• 10.02.2015 00:00

 

Daha önceleri, 20. yüzyıl başlarından II. dünya savaşına kadarki dönemde ağırlıkla Gelişmiş Ülkelerden sömürge yada az gelişmiş ülkelere doğru yapılan sermaye ihracında yatırımlar, endüstriyel alanlara yapılan direk yatırımlar şeklinde değil, daha ziyade „ödünç-borç“ yada „kredi sermayesi“ (portofolio) şeklinde idi.[1]  Bu trend (yani, sermaye ihracının akışı), II. dünya savaşı sonrasında, „meta ve direk sermaye“ ticareti şeklinde ve büyük oranlarda (%80’lerin üzerinde) Gelişmiş Batılı Kapitalist Ülkelerin kendi aralarındaki alış verişe doğru kaydı!. Bu gelişmeyi, Federal Almanya’nın dünya ekonomisi ile olan ilişkilerinde açıkça görebiliyoruz:

Ürün Gruplarına ve Ülkelere göre F. Almanya'nın DışTicaret Yapısı

1984 / Milyon – US$ olarak

 

 

 

Ülke Grupları

Tüm Ürünler

Gıda, Hammadde, Yakıt

Yakıt

Endüstriyel Ürün

 

 

 

 

İhracat

İthalat

İhracat

İthalat

İhracat

İthalat

İhracat

İthalat

 

 

 

Batılı Endüstri Ülkeleri

137.414

117.156

15.755

36.689

4.896

16.993

121.659

80.467

 

Toplamda Yüzdesi

%80,4

%77,0

%85,2

%61,7

%86,3

%54,4

%79,8

%86,9

 

Gelişmekte olan Ülkeler

 

- OPEC

- Diğer

 

Toplamda Yüzdesi

22.873

24.341

1.482

16.671

141

9.549

21.391

7.670

 

9.775

9.654

628

9.196

45

8.872

9.147

458

 

13.098

14.687

854

7.475

96

677

12.244

7.212

 

%13,4

%16,0

%8,0

%28,1

%86,3

%54,4

%14,0

%8,3

 

Sosyalist Ülkeler

10.193

10.437

760

6.072

149

4.673

9.433

4.365

 

Toplamda Yüzdesi

%6,0

%6,9

%4,1

%10,2

%2,6

%15,0

%6,2

%4,7

 

Toplam

171.014

152.017

18.481

59.432

5.670

31.215

152.533

92.585

 

Kaynak: Die Wirtschaft kapitalistischer Länder in Zahlen, IPW-Forschungshefte, 1/1987, Berlin, S. 160 ve devamındaki verilere göre hesaplamıştır.

 

 

 

 

Yukardaki tabloya göre -petrol hariç- diğer tüm ürün gruplarında Almanya, 1984 yılında dış ticaretinin %77-80'ini gelişmiş kapitalist ülkeler ile yapmış! Gelişmekte olan yada az gelişmiş ülkelerin Almanya ile ticaretteki payı %13-6 arası!Bu oranlar, özellikle endüstriyel ürünlerde Gelişmiş Ülkeler lehine daha da yüksek (%79-87). Bu rakamlar aynı zamanda, o dönemde Gelişmiş kapitalist Ülkeler arasındaki -keskin rekabet koşullarının bir ifadesi olarak- karşılıklı direk sermaye yatırımlarının da getirdiği bir sonuç idi. 1960-70 yıllarında maddi üretim alanlarına yapılan direk yatırımların aşağıdaki şekilde oluşması bu açıdan bir sürpriz değil:

 

Federal Almanya'dan Direk Yatırım olarak Sermaye İhracı

Milyon DM olarak, sene sonu itibarı ile

 

1965

1970

1975

1980

Batılı Endüstri Ülkeleri

5.705

14.901

29.704

61.542

Avrupa

3.362

9.317

18.799

32.464

ABD + Kanada

1.349

3.473

7.122

18.322

Japonya

54

121

275

978

Toplamda Yüzdesi

%68,6

%70,6

%70,7

%82,8

GoÜ + AgÜ*

2.613

6.212

12.282

12.725

GoÜ

1.333

2.431

4.623

9.045

Toplamda Yüzdesi

%31,4

%29,4

%29,3

%17,2

TOPLAM

8.317

21.113

41.992

74.353

* GoÜ: Gelişmekte olan Ülkeler (Güney Afrika, Brezilya, Arjantin, Meksika,)+Singapur ve Hong Kong; AgÜ: Az Gelişmiş Ülkeler

Kaynak:Die Wirtschaft kapitalistischer Länder in Zahlen, IPW-Forschungshefte, 1/1987, Berlin, S. 75'deki verilere göre hesaplamıştır.

 

Sayılar gayet açık! 1960-80 arası maddi üretim alanlarına direk yatırım olarak ihraç edilen Federal Almanya kaynaklı sermaye, giderek artan bir şekilde - Az gelişmiş, ya da gelişmekte olan ülkelerin aleyhine- %80'lerin üzerinde çıkacak şekilde Batılı kapitalist merkez ülkelere aktarılmış! Bu durum, o dönemde (II.Dünya Savaşı sonrasında) Almanya'nın dünya ile olan ticaretini göz önüne aldığımızda rahatlıkla genelleyebileceğimiz şöyle bir trende işaret ediyor:Uluslararası meta ve sermaye akımını belirleyen etken, eskiden olduğu gibi artık Gelişmiş Endüstri Ülkeleri ile Gelişmekte olan Ülkeler arasındaki komplementer iş bölümü (makinaya karşılık hammadde) değildir. Burada belirleyici olan artık Gelişmiş Endüstri Ülkeleri arasındaki intra-endüstriyel  (sektör içi) iş bölümü oluyor.[2]

Daha sonra, 21. yüzyılda tekrar değişecek olan bu gelişmenin nedenlerini kanımızca şöyle özetlemek mümkün:


Bilimsel teknik devrimin endüstrileşmiş batılı ülkelerde ortaya çıkmasının ve bu dönemde bu sürecin taşıyıcıları olan uluslararası tekellerin kendi aralarındaki iş bölümünü karşılıklı direk yatırımlar, kooperasyonlar, teknoloji transferleri ve de rekabet yolu ile oluşturmaları şeklindeki trendin ön koşulları özellikle Gelişmiş kapitalist ülkelerde vardı. Burada, savaştan sonra oluşan „yeniden inşa“ zorunluluğunun (Marshall yardımı) merkez kapitalist ülkelere getirdiği birikim olanaklarını da dönemin özgün koşulları olarak göz önünde bulundurmak gerek!. Bu bağlamda o döneme özgü devletin „kurucu“ sıfatı ile insiyatif alarak öne çıkmasının Keynesçi ekonomi politikalara denk gelmesiyle birlikte „Fordist birikim rejimi“, sermayenin kendini yeniden değerlendirmesi konusunda özellikle Batılı Endüstri Ülkelerinde yeni „kârlı“ olanakları ortaya çıkardı.

Bölgelerarası göreceli teknolojik eşitliğin bir ifadesi olarak bu temelde intra-endüstriyel  ticaretin buralarda oluşması da böylesi bir gelişmeye uygunluk gösteriyordu. Bunlara, bu bazda meydana gelen keskin rekabeti, olgunlaşmış pazarlarda yer kapma hedefine yönelik stratejileri, transnasyonal şirketlerin direk yatırımlar yolu ile „gümrük duvarlarını aşma“ vb. hedeflerini de eklemek gerek! Son olarak; bu dönemde „sosyalist bloğun“ ortaya çıkması ve kimi az gelişmiş bölgelerde „anti-emperyalist“ eğilimlerin güçlenmesiyle birlikte bu tip ülkeler genelde, gelişmiş ülkelerden yapılan sermaye ihraçlarının esas tercihleri olmaktan çıktılar. Kanada, Avustralya gibi gelişmiş kapitalist ülkelerde zengin hammadde kaynaklarının bulunması ve bu alanda aktif olan transnasyonal şirketlerin az gelişmiş ülkelerin aleyhine „rizikonun yaygınlaştırılması“ (diverzifikasyon) stratejisi izlemeleri de bu trendi hızlandıcı bir etkide bulundu.

Peki, dünyanın diğer bölgelerinde hangi gelişmeler yaşandı?

II. dünya savaşından sonra hemen hemen dünyanın her yerinde, tarihsel olarak kıyaslanamayacak ölçüde, alışılagelmişin dışında ekonomik büyümeler yaşandı. Bu tür gelişmeler, sadece Batılı ülkeler için değil, Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkeleri için de geçerli idi. 1973-75 krizinden sonra Batı'da zayıflayan büyüme trendi,  Asya'da durmaksızın devam etti ve “Asya'nın Kaplanları”nı (G. Kore, Taiwan, Singapur vs.) ortaya çıkardı. 80'li yıllardan itibaren ise Çin'de, hakim neo-liberal stratejilerin dışında gelişen, devlet kontrolünde bir “gecikmiş endüstrileşme süreci” başladı. Bu öylesine kendine özgü bir gelişmeydi ki, “serbest, liberal kapitalist ekonomi dinamiği” için lazım olan ne varsa -kapitalist özel mülkiyet edinme hakkı ve bununla ilgili hukuksal düzenlemeler ve bunların üst yapısal kurumları vs.- bunların hiçbirinin yada çoğunun olmadığı bir ortamda, adeta şimdiye kadarki ekonomik kuralları ihlal edercesine mümkün olabildi. Böylesine bir gelişme, yine tarihte örneği olmayanölçüde artan hammadde talebini de beraberinde getiriyordu. Öte yandan, bu talebin, hammadde fiyatlarını yükseltmesi nedeniyle, hammadde sağlayan Afrika ve Latin Amerika ülkeleri de, 90'lı yıllardan itibaren ekonomik gelişimlerinde kullanabilecekleri önemli bir ek kaynak elde etmiş oldular. Bu ve benzeri olanakları her “gelişmekte olan” ülke kendince, kendi “kapitalist birikimlerinde” kullanmaya çalıştı. Hatta, “az gelişmiş ülkeler” grubunda bulanan ülkeler bile bu süreçten yararlanma firsatını bulabildiler.

Güney Kore, özellikle 60'lı yıllardan itibaren 19. yüzyıl Avrupa ülkelerini “taklit ederek”, yani gümrük duvarlarını yükselterek (ithal ikameci yöntemelerle kendini dış rekabete karşı koruyarak) ve bu sırada özellikle devlet eliyle enerji, demir-çelik vs. kilit sanayilerine bizzat yatırım yaparak sivil birikim rejimine destek oldu, onun yatağını hazırladı. Böylelikle yakalanan teknolojik düzey, daha sonraki ileri gelişmelerin dayandığı zemini oluşturdu. Taiwan, Hindistan gibi ülkeler zaten 70-80'li yıllardan itibaren “Uzak Doğu'nun Kaplanları” olarak belli bir kapitalist gelişmenin yaşandığı ülkeler olarak biliniyordu! Brezilya ve Meksika da, talebin arttığı zamanlarda hammadde zengini ülke olma avantajlarını kullanarak “birikim” yapmaya çalıştılar. Güney Afrika ise, zengin değerli maden yatakları ile gelişmede özel bir yere sahipti! Çin, başlangıcını yukarda ifade ettiğimiz gelişme ile, “korunmacı” bir süreçte, “yabancı sermayenin”, özel girişimin ve rekabetin devlet kontrolünde “parça parça” serbest bırakılması yoluyla (örneğin global sermaye ile birlikte oluşturulan “joint venture”lar vs. yolu ile) ileri bir büyüme trendi yakaladı. Rusya, global ekonomik süreçlere devlet kontrolünde dahil olmak ile birlikte, burada halâ eski (oligark-otoriter) yapıların varlığı, toplumsal düzeyde transformasyona ve global sürece tam entegrasyona geciktirici etkide bulunuyor. Türkiye'de ise, 30'lı yıllardan gelen ve devlet eliyle geliştirilen tedbirlerin “eşyanın tabiatı gereği” 50'li yıllarda sivil kapitalist birikime evrilmesi, bunun 60'lı yıllarda da devam ederek yükselmesi ile birlikte belli bir gelişme temeli oluştu, ki bu gelişmenin önü ara darbelerle de önlenemedi.[3]

Uluslararası Direk Yatırımlar / Yıllık Sermaye Giriş ve Çıkışları

(Milyar US-$ olarak)

 

 

 

 

1970

1980

1990

2000

2010

2013

 

 

Giriş

Çıkış

Giriş

Çıkış

Giriş

Çıkış

Giriş

Çıkış

Giriş

Çıkış

Giriş

Çıkış

 

EbÜ*

9,5

14,1

46,6

48,4

173,1

230,3

1.142,4

1.090,7

703,5

988,8

565,6

857,6

 

GoU**

3,9

0,041

7,5

2,9

35,1

11,3

272,6

150,6

718,8

478,8

886,3

553,2

 

D***

13,3

14,1

54,1

51,3

208,2

241,6

1.415,0

1.241,2

1.422,3

1.467,6

1.451,9

1.410,8

 

*) Endüstrileşmiş, gelişmiş Batılı Ülkeler + Japonya

**) Gelişmekte olan ülkeler

***) Dünya toplamı. Buradaki kimi sayısal uyuşmazlıklar, istatiksel hatalardan ve yuvarlak olarak alınan rakamlardan ileri gelmektedir.

Kaynak:UNCTAD, World Invesment Report 2014, verilerine göre hesaplanmıştır.

 

 

 

                                 

 

Maddi üretime yapılan yatırımları gösteren yukarıdaki rakamlarda iki şey göze çarpıyor:
 

1.   20. yüzyılın ikinci yarısında kapitalist ülkelerde direk yatırımlar şeklinde vücut bulan yabancı sermaye ihraçları çoğunlukla Gelişmiş Ülkeler arasında yapılırken şimdi işin rengi değişmişe benziyor: Sermaye artık, direk yatırım olarak, artan bir şekilde -20. yüzyılın ikinci yarısındaki trendin tersine- endüstri ülkelerinden ziyade, Gelişmekte olan Ülkelere doğru akıyor. Bu trend, özellikle 2000’li yılların başında itibaren kendini hissettirmeye başlamıştır. 2010’da ve ondan sonra gelen yıllarda Gelişmekte olan Ülkelere yapılan direk yatırımlar (sermaye ihracı) gelişmiş kapitalist merkez ülkelere yapılan direk yatırımları „sollamaya“ başlar.

 

2.   Gelişmekte olan Ülkelerde bu konuda dikkati çeken yeni bir gelişme de, özellikle2000’li yıllardan itibaren buralardan hatırı sayılır bir sermaye ihracının gerçekleştirilmekte olduğudur. 20. yüzyıl gerçeklerine göre tamamen yepyeni bir olgu bu!. Bu gelişme, aynı zamanda ilgili ülkelerdeki (üretici güçlerin) gelişme potansiyeline, birikimin geldiği yere de işaret ediyor. Böylesi bir sürecin ülkelerin ekonomik büyümelerine etkilerini de aşağıdaki tablo yansıtıyor:

 

Bölgelere göre Dünya Ekonomisinin Büyümesi

(10 Yıllık Ortalamalar; Değişimler % olarak ve enflasyondan arındırılmış)

 

 

 

1980-1989

1990-1999

2000-2009

2010-20144

 

Endüstri Ülkeleri1

3,0

2,7

1,7

2,0

 

Gelişmekte olan Ülkeler

3,8

3,9

6,1

6,3

 

- BDT/Rusya

3,5

-5,0

6,0

4,3

 

-Asya2 (toplam)

-Çin

-Hindistan

6,9

9,7

5,6

7,4

10,0

5,7

8,2

10,3

7,0

8,2

9,1

8,1

 

-Latin Amerika

2,1

3,0

3,1

4,8

 

-Afrika3

2,5

2,1

5,6

5,2

 

Dünya

3,3

3,2

3,6

4,1

 

1„Asya Kaplanı“ olarak anılan ülkeler dahil olmak üzere; 2Asya'nın Endüstri Ülkeleri hariç,

3Sahranın Güneyinde kalan Ülkeler;; 4Ocak 2012'deki tahminlere göre

Kaynak:IMF, Word Economic Outlook, Database:  Z., Zeitschrift Marxistischer Erneuerung, Nr. 89-März 2012, Frankfurt/M

 

 

 

Burada dikkati çeken olgu, ekonomik büyümenin Gelişmiş kapitalist Ülkelerde son 35 yıldır giderek düşme, Gelişmekte olan Ülkelerde ise tam tersine yükselme eğiliminde olmasıdır!Latin Amerika ve Afrika'da göreceli  daha „mütevazi“ bir ekonomik büyüme olmakla birlikte yükselme trendini burada da tespit etmek mümkün. Türkçesi ile: „Gelişmiş Ülkeler“ ile „Gelişmekte olan Ülkeler“ arasındaki „makas“ ekonomik olarak en azından 35 yıldır belirgin bir şekilde kapanıyor! Bu gerçekler bazında dünya ticaretindeki gelişmeler de aşağıdaki şekilde gerçekleşmiş:

 

Dünya Ticareti: Cari meta ihracında seçilmiş bölge ve ülkelerin payları

 

 

Bölge / Ülke

2000

2010

 

 

US-$ Milyar

Pay (%)

US-$ Milyar

Pay (%)

 

Kuzey Amerika(toplam)

-ABD

10.225

782

19,0

12,1

1.946

1.278

12,8

8,4

 

Güney ve Orta Amerika(toplam)

-Brezilya

198

55

3,1

0,9

577

202

3,8

1,3

 

Avrupa(toplam)

-AB

-Almanya

2.634

2.453

552

40,8

38,0

8,6

5.632

5.153

1.269

37,0

33,8

8,3

 

BDT(toplam)

-Rusya

146

106

2,3

1,6

588

400

3,9

2,6

 

Afrika(toplam)

-Güney Afrika Cumhuriyet

149

30

2,3

0,5

508

82

3,3

0,5

 

Orta Doğu

268

4,2

895

5,9

 

Asya (toplam)

-Japonya

-Çin / Honkong

-Hindistan

1.837

479

249 / 203

42

28,5

7,4

3,9 / 3,1

0,7

5.072

770

1.578 / 401

220

33,3

5,1

10,4 / 2,6

1,4

 

Dünya Toplamı

6.456

100

15.237

100

 

Kaynak:WTO, International Trade Statistics 2011:  Z., Zeitschrift Marxistischer Erneuerung, Nr. 89-März 2012, Frankfurt/M

 

 

Evet. Burada da günümüze ilişkin belli bir trendi yakalamak mümkün. Gelişmiş kapitalist ülkelerin dünya ticaretindeki payı düşmeye devam ediyor.Onların dışında kalan ülkelerin dünya ticaretindeki payı ise %50'ye yükselmiş. Özellikle 2008-09 krizinden sonra Gelişmekte olan Ülkelerin global ekonomideki payının ağırlıkları açık bir şekilde arttığını görüyoruz. Klasik kapitalist merkez ülkelerini vuran ve etkileri bugün bile hala hissedilen kriz, Gelişmekte olan Ülkeleri yaygın deyimi ile „teğet“ geçti!. Krizden hemen birkaç yıl sonra bu ülkeler eski büyüme trendlerine dönmekte zorlanmadılar. Özetle, her iki grup ülkeler arasında son yıllarda, Gelişmekte olan Ülkeler lehine güçler dengesinde bir kayma yaşandı.

Yukarda verdiğimiz bir dizi ististikden çıkan sonuçları şöyle toparlayabiliriz:

Yazımızın başında gördüğümüz gibi, 90'lı yılların başına kadar eski merkez kapitalist ülkeler dünya pazarlarında ve üretiminde belirleyici güç idiler. Bugün ise -giderek artan bir şekilde- hemen her açıdan “Güney”in “Kuzey”e galebe çalması söz konusudur! Uluslararası planda maddi üretim alanlarına yapılan direk yatırımların yarısından fazlası artık Gelişmekte olan Ülkelerde gerçekleştiriliyor. Bizzat bu ülkelerin dünyanın diğer bölgelerinde yaptıkları direk yatırımların bu tür yatırımlar içindeki payı ise %40'lara dayandı. Bugün dünyada var olan döviz rezervlerini üçte ikisi de bu bölgelerde bulunuyor.[4] “Global Üretim Zincirleri” (GVC: Global value chain), başlangıçta Batılı ülkelerden gelen transnasyonal şirketlerin hakimiyetinde ve burada Gelişmekte olan Ülkeler klasik biçimiyle “Endüstri Ülkelerinin uzatılmış montaj tezgahı” iken, bugün onlar bu zincirlerde değer yaratımının üst basamaklarına, inovatif-teknik kademelerine tırmanmaktalar.

Peki, nasıl oldu da böylesi bir gelişme yaşandı? Global (ekonomik) güçler dengesindeki bu kaymaların dayandığı zemin nedir?

Gelişmekte olan her ülkenin kendine özgü gelişme yolu olmakla birlikte, burada dikkatimizi çeken tek bir ortak olgu var: Şu yada bu şekilde oluşmuş-oluşturulmuş belli bir kapitalist birikim!

Yukarda özetlemeye çalıştığımız gelişmeler, değişimler hep bu temelde yükseliyor. Yani, tohumun yeşermesini mümkün kılan mümbit toprak bu! Bu gelişmenin herhangi bir az gelişmiş Afrika ülkesi yerine buralarda boy atması bir tesadüf değil; böylesi bir kapitalist bazın varlığı, ücretlerin göreceli düşüklüğü, yeni pazar perspektifleri, logistik ve stratejik nedenlerle birleşince “sermayenin yeniden değerlendirilmesi” yada “genişletilmiş yeniden üretim” konusunda -Gelişmiş Batılı Ülkelerde tükenmiş olan- yeni olanakları ortaya çıkardı. Diğer yandan, bu „mümbit toprağa“, kapitalizmin merkez ülkelerindeki geçmişten gelen „aşırı üretim-birikim“ sonucu oluşan ve „yeniden değerlendirilmeyi“ bekleyen „sermaye fazlalığı“ denk geldi. Gelişimin geldiği noktada bilimsel teknolojik devrimin ivmelenmesi ve teknolojiye ulaşımda tekellerin kırılması sürecinde kapitalizmin serbest rekabeti yeniden keşfetmesi ile birlikte belli bir kapitalist birikimin ve “tecrübenin” var olduğu bu ülkeler, kaçınılmaz olarak öne çıktı.Global sermayeye, kapitalizmin klasik merkez ülkeleri dışında tek bir alternatif kalıyordu: Gelişmekte olan Ülkeler!Onlar da bir önceki cümlelerde ifade ettiğimiz nedenlerden dolayı buraları tercih ettiler. Bu tercih, keskin serbest rekabet koşullarının varlığı nedeniyle 20. yüzyıl kapitalizminden farklı olarak buralarda “sınırsız” teknolojik gelişimin önünü açtı. Sonuç: Bkz. yukardaki istatistikler!

Özetle“.. gelişmeye çalışan ülkeler bugün artık sadece kendi ayakları üzerinde durmakla kalmıyorlar, onlar aynı zamanda kendilerine özgü, tarihsel olarak gelişmiş kurumlarını sürece entegre ederek kendi kapitalist gelişim modellerini de takip ediyorlar. Kapitalizmin dünya çapındaki zaferi, Avrupa Modernitesinin kurumlarının Güney tarafından üstlenilmesi ile gerçekleşmiyor!. Yükselme, Güney’in bir dizi ülkesi tarafından kullanılan ekonomik enternasyonalleşme çerçevesinde başarılıyor. Öyle ki bu, enternasyonalleşmenin (daha kısa bir süre öncesine kadar) eski kapitalist ülkelerin (ve de özellikle ABD'nin) koyduğu kurallara göre işletilmesine rağmen mümkün oluyor... Ne Güney'in “modernite” öncesi kurumları, ne de dünya pazarının egemenliği, Güney'in yükselişini engelleyemiyor.”[5]

Bu noktada Gelişmekte olan Ülkeler, hakim ekonomi politikalara boyun eğmeden, bu politikalar içinde var olan yapılanlamaların işlerine yarayan elementlerini kullanarak, kendilerini sınırlayan yada engelleyen kurallardan ise kaçınarak gelişmeye çalışan bir politika izlediler.Bu politika, reel olarak var olan global düzeni, onu daha adil bir ekonomik dünya düzeni yolunda değiştirmek üzere hiçbir zaman sorgulama yönüne gitmeden, bunun yanı sıra, kendi yapılarını da kurmayı (BRICS) beraberinde getirdi.  “.. Görünen o ki, alternatif bir global işletme sisteminin inşası, Güney'in büyük ülkelerinin bir önceliği değildi! Her ne kadar var olan global işletme sistemi Batı'nın “doğum lekelerini” (tırnak işaretleri bana ait) taşısa da, bu ülkeler -gereğinde Batı'nın dayatmalarını savuşturabildikleri için- bu reel durumla gayet iyi başa çıkabiliyorlardı.”[6]  Kimi Gelişmekte olan ülkelerde tekil de olsa uygulanan (60’lı yıllardan Batı Avrupa'dan tanıdığımız) bazı “sosyal devlet tedbirlerini” yada “IMF'den bağımsızlaşma politikalarını” bu bağlamda görmek gerekir!

Tüm bunlardan ne sonuç çıkarıyoruz: Kendini yeniden değerlendirmesi için ihraç edilen sermaye, artık ya direk olarak (rekabet şartları nedeniyle) hiçbir engel koymadan, kaçınılmaz bir şekilde teknolojiyi de beraberinde götürüyor; yada bir noktadan sonra başka türlü ayakta kalma şansı olmayacağı için, en nihayetinde onu da (ileri teknolojiyi de) gittiği ülkelerde üretime sokuyor. Bu süreç ise, kaçınılmaz olarak, Gelişmekte olan Ülkelerde -gecikmeli de olsa- üretici güçlerin ve üretimin gelişmesinin önünü açıyor. İşte, 21. yüzyıl global ekonomisini 20. yüzyılın enternasyonalleşme sürecinden ayıran fark budur; Gelişmekte olan Ülkeleri her açıdan gelişmiş ülkelere yaklaştıran diyalektik budur![7]

Eski tipte sınırları aşan sermaye hareketlerinin yanısıra, günümüze özgü, bölgelerarası teknolojik farkların aşınması, göreceleşmesi yada yerine göre hemen hemen ortadan kalkması sermaye hareketlerini sınırlamıyor, tam tersine onları daha da hareketlendiriyor. Zira gelişme, farkların ortadan kalkma trendine rağmen kısa momentlerle de olsa bir uzmanlaşma, teknolojik inovasyonlarla biraz ve belli süre itibarı ile bir adım ileride olma (kendine özgü farklılıklar yaratarak pazarda -artı- pay kapma) şeklinde “göreceli eşitsizlikleri” de içinde barındırıyor. Böylece oluşan göreceli kısa süreli farklılıklar, farkı kapatmak için yeni bir yarışın nedeni oluyor. Rekabet sonunda farklar aşılıyor, eşitleniyor, kısa süreli farkları yaratmak üzere peşi sıra devreye giren yeni inovasyonlar ile tekrar rekabetin yolunu açıyor ! Birdenbire ileri bir teknolojik inovasyonla öne fırlayan, kısa bir süre sonra tekrar yakalanıyor, farklar kapanıyor; sonra yeniden serbest rekabetle kozlar paylaşılıyor, yeniden „barış ve yarış“; bu böyle devam ediyor! Sermaye bu şartlar altında “ihraç” ediliyor, bölgeler arasında gidip geliyor. Global şartlarda kapitalizm, geçmişde kendi koyduğu kuralları böyle relative ediyor.

ÖZETLE,son rakamların bir önceki aktüel rakamlarla kıyaslaması bize, kapitalist dünyada (eskinin üç kutuplu dünyası yerine „tekleşen çok kutuplu dünyada“) ekonomik olarak 4. bir „gelişmekte olan ülkeler“ grubunun daha ortaya çıktığını; merkez kapitalist ülkelerle, onun dışındaki -ağırlığını Gelişmekte olan Ülkelerin oluşturduğu- ülkeler arasında eskinin tipik komplementer sermaye ve meta ilişkilerinin yerini, giderek artan bir şekilde intra-indüstriyel iş bölümünün aldığını, bunun ise, gruplar, bölgeler ve ülkeler arasındaki -yani yaygın deyimi ile Güney ile Kuzey arasındaki- ekonomik (teknolojik) farkların aşınmaya başladığının göstergesi olduğunu, kimi jeopolitik nitelikteki kararların bu global gerçekliği gözardı edemeyeceğini gösteriyor. Bu durumu, tanınmış alman ekonomi enstitüsüifo  şu cümleler ile ifade ediyor:[8]

“.. Bu gelişme, özellikle Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya ve Türkiye gibi önde gelen Gelişmekte olan Ülkelerdeki hızlı büyüme dolayısıyle oluyor. Rekabete dayanıklı ulusal firmalar ile, büyüyen bir orta sınıf ve de doğal hammadde kaynaklarının varlığı, bu gibi ülkelerde böylesi bir büyümeyi kolaylaştırıyor. Aynı ölçüde ABD ve AB'nin dünya ekonomisindeki ağırlığı azalıyor.”

NOT: İncelememizi geniş şekli ile http://www.aktolga.de/z3.pdf ‘den takip edebilirsiniz:


[1]Katja Nehls, “Kapitalexport und Kapitalimport”, in: Handbuch “Wirtschaftsgeschichte” deb Verlag das europäische Handbuch, West-Berlin 1981, S. 684

[2]Örneğin bir ülkede çıkarılan hammadeye karşılık, bunları işlemeye yarıyan, ama ülkede üretilmeyen makinaların değişimi yada ticareti bu türe girer. Bunun gibi 20. yüzyıla özgü ve bir “az gelişmişliğin” ifadesi olan ülkelerarası iş bölümüne de komplementer iş bölümü, bu temelde yapılan ticarete de komlementer ticaret deniyor.

 

İntra-endüstriyelticaret ise sektör içi ticareti ifade eder; yani mesela makina sanayisine ilişkin, o sektöre konu olan tüm metaların karşılıklı ticaretine verilen addır. Bölgeler yada ülkeler arası böylesi bir ticaretin varlığı, genelde göreceli eşit (teknolojik) gelişmeye işaret eder. Ticaretin mamül çeşidi olarak „tek taraflı“ yapılması durumunda ise söz konusu olan tek taraflı bir inter-endüstriyel -sektörler arası- ticarettir.

[3]Bu konu için

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (2)

  • Galip sonmez
    Galip sonmez
    24.06.2012 13:36

    Vay be tecrubeli gazetecı Hadi uluenginin krizi bağladığı yerebakın Dünyanın nersinde zenginler ve lşberaller vergi veriyorki Yunanistandakiler versin

  • Galip sonmez
    Galip sonmez
    24.06.2012 13:36

    Vay be tecrubeli gazetecı Hadi uluenginin krizi bağladığı yerebakın Dünyanın nersinde zenginler ve lşberaller vergi veriyorki Yunanistandakiler versin