• 2.02.2015 00:00

 I. Bölüm

İçindekiler

Giriş

1. Kısa Tarihçe

2. Yakın Tarihçe

3. Almanya'da „Enerjide Dönüşüm“

     Enerji Kooperatifleri

4. Halk yada Vatandaş Enerjisi - “mülkiyetin yaygınlaşması“

5. Ara Çıkarım

6. Almanya = Türkiye ?

7. Güncel enerji politikasının çelişkileri

8. Sonuç

Giriş

„Enerjide Dönüşüm“ yada „Enerji dönüşümü“ deyimi literatürde Almanya'daki enerji politikalarında mihenk taşı niteliğinde olan, klasik-fosil-nükleer enerji kaynaklarından Yenilenebilir Enerji Kaynakları'na geçiş sürecine  verilen ad olarak yer alır. Enerji ediniminde „yeniden yapılanmayı“ temel alan, dolayısı ile bir devrim niteliğinde olan bu süreç ve buna ilişkin politika ile 2022 yılında tamamen nükleer enerjiden arınma ve giderek 2050'li yılları itibarı ile  Yenilenebilir Enerji Kaynakları'ndan beslenme hedefleniyor. Danimarka'daki süreç de buna benzer özellikler arzediyor. Batılı Merkez Ülkeleri'nde süreç, 21. yüzyılın sonlarına kadar enerjide tamamen Yenilenebilir Enerji Kaynakları'na dayanma trendine işaret ediyor.

Sözkonusu trendi, çıkış noktalarından biri olan Almanya özelinde incelemenin, onu anlamak, buralardan belli sonuçlar, dersler çıkarmak açısından önem taşıdığını düşünüyoruz. Çalışmamızın 3. bölümünde bu konuya geçmeden önce Yenilenebilir Enerjiler'in geçmis ve yakın tarihine kısaca değiniyoruz. Burada, aslında tarihi o kadar genç olmayan Yenilenebilir Kaynakları'nın yaygın enerji üretim birimleri olarak ortaya çıkış koşullarını araştırarak „bu tip enerji kaynakları kullanımının, tekniklerinin neden bulundukları tarihlerden çok sonraları başladığı“ sorusuna cevap aramaya çalışıyoruz.

3. ve 4. bölümler, önceden değindiğimiz gibi Almanya pratiğine ilişkin ve deyim yerinde ise „çalışmanın kalbini“ oluşturuyor. Sürece en yakın, detaylı amprik çalışmaları dahil ettiğimiz bu bölümlerde, sayılarla da somutlamaya çalıştığımız sürecin ortaya çıkış koşulları, özgünlüğü ve dinamikleri herhangi bir ayırt edici gelişme gözardı edilmeksizin incelenmeye çalışılıyor.

Göreceli uzun olan bu „saha araştırması“ndan sonra  5. bölümde  teorik bir çıkarsama yaparak (yenilenebilir) enerji ve politikaları açısından „Türkiye=Almanya“ olabilir mi sorusunu tematize ettikten sonra, çalışmamızın diğer „ağırlıklı noktasını“ oluşturan 6. ve 7. bölümlerde tüm yazılanlardan Türkiye ve enerji politikaları açısından sonuçlar çıkarmaya çalışıyoruz. Özellikle  Türkiye'nin  sahip olduğu Yenilenebilir Enerji Kaynakları potansiyeli ile tamamen  buralardan bir enerji beslenmesi mümkün olduğu halde, neden bu yola gidilmediği, neden klasik-nükleer ağırlıklı enerji politikalarından israr edildiği sorularına hakim enerji stratejilerini sorgulayarak, çelişkilerini ortaya koyarak cevap vermeye çalışıyoruz.

Tabii ki sadece karşı çıkmak yetmiyor, bunun anlamlı olabilmesi için çalışmamızın 8. bölümünde alternatif enerji politikaları üzerinde de duruyor, Türkiye'de „enerjide dönüşüm“ün olanaklarını dile getiriyor, alternatifleri göstermeye çalışıyor, daha önceleri dillendirilmemiş kimi önerileri formüle ediyoruz. Bu bağlamda tartıştığımız önemli noktalardan birini, tabii ki önceki bölümlerde incelediğimiz Almanya pratiği oluşturuyor. Buradan neler öğrenebiliriz, neleri yaşama geçirebiliriz; bunları söz konusu ediyoruz..
 

1. Kısa Tarihçe[1]

Güncelliği özellikle 21. yüzyılın başlarında yeryüzümüzün çeşitli bölgelerinde zirve yapan Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının geçmişi, pek de göründüğü gibi yeni değil!  Bundan 5 bin yıl önce ilk yelkenlilerde rüzgar enerjisinden faydalanma, Ortadoğu'da MS 7. yüzyılda, Avrupa'da ise MS 12. yüzyıldan itibaren yel değirmenlerinin kullanıldığını ve jeotermal enerjiden eski Roma'da kaplıcalarda ve hamamlarda yararlanıldığı geçmişini bir yana bırakacak olursak, yenilenebilir enerji kaynaklarına ilişkin endüstriyel-teknik gelişmeleri şöyle özetlemek mümkün:

Dünyanın ilk Güneş Kollektörünü 1767 yılında İsviçre'li araştırmacı Horace-Bénédict de Saussure  icat etmiş;  güneş ışınlarının elektriğe dönüşebildiği ise Charles Fritz tarafından 1883 yılında keşfedilmiş; fosil enerji kaynaklarının yükselme döneminde (kömür) bunların günün birinde tükeneceğini söyleyip solar enerjinin faydaları üzerinde kafa yoran fransız matematikçi  Augustin Mouchet, 1879 yılında kendi icadı olan solar enerji ile çalışan buharlı makinaya ilişkin bir açıklamada „günün birinde Avrupa'da hammaddelerin tükeneceğini, bu durumda endüstrinin ne yapacağı“ sorusunu gündeme getirmişti..

19. yüzyılda sanayi devrimi ile birlikte Avrupa'da ivmelenen endüstrileşme ile birlikte gelen kömürden önce kullanılan enerji kaynağı, bir biyokütle olan odun idi. Eskiden beri tedavi, rejenerasyon ve dinlenme kaynakları olarak bilinen jeotermal enerji kaynaklarından ilk elektrik üretimi ise, İtalya’da Larderello sahasında 1904 yılında gerçekleştirildi. 1891 yılında Poul  la Cour, Danimarka'da dünyanın ilk Rüzgar Enerji Santralini (RES) yaptı. Bunun üzerinden 30 yıl geçmeden ülkedeki toplam RES adedi 120'ye ulaşarak -herşeye rağmen- ülkenin elektrik ihtiyacının %3'ünü karşılayabildi. Rüzgar enerjisinin bu ilk tekniği, daha önceleri 19. yüzyılın ortalarına kadar yaygın olarak kullanılan mekanik  güç üreten yel ve su değirmenleri geleneğinin modern bir devamı niteliğinde idi. Burada özellikle dikkate alınması gereken nokta, o dönemlerde -20. yüzyılın başlarına kadar- elektrik üretiminin ademi merkeziyetçi bir yapı görünümünde olduğudur.

Kanımızca; özellikle 20. yüzyılın başından itibaren dünyanın belli bölgelerinde adeta „yerden fışkıran“ petrol ve ondan önceki ana enerji kaynağı kömürün endüstriyel ağırlığı, ekonomik gelişmeye entegrasyonu ve ekonomikliği, ekolojik krizin ve bilincinin henüz daha olgunlaşmamış olması ve de „teknik ergenlik“, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının (hidrolik enerji hariç) bu dönemde gelişip yaygınlaşmasını engelleyen en önemli nedenler arasında sayılmalıdır. Tüm bu olumsuzluklara rağmen rüzgar enerjisi konusundaki piyoner çalışmalar, araştırmalar ve projeler şeklinde devam etti, kimi prototipler üretildi. Ancak savaş koşulları, daha çok düşünce planında gelişen projelerin yaşama geçirilmesini engelledi.

İlk olarak 1880 yılında İngiltere’de geliştirilen hidroelektrik santralinin (HES) büyük versiyonunun  ilk defa Amerika'da Niagara şelalerinde 1881 yılında kurulup işletmeye alınmasından sonra, 8 yıl içinde ABD'de kurulan HES sayısı 200'ü buldu. Giderek dünyada ve ülkemizde de yaygınlaşan bu tip enerji edinimi, tarihsel gelişim içerisinde gündemde kalan, gelişen tek Yenilenebilir Enerji Kaynağı olarak kalmakla birlikte, 20. yüzyılın başından itibaren yeni devasa kaynakların bulunması itibari ile petrol, enerji ediniminde birinci sırayı tartışılmaz bir şekilde alarak, bu ezici üstünlüğünü uzun süre korudu. II. dünya savaşından sonra 60'lı yılları itibarı ile buna -atomun parçalanabilirliğinin keşfedilmesiyle- enerji üretmenin yeni tekniği olarak Nükleer Güç Santralleri (NGS) eklendi ve gelişti. Enerji ediniminde belli bir kaynaktan diğer bir (yeni) kaynağa geçmeyi enerji politikalarında „Dönüşüm“ olarak ifade edersek, bu geçişe 1. Enerji Dönüşümü de diyebiliriz.

2. Yakın Tarihçe

Özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru, rüzgâr, güneş,  jeotermal, dalga ve biyokütle tipleri itibarıyle gelişmeye başlayan Yenilenebilir Enerji Kaynaklarına -bunların yaygınlaştırılması hedefi ile- geçiş ise dünyadaki Enerji Dönüşümünün ikincisi; ki burada „Enerjide Dönüşüm“ dendiğinde kasdedilen esas budur, yani ikincisi, Yenilenebilir Enerji Kaynaklarına geçiştir! Bu dönüşümün çıkış noktasını ise 70'li, 80'li yıllarındaki gelişmeler oluşturuyor.

1973 yılındaki „petrol krizine“ kadar dünyadaki başlıca enerji kaynakları olarak NGS'lerde elektrik olarak üretilen enerji ve özellikle petrol vardı. 1973'de petrol üreten OPEC ülkelerinin „artık bedevaya petrol yok“ söylemiyle birim fiyatlarını yükseltmesi ile özellikle Batılı kapitalist merkezlerin temel sorununun ortaya çıkmasına, ekonomide -kâr oranlarının düşmesi ile- krizsel bir durumun oluşmasına neden oldu:

- II. Dünya savaşından hemen sonrasından petrol krizine kadarki zamanda Batı Avrupa'da yaklaşık 15 kat artan petrol tüketimi, bir yerde  enerji fiyatlarındaki göreceli düşüşle de mümkün oldu. Enerji tüketiminde bu artışın, bir süre sonra beklenen düzeyde devam etmemesi, o zaman kadar var olan „enerji tüketimini ekonomik refah konusunda önemli bir indikatör“ olarak görme anlayışının sarsılmasına neden oldu.

- Sürekli artması gereken bir enerji tüketimi ve tedarikinin oluşmaması ile ortaya çıkan „enerji sendromu“, devletlerin genel, uzun vadeli ve kuşatıcı nitelikte bir enerji politikalarının olmadığını, diğer bir deyimle „enerji politikalarındaki krizi“ de ortaya çıkarmış oldu.

- Bu süreç, aynı zamanda enerji sektöründe ülkelerde oluşmuş olan ve klasik enerji kaynaklarına „yapışmış“, alternatif enerjileri bloke eden, yeniliklere ve gelişmeye açık olmayan bir „enerji bürokrasi“sinin varlığını ortaya koydu.

Tüm bu koşullar altında, yazının girişinde örneğini verdiğimiz 19. yüzyılda ortaya atılan „fosil enerji kaynaklarının tükenilebilirliği“ sorunu, yani enerji sorunu insanların bilinçlerinde tekrar canlanmaya başladı.  Fosil kaynakların tükenilebilirliği ve anti-ekolojik karakteri, nükleer enerjinin „güvenlik“ sorunu, insanlığı „sürdürülebilir“ koşullarda enerji sorununu çözme üzerine kafa yormaya sevketti.

Bu konuda en önemli başlangıcı, 1970'li yılların ortasında -atom santrallerinin moda olduğu ve yaygınlaştırıldığı bir dönemde- Amerikali fizikçi Amory Lovins'in fosil enerji kaynaklarından Yenilenebilir Enerji Kaynaklarına geçişi söz konusu ettiği „Soft Energy Path“  başlıklı eseri ile, Science  adlı dergide Danimarkalı fizikçi  Bent Sørensen  Danimarka'nın sadece güneş ve rüzgar kaynaklarından enerji üretimine geçmeyi hedefleyen planları önermesi ile yaptılar. Bu ve benzeri önerilerin Danimarka gibi ülkelerden çıkmasının tesadüf olmadığını, birincil enerji ihtiyacının %92'sini ithal yolu ile petrolden  karşılaması koşullarında fiyatların üçe katlanması ile petrol krizinden ağır biçimde etkilenmesi gerçeği gösteriyor. Ki burada yapılan önerilerin, gösterilen alternatiflerin çoğu, peşi sıra Danimarka'da politika tarafından ele alındı ve uygulamalara geçildi:

1973-74 krizi ile birlikte benzin, dizel ve kalorifer yakıtı gibi fosil enerjilere getirilen vergi artırımları, 1985'de petrol fiyatlarının düşmesine rağmen devam etti. 1982'de kömüre vergi getirildi, 1992'de karbondioxid üretimi bir nevi vergi ile „cezalandırıldı“. Bu tedbirler, Yenilenebilir Enerjilerin yaygınlaştırılması, mesela daha 1981 yılında Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından elde edilen enerjinin şebekeye verilerek piyasaya sunulmasının yasalaşmasına paralel olarak ele alınması ile anlam kazandı. Böylelikle Danimarka'da başarılan „Enerjide Dönüşüm“, ülkenin özellikle rüzgar enerjisinde dünyada ilk ve öncü ülke olmasını beraberinde getirdi.

Öncelikle birincil enerji bazının çeşitlendirilmesi amacı ile planlanmış olan Nükleer Güç Santralleri (NGS) projeleri, Danimarka toplumunda -diğer Batılı merkezlerdekine paralel olarak- oluşan bu konudaki hassaslığın, bilincin getirdiği protestolar sonucunda bırakıldı ve 1985 yılında kararlaştırılan yasa ile yeni NGS'lerin yapımı olanaksız hale getirildi.

1970'li yıllarda Batılı toplumlarda yeşermeye, 80'li yıllarda gelişmeye başlayan ekolojik bilinç ile birlikte fosil enerji ve „güvenlik“ nedeniyle sorunlu olarak görülen atom santrali kaynaklı enerjilere alternatif arayışlar, 1986'daki Çernobil kazası ile birlikte bilinçlerdeki dönüşümü daha da hızlandırdı. Danimarka'da adeta „sorunu önceden görerek insiyatif alma“ şeklinde gelişen enerjide dönüşüm süreci, diğer Batı Avrupa ülkelerinde, mesela Yenilenebilir Enerjiler konusunda daha sonra öncü ülkelerden biri haline gelen Almanya'da hemen Danimarka'nın arkasından, ona benzer ama aynı zamanda kendisine özgün gelişmeleri ile gündeme girdi. Öyle ki; 1980'li yıllardan 2000'li yıllara dek uzanan bu süreç, enerji sektöründe kendisini ilerleten, „eşsiz“ ve ilginç, öğretici olabilecek yapısal gelişmeleri de beraberinde getirerek diğer ülkelere örnek ve öncü oldu.

Peki Almanya'da klasik fosil ve nükleer enerji edinimini dıştalayarak buralardan Yenilebilir Enerji Kaynaklarına tedricen geçiş sürecini ifade eden „Enerjide Dönüşüm“ü böylesine eşsiz ve öğretici yapan nedir?

3. Almanya'da „Enerjide Dönüşüm“

„Enerjide Dönüşüm“,  enerji tedarikinin yada üretiminin fosil ve nükleer kaynaklardan sağlanması yerine, giderek yenilenebilir enerji kaynaklardan üretilmesine geçişi ifade eder. Burada amaç, 2050 yılına kadar Almanya'nın enerji ihtiyacının büyük bölümünü güneş, rüzgâr, jeotermal ve „kendi kendini yeniden üreten“ -yani „regeneratif“ olan- hammaddelerden, kaynaklardan karşılamaktır.  Bu bağlamda „enerjide dönüşümün“ önemli dayanaklarından bir tanesi, enerji tüketimini onun „tasarruflu ve etkin“ kullanımı ile  azaltmaktır. Tüm bunlar ile ulaşılmak istenen diğer bir hedef de havaya karbondioksit salınımını azaltıp, dünyadaki klimatik koşulların iyileşmesine katkıda bulunmaktır. Somutlayacak olursak; Almanya'daki „enerjide dönüşüm“ politikasının köşe taşlarını

- nükleer enerjiyi 2022 yılına kadar terk etmek,

- brüt enerji tüketiminde yenilenebilir enerji kaynaklarının payını 2020 yılına kadar %18'e,  giderek 2050 yılında %60'a çıkarmak,

- karbondioksit salınımını (1990 yılına göre) 2020 yılına kadar %35'den başlamak üzere 2050 yılına kadar %80-95 azaltmak,

- binalardaki ısı gereksinimini 2020 yılına kadar %20 civarında düşürerek buralardaki birincil enerji ihtiyacını 2050 yılına kadar  %80 civarında azaltmak, şeklinde özetleyebiliriz.

Tüm bunları gerçekleştirmek için, Almanya'yı giderek artan şekilde Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından beslemek, tüm enerji sisteminin tedricen değiştirilmesi ile mümkün! Yeni regeneratif enerji santralleri, enerji parkları inşa edilip, bunların ihtiyaca uygun bir şekilde birbirleriyle bağlanması, yeni ve modern (enerji aktarımında daha az kayıpları mümkün kılan) bir „Overlay-Şebeke“ dahilinde internasyonal bağlantılı „elektrik iletim otobanlarının kurulması“ bu sürecin ilk „olmaz ise olmaz“ları..

Öte yandan Yenilenebilir Enerjilere geçiş, bir yerde eskinin merkeziyetçi enerji sisteminden, (yapısı gereği) ademi merkeziyetçi sisteme geçişi de ihtiva ediyor; mesela biyogaz ve fotovoltaik enerjinin çoğu kez lokal ve kişisel bazda üretilmesi nedeniyle.. Yani hem merkeziyetçi, hem de ademi merkeziyetçi olup birbiriyle bağlantılı olmak zorunda olan komplex, hibrit bir enerji sistemi ile karşı karşıyayız. Bu sistem aynı zamanda,  üretilen enerjiyi değişik zamanlarda değişik miktarlarda ortaya çıkan ihtiyaçlara cevap verebilecek şekilde „depolayabilme“ yeteneğinde de olabilmeli! Bu ise yeni enerji depolama tekniklerinin geliştirilmesini şart koşar.

Sözünü ettiğimiz yeni, komplex enerji tedarik sistemi „akıllı“ dağıtım ağlarını, şebekelerini zorunlu kılıyor. Adına Smart Grids denen, elektrik üreten birimlerini (enerji) elektrik depolama bazlarını tüketicilerle „akıllı“ şebeke üzerinden en modern teknik ile biribiriyle bağlayan bir sistem! Tüketicisinden üreticisine kadar tüm bu sisteme ait elementlerin biribiriyle somut ihtiyaç temelinde iletişime geçtiği ve buna göre kendi kendini düzenleyen bir sistem! Vizyon bu!!  Orta ve uzun vadede tüm bu aşamaları içeren bir „enerjide dönüşüm“ politikasında Almanya'yı 21.yüzyılın başlarında, yani sürecin başlangıcında dünya ölçüsünde itici, öncü güç haline getiren -ayırt edici- üç özellik var:

A. Yenilenebilir Enerji Kaynakların'a geçişin „Yenilenebilir Enerjiler Yasası“ (EEG:Erneuerbare-Energien-Gesetz) adlı yasa ile 2000'lerin başında güvence altına alınması:

 „Doymuş“ bir elektrik piyasasında başlangıçta göreceli pahalı olan, güneş, rüzgâr ve biyokütle gibi Yenilenebilir Enerji Kaynaklarından elde edilmiş olan elektriğin devlet destekli alımlarla (20 yıl garantili subvansiyonlarla) bu yasa ile desteklenmesi, Yenilenebilir Enerji Kaynakları'ndan üretilen enerjilerin piyasaya başarı ile girişinin en önemli enstrümanı oldu. Yeni tip enerji kaynaklarının bu bazda giderek yaygınlaşması bu başarının bir kanıtı oldu. Öyle ki, ülkemiz dahil dünyada tam 77 ülke bu yasanın önemli elementlerini şu yada bu şekilde üstlendiler. Bunu, Almanya'nın bu konudaki konsepsiyonel bir başarısı olarak tespit etmek gerekiyor, ki onu bu konuda önder konumuna getiren ilk neden de budur.[2]

Geliştiği zemini yazımızın girişinde ifade ettiğimiz bu sürecin Almanya'daki önemli aşamalarını aşağıdaki kronolojide görmek mümkün:

- 1990: Yenilenebilir kaynaklardan elde edilen enerjinin şebekeye verilmesi ile ilgili yasanın kabülü: Devletin eko-elektriği satın alma ve bunu teşvik etmeye kefil olması. Çernobil kazasının sonuçlarının çıplak gözle görülmesi ve ozon tabakasının giderek incelmesinin yeryüzünde yaşamı tehdit etmesi gerçeği temelinde „sağlı“ „sollu“ tüm toplumsal kesimlerden hemen hemen herkesin, politikacının desteklediği bu çözümlerin ileride enerjide hangi „sessiz“ devrime neden olacağını kimse tahmin etmiyordu bile. Denilebilir ki; 1991'de yaşama geçirilen bu yasa ile „enerjide devrim“ başlamış oldu.

- 1996: Yeni bir inşaat yasası ile „Rüzgar Enerji Parkları“nın belli bir düzen içinde, „kaossuz“ kurulmasının mümkün kılınması ve bununla şehirlere ve belediyelere düzenleme, yapılandırma konusunda yeni imkanlar tanınması.

- 1996-1999: Rüzgar enerjisi sektöründe, bu insiyatifin piyonerlerini dahil herkesi şaşırtan bir „boom“un yaşanması. 1990'da sayıları ancak 200'ü bulan RES'ler, 1999 yılı itibarı ile 7.500'e çıkarak başlangıçta %1,4 olarak tahmin edilen enerji ihtiyacını karşılama oranını %5'in üzerine çıkararak tüm beklentileri altüst etti. Bu arada bu randımanların, teknolojide sürekli iyileştirmeler, geliştirmelerle de sağlandığını belirtmek gerek..

- 2000: Yenilenebilir Enerjiler Yasası“ (EEG: Erneuerbare-Energien-Gesetz) adlı yasanın kabülü ile Yenilenebilir Enerji Kaynaklarının önünün tamamen açılması: Bununla bu tip enerjilerden üretilen elektriğe 20 yıl boyunca sabitlenmiş, önceden tespit edilmiş ve giderek düşen destek alım fiyatları garantisi verilip desteklenmesi. Enerjide (d)evrimin, Yenilenebilir Enerjilere geçişin kırılma noktasını bu yasa oluşturur.

- 2000-2010: Nükleer enerjiden tamamen vazgeçilmesinin karar altına alınması ve bunun „enerji güvenliğinin“ sağlanması açısından Yenilenebilir Enerjilere geçişin daha da hızlandırılmasını beraberinde getirmesi.

- 2010-2011: Fukushima katastrofu ile birlikte Almanya'nın muhafazakar ağırlıklı hükümeti, ülkede oluşan kuvvetli kamuoyu baskısı ile 2022 yılına kadar -şimdiye dek savunduğu- atom enerjisinden feragat etmeyi kararlaştırdı. Bununla Yenilenebilir Enerjiler, yeni bir atılımın eşiğine geldi.[3]   Peki Almanya Yenilenebilir Enerjiler  sürecine geçiş desteğini nasıl finanse etti? Bu sorunun cevabı, Yenilenebilir Enerji Kaynakları konusunda „Almanya pratiğinin“ ikinci ayırt edici özelliğini ifade ediyor.

B. Yenilenebilir Enerji Kaynakları'na geçişin (politik) ekonomisi

Özel (gerçek) kişiler ve KOBİ'ler gibi tüzel kişiler başta olmak üzere hemen hemen tüm elektrik tüketicileri bu geçiş ile ilgili oluşan tüm giderlerin (yenilenebilir enerjilerin piyasa girişi ile ilgili oluşan sübvansiyonlar, destekleme giderleri, ARGE giderleri vs.) önemli bir bölümünü her ay ödedikleri elektrik faturaları ile „eko vergisi“ kesintisi üzerinden üstlendiler (Büyük sermayeye ait firmalar, genelde bu uygulamadan „muaf“ tutuldular.). Toplum genelinde kabul gören bu „sessiz anlaşma“ ile, örneğin 2014 yılına kadar sadece fotovoltaik alanında toplam 107 milyar Euro „inovasyon giderleri“ için kaynak toplandığı tahmin ediliyor.[4] Böylelikle finanse edilen inovasyonlar, „Yenilenebilir Enerjiler Yasası“nın (EEG) „enerji üretimine verdiği destek garantisi“, insanlara bu alanda „tekniğe ulaşmalarının yollarını“ açtı, diğer bir deyimle enerji üretme teknolojisinde eski, 20. yüzyıla özgü „tekellerin kırılması“ sonucunu beraberinde getirdi. Sonuçta enerji üretimi, bir kaç (büyük) şirketin meselesi olmaktan çıkıp yığınla (tek tek) insanın „üretici“ olarak angaje olduğu, ekonomik üretim faaliyetine başladığı sektör oldu, özellikle güneş enerjisi (fotovoltaik) alanında.. Rüzgar enerjisi sektöründe ise, önceleri rüzgarın kuvvetli olduğu kuzey bölgesinde özgün bir yapısal gelişme yaşandı.

Bu gelişmeleri, bunların pratikdeki somut görünümleri olan „Enerji Kooperatifleri“ni bir sonra ki II. bölümde ele alacağız.


[1]              GEO Magazin Nr. 02/Şubat 2013, Hamburg
TOBB, Ekonomik Forum, "Yenilenebilir Enerji Teşvikleri", S. 35: http://www.tobb.org.tr/AvrupaBirligiDairesi/Dokumanlar/Raporlar/YenilenebilirEnerjiTesvikleri.pdf

[2]              WWF Deutschland und Lichtblick SE,  „Megatrends der globalen Energiewende“, Berlin 2015, S. 22

[3]              Bu gelişmeler, bu süreç Sosyal demokratların muhafazakarlarla yaptıkları „büyük koalisyonun“ 2014 yılında aldıkları enerji politikasına ilişkin kararlarla şimdilik biraz akamete uğramış görünüyorsa da, bizce bu konuda son söz henüz söylenmiş değil! Zira burada enerji politikasını yapan sadece politikacılar değil, yazının akışında da görebileceğimiz gibi Yenilenebilir Enerjilere sahip çıkan halk..

[4]              a.g.y.