• 7.02.2015 00:00

 Ya da, Türkiye yeni bir Güney Kore örneği olabilir mi? 


Bu bağlamda, eğer „1908 Jöntürk Devrimi  olmasaydı,  II. Abdülhamit döneminde Osmanlı ülkesinde Güney Kore tipi bir gelişme sağlanarak  gelişmiş  ülkeler seviyesine gelinebilir miydi" sorusu, üzerinde tartışılarak  günümüze ilişkin sonuçlar çıkarma  açısından iyi bir akademik  çalışma konusu olabilirdi! Bu yazıda bir gazete makalesi çerçevesinde  bir iki özlü örnekle ve teorik soyutlama ile bazı kısa saptamalar  yapmaya çalışacağız! Konuya dünyadan örneklerle başlayalım:

                     1. Almanya tüm endüstriyel gelişmesini, 1860-1870 gibi çok kısa bir zaman aralığında yaptığı atılıma borçludur. Bu dönemde karşılarında, İngiltere gibi burjuva devrimini yapmış ve peşi sıra gelen 1. endüstri devrimine koyulmuş  gelişmiş bir kapitalist ülke vardı. Kapitalizmin ve Endüstri devriminin İngiltere’de   gelişmesinin  en önemli nedenlerinden birisi ise  ücretlerdi! Dünya'daki en yüksek işçi ücretleri o zamanlar burada, yani İngiltere'de oluşmuştu! Bu ise özellikle dış ticarette -metaları pahalılaştırmasından dolayı- önemli bir engeldi. Bu „sorunu“ aşmanın tek yolu, giderek daha az canlı emek kullanarak  daha fazla makina ile üretim yapmaktan geçiyordu. Çünkü ancak makinalaşmanın hızlandırılması yolu ile emek de daha ucuz hale getirilebilirdi!  Ekonomi Politik'deki deyimi ile „sermayenin organik bileşiminde sabit sermaye payını, değişken sermayeye oranla yükseltmek“ vazgeçilmez bir durumdu! O zaman ki teknoloji yaratımı ve makina yapımı ise günümüzle kıyaslanamayacak derecede basit ve ucuzdu. En nihayetinde üretimde teknikleşmenin ilk uygulandığı yer dokuma tezgahları oldu. Ki, buradaki iyileştirmeler, gelişmeler öyle uzun boylu yatırımları, banka kredilerini falan gerektirmiyordu. Endüstriyel inovasyonlara -yenileşmelere- yapılan  yatırımlar, girişimcilerin yakın çevrelerinde topladıkları borç paralar ile yapılabilecek kadar düşük miktarda idi. Bu şekilde  gerçekleşen sermayenin (ilkel) birikimi, peşi sıra gelen daha büyük yenileşmelerin de zeminini teşkil ediyordu.  Kısacası, o dönemde Avrupa’nın -ve Almanya’nın- karşısında  böylesi bir yoldan geçerek gelişmiş bir İngiltere kapitalizmi vardı!


Bu derece „gelişmiş“ kapitalizm karşısında göreceli olarak „daha az gelişmiş ülkeler“ için ayakta kalabilmenin tek yolu, gümrük duvarlarını yükseltip kendini korumaktan geçiyordu. Almanya da önce  bunu  yaptı zaten. Sonra da, Prusya devletinin desteğiyle, harıl harıl İngiltere'de yapılan buluşların, makinaların hepsi "çalınıp" kopya edilerek ülkeye getirilmeye başlandı! Textil makinaları, buharla çalışan makinalar vs. derken, kısa zamanda, İngiltere’de ne varsa Almanya’ya taşındı! Bir de tabii, o  dönemde bunun üzerine kendilerinin  koydukları  demir-çelik endüstrisini saymak gerekir. Bir kere bu temel, bu çıkış noktası oluştuktan sonra gerisi artık kendiliğinden geldi; yani,  kendi buluşları vs. ile devam etti. Sonuç: Almanya ve İngiltere arasındaki teknolojik fark adım adım  göreceleşti, Almanya İngiltere'ye -teknolojik olarak- 10 yılda yetişti!

Fransa  örneği de aşağı yukarı buna benzer! Ancak bu da gene 19. yüzyılın ikinci yarısında mümkün olan bir gelişme.

İkinci örneğimiz 20. yüzyıldan:

2. Japonya ve Güney Kore

            Almanya gibi Japonya da  II. Dünya savaşı sonrasında   "silahlanma yasağı" konulmasına  bağlı olarak diğer ülkelerde bu sektöre ayrılan meblağların sivil yatırımlar için  kullanılması sonucunda - tabii bir de buna üretkenlik faktörünün eklenmesiyle birlikte-  belirli bir birikim  olanağı elde etti (bu konuda ABD'nin 1920'li yıllarda „Fordizm“le birlikte yakaladığı, silahlanmaya dayanmayan sivil endüstrileşme anlayışı diğer bir örnektir). Bunun dışında Japonya, o dönemlerde zaten aktüel olan "ithal ikameci" ekonomi politikalarla ve „yüksek“ gümrük duvarları ile ekonomisini koruyarak ve aynı Almanya ve Fransa'nın 19. yüzyılda yaptıklarını tekrarlayarak, yani "kopyalayıp üreterek" bugünkü seviyeye geldi.

Güney Kore’ye gelince,  bugün o da artık "Gelişmiş Ülkeler" kategorisinde sayılıyor.  Olayın biraz kendine özgü yanları bulunmakla birlikte  onların bu seviyeye gelişleri de yukardaki örneklere benzer. 1960’lı  yıllardan itibaren "otoriter-askeri" yönetim altında bulunan Güney Kore, özellikle 70'li yıllardan itibaren gümrük duvarlarının korumacı etkisi altında, devletin direk ve indirek devasa desteği altında demir-çelik, enerji, makina ve altyapı gibi baz alanlara yatırım yaparak,  ve de tabi, "çalıp, kopyalamaya ve geliştirmeye" dayanan bir birikim rejimini uygulayarak belirli bir noktaya gelmeyi başardı. Burada bize göre; Kuzey Kore'den gelen "komünizm" tehlikesine karşı "Amerikan koruması ve yardımı", üretici güçlerin gelişmesi konusunda olumlu bir rol oynadı. Burada, Batı Almanya'nın Doğu Almanya ile „sistem yarışına  girmesi gibi bir durumun olduğunun, Güney Kore’nin Kuzey Kore karşısındaki başarısının bütün bir kapitalist sistemin başarısı sayılacağının, bu bağlamda, Marshall yardımı misali destek ve yardımların, o dönemde geçerli olan "az gelişmiş ülkelerde teknolojik  gelişmeye ancak belirli bir yere kadar müsade etmek" şeklindeki  "emperyalist bağımlı kılma" stratejisini Güney Kore zemininde  etkisiz kıldığının da altını çizelim. Diğer bir deyişle, o dönemdeki „uluslararası iş bölümü“ Güney Kore için biraz „farklı“ bir şekilde  yaşama geçti!!

80'li yıllarda artık bir "Asya Kaplanı" haline gelen Güney Kore, ileri teknolojik alanlara, gemi ve otomotiv sanayisine yapılan yatırımlarla -özellikle bu alanlarda uzmanlaşarak-  gelişmiş ülkeler ile arasındaki teknolojik farkı 2000'li yıllar itibarı ile kapattı. Örnekleyecek olursak ; mikro teknolojilerin belli bir bölümü artık burada üretiliyor. Gemi sanayisi ise dünyada „eşsiz, rekabetsiz“ neredeyse! Dünyanın en büyük tankerleri, taşıyıcı gemileri, en iyi fiyata, en kaliteli olarak burada yapılıyor. Merkez kapitalist ülkelerdeki gemi sanayisinin giderek yok olmasının ardında Güney Kore gerçekliğini aramak gerekir, tesbiti yanlış olmaz.

Şimdi artık baştaki soruya geri dönebiliriz: Evet, eğer „Jöntürk Devrimi“ olmasaydı  II. Abdülhamid’den sonra da böyle bir gelişme trendi yakalanabilir miydi?

Son zamanlarda altı çok çizilen II. Abdülhamid döneminin  "kalkınmacı" bir döneme denk geldiğini biliyoruz.  Bu nedenle,  eğer Jöntürkler 1908'de „devrim“ yaparak onu  "tahttan indirmeselerdi",  I. dünya savaşına girilmeseydi, ve de  Osmanlı  toprakları içindeki halklar „milliyetçilik“ rüzgarına kapılarak ayrılıp ayrı devlet kurma sevdasına kapılmasalardı; tabii bütün bunlara bağlı olarak  Ermeni tehciri de olmasaydı (ki bu konu çok önemlidir; zira bu gelişmenin o dönemde ülkeye, Türkiye'nin 1997-2001 krizi ile kaybettiği ekonomik güce eşdeğer bir maliyeti olduğu tahmin ediliyor), yukarda örneklerini verdiğimiz bir korunmacı ve taklit etme politikası ile, yukardan aşağıya doğru devlete bağımlı „çarpık“ bir şekilde de olsa  -Cumhuriyet döneminden sonra olduğu gibi- bu „kalkınmacı“ sürecin daha da ileri gidebileceğini  düşünebiliriz!... Ama tabii  tarihe böyle bakılmaz!... Çünkü, tarihte olan herşey başka türlüsü olamayacağı için olmaktadır. Bu nedenle,  tarihi anlamaya çalışırken biz daha çok „neden böyle olmuş“ diyerek yola çıkabiliriz.

O zaman biz de öyle yapalım ve soralım, neden Osmanlı’da Batı’da falan olduğu gibi bir gelişme çizgisi ortaya çıkamamıştır?                 

Bir kere, Osmanlı Devleti’ni İngiltere, Fransa Almanya gibi Batı toplumlarıyla kıyaslamak temelden yanlıştır. Çünkü Osmanlı Devleti  Batı toplumları gibi barbarlığının yukarı aşamasından sonra yerleşik toplum  haline gelip,  üretim faaliyetini  temel alarak devletleşerek gelişen bir toplum değildir. Bizde devlet  aşiret toplumunun fetih yoluyla „devletleşmesiyle“ yukardan aşağıya doğru ortaya çıkar. Üretim faaliyeti bizde sadece fetihçi  -fütuhatçı- yapıya lojistik destek sağlaması açısıdan bir öneme sahiptir… Daha sonra, fetihçilik sona erip de sistem yapısal bir değişim zorunluğuyla karşı karşıya gelince zaten iş işten geçer.

Bu nedenle, II. Abdülhamid döneminde yukardan aşağıya doğru devlet eliyle başlatılan „kapitalistleşerek kalkınma hamleleri“  ilk bakışta Rusya’daki Deli Petro’yla falan kıyaslanabilir gibi görünüyorsa da, Osmanlı toplumundaki gelişme özünde çok farklıdır. Çünkü, (feodal) Rusya’da da gene Batı’da olduğu gibi  Kent toplumunu  temel alan, aşağıdan yukarıya doğru bir  gelişme söz konusudur ve burada sistemin  temelinde „Moskova Prensliği“ gibi bir Kent toplumunun yattığı gerçeği vardır.  Osmanlı ise hiçbir zaman feodal bir toplum bile olamamıştır… Devlet haline gelmeye paralel olarak aşiret yapısının adeta taşlaşarak devletleştiği,  kendine özgü antika bir yapıdır; bir İbni Haldun toplumudur o!...

Osmanlı devleti ve toplumu,  varoluş koşullarını kendi iç dinamiğini iğdiş etmekte bulan kısır, üretken olmayan bir toplumdur. Burada esas olan üretim faaliyeti -buna bağlı olarak da- toplumsal gelişme falan değildir. Esas olan daima devlettir, devletin varlığını korumasıdır, „devleti yaşatmaktır“. Ne yapılıyorsa da bunun için yapılır. Bugün bile hala kimileri Şeyh Edebali’nin  o sözünü tekrarlayarak övünürler: „insanı yaşat ki devlet de yaşasın“!!.. Üzerinde azıcık düşününce, sadece bu söz bile yeter bütün bir Osmanlı tarihini  kavramak için!...  

II. Abdülhamid „kalkınmacı“ bir Sultan olması, tek başına bu da yetmiyor!  Zaten yetmediği içindir ki o „Jöntürk Devrimi“ de gündeme gelmiştir. Orada da amaç „devleti kurtarmak“ değil mi idi?… Genç kuşaklar bakarlar ki „devletin her yanında  bir milliyetçilik dalgasıdır alıp başını gidiyor“, onlar da bunun önünü kesmek için düğmeye basarlar!... Savaşa girmek de gene aynı  çaresizliğin sonucudur. Bir yanda İngiltere, Fransa, Rusya, öte yanda ise Almanya vardır. Osmanlı bakar ki, „bir şekilde arada kalarak  azgın kurtlara yem olacak“, o da  bunlardan biriyle, yükselen güç olan Almanya’yla birlikte savaşa girerek kendini kurtarmaya çalışır!... Ama evdeki hesap çarşıya uymaz tabii!… Ermeni tehciri, Balkan Harbi vs. de hep bu kısır yapının, antika varoluş koşullarını muhafaza edebilme çaresizliğinin sonucu olur…

Bu bağlamda tarihimizdeki Duyun-u Umumiye gerçeğine de kısaca değinmekte yarar var. Kimileri, nasıl bugün o „üst akıl“ gelişmemizin önünü kesiyorsa, bunun için önümüze binbir engel çıkarıyorsa, o zaman da -19. yüzyılda- gene aynı  Batı’lı emperyalistler „Duyun-u Umumiye“ yolu ile Osmanlı’yı yarı sömürge yaparak onun gelişmesini engellediğini öne sürüyor. Oysa bu bakış oldukça tek taraflı ve bu yüzden de sorunlu! Çünkü Duyun-u Umumiye'nin durup dururken gelip  Osmanlı’yı  teslim almadı!! Üretemeyen, o zamana kadar fütuhata dayanan antika bir yapının ayakta kalabilmesi -isyanları bastırmak için modern ordu kurabilmesi- için gerekli olan kaynak, kredi vs. o dönemde Batı’dan alınan borçlar ile mümkün oldu… Ne kadar da bugünün Yunanistan'ına benziyor. Yani „hırsızın hiç mi suçu yok“ bu durumda!

Peki tüm bunlardan bugüne ilişkin buradan çıkaracağımız „dersler“ ne olmalı?

Geçmişle günümüz 21. yüzyılı arasında önemli farklar var. Eskinin „kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası“ artık yaşamın bizatihi kendisi tarafından aşındırılıyor:

Klasik „Gelişmiş kapitalist ülkeler“ kategorisine rakip, ekonomik olarak hemen hemen her açıdan ona yaklaşan, dünya ticaretinin vesermaye hareketlerinin çoğunluğunu kendinde toplayan 3. bir „Gelişmekte olan Ülkeler“ kategorisi var artık bugün ortada. (Bu konudaki gelişmeleri amprik ve teorik olarak www.aktolga.de/z3.pdfadlı kaynakta bulunabilecek olan  „TTIP, CETA, TPP vs. vs.: Tarihsel kontexte „serbest ticaret anlaşmaları“nın global ekonomik gelişmelerdeki yeri“ adlı çalışmamızda etraflıca incelemiştik. İlgilenenler buraya bakabilirler.)

Çünkü süreç artık,  geçmişten farklı olarak, „üretici güçlerin gelişmesinin önünün açıldığı“, „teknolojide ve teknolojiye ulaşımda tekellerin kırıldığı“, bilginin,  yeni bilgiler üreterek bunları hayata geçirmenin çok daha basit hale geldiği bir zeminde gelişiyor. Ki „kapitalizmin eşitsiz gelişimini“ aşındıran diyalektik de budur! Artık gelişme sadece merkez batılı kapitalist ülkelerle sınırlı değil! Gelişmelerin 21. yüzyılda geldiği nokta, „daha iyi ve ucuz“ üretme felsefesine dayanıyor. Bu ise teknolojik gelişmelerin sırlarının -19. ve 20. yüzyılda olduğu gibi- Lenin'in deyimi ile „çelik kasalarda saklanması ve 'uygun' zamanda ortaya çıkarılmasını“ değil, tam tersine hemen uygulanıp -kapitalizm tarafindan yeniden keşfedilen- „serbest rekabette“ ayakta kalabilmenin dayanağı oluyor. Sonuç olarak gelişme, artık teknolojik inovasyonların ulus-devlet sınırları içinde değil, tüm dünya ölçeğine yayılmasına neden oluyor. Bu ise (global) şirketlerin ulus-devlet kabuğuna ihtiyaç duymadan, nerede kendini -ekonomik ve siyasi açıdan- güvenli hisediyorsa orada aktifleşmesini beraberinde getiriyor. Bu süreç, her düzeyde ve güçte devasa pazar aktörünün (uluslararası) piyasaya girme şansını elde ettiği, deyim yerinde ise „mahallelerin köşesindeki ekmek fırınlarının bile ithal hamurdan ekmek yapan üreticiler vasıtası ile uluslararası rekabete bağımlı hale geldiği“ bir dönemi ifade ediyor.

Sonuç olarak; kapitalizmin ileri ülkelerini ekonomik açıdan yakalamak, artık eskisi gibi korunmacı bir politika ile değil, tam tersine „dışa bağımlı“ bir -ekonomi- politika ile mümkün! Teknik gelişmelerin merkezleri ile „bağlanarak“ mümkün! Çağımızda „bağımsızlık“ artık „yok olma“ anlamına geliyor, dolayısıyla „reaksiyoner“ bir öze tekabül ediyor. Bu açıdan bu zeminde yer almak, ona buna „efelenmekle“ değil, „herşey karşıtı ile varolur“ diyalektiğini kavramanın verdiği rahatlıkla „tereyağdan kıl çeker gibi“ rasyonal politika ile mümkün!

Bu konuda önümüzde çok açık bir örnek var: Çin!

Bu ülke, „serbest, liberal kapitalist ekonomi dinamiği” için lazım olan ne varsa -kapitalist özel mülkiyet edinme hakkından tutun da, bununla ilgili hukuksal düzenlemeler ve bunların üst yapı kurumları vs.- bunların hiçbirinin yada çoğunun olmadığı bir ortamda, adeta şimdiye kadar ki „ekonomik kuralları ihlal edercesine“, bu konuda yazılmış teorileri alt-üst edercesine, „ona buna babalanmadan, kendi işine bakarak“ gelişebildi, hala daha gelişiyor. Öyle ki, dünya reel ekonomisinin 1/5'i  artık Çin ile bağlantılı; Amerika ve Avrupa'ya rağmen, ama aynı zamanda onlara da birlikte!

Şimdi böylesi bir dünyada "filmi adeta geriye sararak", yada "akan suyu geriye doğru kaynağına yönlendirmeye çalışarak", "90 yıllık reklam arası bitti" söylemi ile tekrar 1910'lara, yani "kapitalizmin eşitsiz geliştiği dönemlere" dönmenin şartları artık var mıdır? Bu dünyada artık "gümrük duvarlarını yükseltip" korunmacı bir sistemle gelişmek  mümkün müdür? Bu şartlarda -mesela- artık “Gelişmekte olan Ülkelerin” de önemli bir özelliği olan "sermaye ihracını" nasıl yapacaksınız? 20. yüzyılda "emperyalistlerin" yaptığı gibi mi? Yani diğer ülkelerin gelişmesine ket vurarak, onları kendine bağımlı kılarak mı? "Global serbest rekabette" var mı bunun şartları?