu eğilimlerin karşısında, klasik ticari ilişkilerinin -deyim yerinde ise- „belini kıracak“ yapılanmalar, örneğinAmazon'un Markt-Place'i vb. alış-veriş platformları hızla gelişiyor. Herkesin programında bulunan metaları satıp alabileceği ortak bir pazar! Bu ve böylesi çelişkiler ile ilerleyen süreç, değişimler bizce sistemin yapısındaki dönüşümlere işaret ediyor. Velhasıl araştırılması gereken konular çoğalıyor.

Hadi bakalım, kolay gelsin!