• 10.10.2014 00:00

 Enerji Sorunu açısından Potansiyeller ve Olanaklar üzerine kısa bir analiz

İnsanların kendi ihtiyaçlarından fazlasını üretmeye ve güdüsel olarak sürekli yaşam koşullarını iyileştirmeye başlamasından beri; diğer bir ifade ile sınıflı toplumların ortaya çıkışından itibaren, enerjiye duyulan ihtiyaç da arttı. Başlangıçta üretimde kullanılan öncelikli enerji kaynakları canlı varlıklar, odun (ateş), su ve rüzgar iken, Avrupa’daki burjuva devrimleri ve endüstriyel devrim ile birlikte enerji üretiminde fosil kaynaklar ağırlıkla öne çıktılar. Buna, 20. yüzyılın başlarından itibaren, yaygınlaşan baraj bağlantılı Hidroelektrik Santraller (HES) eklendi. II. dünya savaşından sonra ise, giderekten moda haline gelen  “atomun parçalanması” tekniğine dayalı atom santralleri öne çıktı. Gelişen dünya nüfusu ile birlikte uzun vadede beklenen (yada olması gereken) %3,5’luk genel ekonomik büyüme, dünya klimasını tehdit eden karbon salınımının kontrol altına alınması zorunluluğu ve kimi ülkelerin enerji konusunda dışarıya bağımlılıklarını azaltma çabaları, geçtigimiz yüzyılın ikinci yarısından itibaren  insanlığı enerjı kaynaklarını çeşitlendirmek üzerine yeni kaynaklar aramaya, yaratmaya yöneltti. Bu nedenle 20. yüzyıl sonlarından itibaren yeni, ekonomik ve ekolojik açıdan dikkat çeken yenilenebilir enerji üretim kaynakları önem kazanmaya başladı.

Dünyada enerji ediniminin giderek çeşitlenmesine karşın, klasik biçimde fosil kaynaklardan enerji kullanımı henüz daha ağırlığını devam ettirmektedir. 2009 yılı itibarı ile dünyada elektrik üretiminde kömürün payı yaklaşık %40 civarında olup kaynaklar bazında dünyada birincil enerji tüketimi 2010 yılı itibarı ile aşağıdaki şekilde gerçekleşmiştir:[1]

Gaz

%23,8

Petrol

%33,6

Nükleer

%5,5

Kömür

%29,6

Hidro

%6,6

Diğer Yenilenebilir

%1,0

Buna karşılık BP’nin (British Petrolium) yıllık yayınladığı raporlarda fosil enerji kaynakları rezervlerinin ömürünü petrol için 54 yıl, doğal gaz için 64 yıl, kömür içinse 112 yıl olarak belirlemekte.[2]

Öte yandan fosil kaynaklarla enerji ediniminin ekolojiyi olumsuz etkilemesi ve bir dizi endüstriyel gelişmenin getirdiği (çevresel) sorunlar, insanlığın önüne Sürdürülebilir Gelişme (sustainable development)gibi bir sorunu koydu. İlk defa 1987 yılında Birleşmiş Milletler “Dünya Çevre ve Gelişim Komisyonu” tarafından yayınlanan “Ortak Geleceğimiz” adlı raporda kullanılan bu deyim, çevrenin ve doğal kaynakların savurganlığa yol açamayacak biçimde akılcı yöntemlerle ve geleceği de gözeterek kullanılması ilkesinden vazgeçmeden ekonomik gelişmenin sağlanmasını amaçlayan çevreci dünya görüşünü ifade ediyor.

Literatürde 3 E harmonisi olarak da dile getirilen bu gerçek, Enerji (enerji güvenliği)-Ekoloji (çevrenin korunması)-Ekonomi (ekonomik büyüme) üçlüsününün uyumu perspektifinde birincil enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ve enerjinin rasyonel kullanımı (verimlilik ve tasarruf) yolu ile yüzyılımız çevre sorunu olan CO2 salınımının azaltmasına katkıyı gözetiyor.[3]  Özellikle bu noktada “yenilenebilir enerjiler”in önemi ortaya çıkıyor.

Dünyada enerji sorunu

Bugün 7 milyarı aşan dünya nüfusu, Birleşmiş Milletlerin (BM) verilerine göre 2050 yılında 10 milyarı bulacak. Uzun vadede dünya ölçeğinde tahmin edilen ekonomik büyüme ise %3,5 olarak tahmin ediliyor. Bu gelişmeler, yeryüzünde giderek artan şekilde sanayileşme ve kentleşmeyi, dolayısı ile yeryüzündeki doğal kaynaklara ve enerjiye olan talebi daha da artırıyor.[4]  Güncel enerji politikalarının devam ettirildiği varsayıldığında, 2035 yılında dünya enerji talebinin (yıllık ortalama %1,5 artışla) 2010 yılına göre %46,7 daha fazla olacağına işaret ediliyor. Burada ABD ve Avrupa Birliğinin (AB) yanında özellikle Çin ve Hindistan gibi gelişmekte olan ülkelerin öne  çıkacağını belirtelim. Tüm bu gelişmeler enerji sektöründe ve politikalarında değişimleri, devasa ekonomik yatırımları beraberinde getiriyor. Uluslararası Enerji Ajansı (WEO) tarafından hazırlanan senaryolara göre mevcut enerji politikalarının devamı temelinde 2010 yılındaki 21,408 Twh*) civarındaki dünya elektrik üretiminin, enerjiye olan talep artışı nedeniyle 2035 yılında 40,364 TWh’ya yükselmesi, 2012-2035 yılları arası enerji sektöründe yapılacak olan 37,4 trilyon dolarlık yatırımı beraberinde getiriyor.[5]

Yukardaki rakamların -her ne kadar tartışmaya açık olsa da- dünyanın belli yerlerinde hala varlığını sürdüren açlık ve fakirlik olgusunun tamamen yeryüzünden silinmesi açısından önem taşıdığını ifade edelim. Bu olguların, sadece ekonomik zenginliğin paylaşımı sorunu değil, öncelikle ekonomik zenginliğin üretilmesi sorunu da olduğunu belirtelim. Afrika’nın açlığın hüküm sürdüğü kimi ülkelerinin dünya ekonomisinden de facto “bağımsız” olduğu, yani her türlü gelişme şansından bağımsız olduğunu gerçeği bu bağlamda göz önünde bulundurulmalıdır.

Türkiye’nin de aralarında olduğu “gelişmekte olan ülkelerde” görülen göreceli büyük ekonomik gelişmeler nedeniyle, buralarda enerji ve elektriğe olan talep daha da fazladır. Buna ilişkin en bariz ekonomik parametrelerden biri olan Gayrisafi Yurtiçi Hasılanın ve kişi başına gelirin artması ile yaşam standardları yükselmekte, bu ise her açıdan tüketimi tetiklemekte, tüm bunların sonucunda da üretim ve enerjiye olan talebi artırmaktadır. Aşağıdaki tablo günümüze kıyasla 2035 yılı dünyasındaki olası kaynaklara göre elektrik üretiminin üç değişik senaryo bazındaki tahminleri içeriyor:

YILLAR

 

 

1990

2010

2035

Yeni Politikalar

2035

Mevcut Politikalar

2035

450

Senaryoları

Kömür

TWh

4.425

8.118

12.035

16.932

4.797

 

%

37

41

33

43

15

Petrol

TWh

1.337

1.027

533

591

360

 

%

11

5

1

2

1

Doğalgaz

TWh

1.727

4.299

7.923

8.653

5.608

 

%

15

21

22

22

17

Nükleer

TWh

2.013

2.697

4.658

4.053

6.396

 

%

17

13

13

10

20

Hidrolik

TWh

2.144

3.252

5.518

5.144

6.052

 

%

18

16

15

13

19

Odun, çöp, vb.

TWh

131

288

1.497

1.150

2.025

 

%

1

1

4

3

6

Rüzgar

TWh

4

273

2.703

2.005

4.320

 

%

 

1

7

5

13

Jeotermal, Dalga

TWh

36

89

1.382

840

2.666

Güneş, CSP

%

 

 

4

2

8

Toplam Üretim

 

11.819

20.043

36.250

39.368

32.224

Kaynak: Word Energy Outlook IEA 2011, Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi•

Enerji Raporu 2011, Ankara, S. 24

 

               

Yukardaki tabloya göre „Mevcut politikalarda“ özetle şimdiye kadarki politikaların devamının öngörüldüğünü (ki bu 2035 yılı itibarıyle dünyada %45 fosil kaynaklar, %23 yenilenebilir ve %10 nükleer enerji kaynaklarına talep olması demek), bunun „yeni politikalar“ itibarı ile %34 fosil kaynaklar, %30 yenilenebilir ve %13 nükleer enerji kaynaklarına talep şeklinde, „450 enerji senaryosuna“[6]göre ise %16 fosil kaynaklar, %46 yenilenebilir ve %20 nükleer enerji kaynakların talep şeklinde oluşacağı tahmin ediliyor. Burada dikkati çeken, „yeni“ yada „mevcut politikalar“ın uygulanması durumunda 2035 yılında fosil ve nükleer kaynaklardan enerji üretiminin bugünlere göre hissedilir ağırlıkta ve aynı yada daha yukarı düzeyede kalmasına karşılık, „450 enerji senaryosun“da nükleer ve yenilenebilir enerji payının fosil enerji kaynaklarının payının aleyhine açıkça artması.

Bu noktada 2010 yılında oluşturduğu Energy Concept ile, 21. yüzyılın ortalarında enerji ihtiyacını tamamen yenilenebilir kaynaklardan karşılamak isteyen Almanya’nın yanında,  yüzyılın sonlarına doğru Amerika Birleşik Devletleri’nde de %100 yenilenebilir enerjiye geçiş için kayda değer planlamalar yapıldığını belirtelim. Bu bağlamda gelecekte, gelişmiş ülkelerde nükleer santrallerden elde edilen elektrik miktarının giderek azalırken, yenilenebilir kaynaklardan üretilen enerjinin buna paralel olarak artacağını, Çin, Rusya ve Hindistan gibi ülkelerin ise, tam tersine, nükleer kaynaklardan enerji üretiminde başı çekeceğinin tahmin ediliyor.[7]

2. Türkiye’de enerji sorunu

Yukarda sayılarla ifade ettiğimiz olgular, Türkiye örneğinde 2011’de 230,3 milyon MWh olan elektrik tüketiminin 2021 yılında (yüksek talep senaryosuna göre) 467,26 milyon MWh’a ulaşacağı, böylelikle Türkiye’de elektrik tüketiminde orta vadede her yıl %6,5-7,5 arası artış olacağı tahminlerinde somutlanıyor.[8]  2023’de dünyanın ilk 10 ekonomisinden biri olmak üzere 10 bin Dolar olan kişi başına milli geliri 25 bin Dolara, ihracatı ise 500 milyar Dolara çıkarma hedefindeki Türkiye’de bunu destekleyecek enerji kaynaklarına bakıldığında % 72 oranında enerji ithalat bağımlılığı ile karşı karşıya olduğunu görmekteyiz.[9]  Bu ise, ekonomik olarak „ülkenin başında demoklesin kılıcıgibi sallanan“ ve en azından orta vadede çözülmesi gereken cari açığın önemli etmenlerinden birini oluşturuyor.

Yukarıda sıralanan enerjinin evrensel gerçekleri ve Türkiye’nin bu bağlamdaki özgün sorunları, onun diğer ülkeler gibi enerji konusuna geleceğe ve çözüme yönelik eğilmesine yol açtı. Ve Türkiye’de son zamanlarda tarihinde ilk defa derli-toplu ve belli bir hedefi olan bir enerji politikası oluşturuldu. Şüphesiz bu politika da diğerleri gibi eleştiriye yada tartışmaya açıktır. Ancak böylesi bir politikanın varlığının, bu anlamda işimizi kolaylaştırdığını burada belirtelim. Genelde 2023 yılına odaklanmış olan bu politikanın köşe taşları şöyle ifade ediliyor;

- 2023 yılında elektrik enerjisi ihtiyacının bugüne kıyasla ikiye katlanarak yaklaşık 500.000 GWh/Yıl olacağı tahmininden hareketle, bu talebi karşılayabilmek üzere bugünkü kurulu gücün de 2 katına çıkarılması ve 100.000 MW’a ulaşılması gerekiyor.

- Bunun için de her yıl 5 milyar dolar tutarında enerji yatırımının hayata geçirilmesi,

- Enerjide üretim tesislerinin özelleştirilmesiyle özel sektörün payı % 75’e çıkarılması,

- Şu anda yalnızca % 37’lik kısmı değerlendirilen kömür kaynaklarının 2023 yılında tamamının ekonomiye kazandırılması,

- Türkiye’nin hidrolik santrallerden elde edilebilecek enerji potansiyeli 140.000 GWh’i gerçekleştirmek üzere 2023 yılına kadar yaklaşık 20.000 MW toplam kurulu güce sahip hidroelektrik santralın özel sektör tarafından yapılmasının hedeflenmesi,

- Rüzgar enerjisindeki kurulu gücün 2.260’dan 20.000 MW’a, güneş enerjisinde sıfırdan 3.000 MW’a ve jeotermal enerjide 162’den 600 MW’a ve Biyokütlede 44’den 2.000 MW’a çıkarılması,

- Bunlarla 2023’e kadar elektrik üretiminde yenilenebilir kaynakların payının %30’a çıkarılması, doğalgazın payını da %30’a düşürülmesi, kömürün payının %30 civarında oluşması ve kalan %10'unun da nükleer enerjiden sağlanması ve

- 2023 yılında petrol ve doğalgaz ithal etmeyen bir Türkiye’nin gerçekleştirilmesi,

şeklinde özetlemek mümkün.[10]

Yani bir önceki sayfadaki 2035 yılına ilişkin dünyadaki enerji görünümündeki „yeni politikalar“ ve „mevcut politikalar“ versiyonlarında belirtilen tahminlerin 2023 itibarı ile bir ortalaması olan hedeflerdir bunlar,dersek yanılmış olmayız.

Fosil enerji kaynaklarının giderek tükendiği ve dünya klimasını tehdit eden karbon salınımının kontrol altına alınması zorunluluğu temelinde, giderek artan nüfus ve ekonomik gelişme ile artan enerji ihtiyacı sorununa verilen cevap yukarıdaki gibi mi olmalıdır? Çevre ile uyumlu, gelecek nesillerin yaşam haklarını gözeten, doğal kaynakları (onların tükenirliğini düşünerek) ekolojik sorumluluk ile kullanan bir dünyada yaşamı güvence altına alan sürdürülebilir bir ekonomik gelişme mümkün müdür? Mümkünse, ne şekilde? Yaşam, enerji demek olduğuna göre sürdürülebilir ekonomik gelişme hangi enerji politikaları temelinde mümkündür? Enerji edinim kaynaklarının giderek çeşitlendirilmesi gerçeğinde “Yenilenebilir Enerji”nin yeri nedir? Sürdürülebilir ekonomik gelişme temelinde bunun yeri ne olabilir, yada olmalıdır?“Sürdürülebilir Enerji Politikalarında” klasik enerji kaynaklarına gereksinim var mıdır?

Bu çalışmada bu ve benzeri soruların cevaplarını özellikle Türkiye’deki enerji sorunu örneğinde vermeye çalışacağız. Sorulara ve sorunlara açıklık getirmek amacı ile yerine göre diğer ülkelerle -özellikle Avrupa ve Almanya ile- karşılaştırmalı analizlere başvurup Türkiye’deki enerji sorununu ele alacak, “Yenilenebilir Enerji”yi mevcut enerji politikaları temelinde irdeleyeceğiz; buradan Türkiye’de “Sürdürülebilir Enerji Politikaları” açısından -konunun ekonomik ve ekolojik yanını gözeterek- sonuçlar çıkarmaya çalışacağız.

Çalışmanın devamı aşağıdaki link adresinden okunabilir:

www.aktolga.de/z1.pdf


[1]          Dünya Enerji Konseyi Türk Milli Komitesi • Enerji Raporu 2011, Ankara, S. 42 ve 25

[2]          BP, “Statistical Review of World Energy”, 2012:

            http://www.bp.com/content/dam/bp/pdf/Statistical-Review-2012/statistical_review_of_world_energy_2012.pdf

[3]          T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, 12 haziran 2012 TÇMB Ankara Çalıştayı

[4]          EUAŞ, Elektrik Üretim Sektör Raporu 2012, S. 2

*                      ) TWh =1.000 GWh, 1 GWh =1.000 MWh, 1 MWh =1.000 KWh

[5]          a.g.y.

[6]          450 ppm senaryosu (Atmosferde bir milyon partikül içerisinde 450 partikül sera gazı hedefi) özetle ekonomik makul fiyatlara –yani büyüme hedeflerinde uzun boylu değişme yapmadan- ekolojik denge açısından sorun teşkil eden karbon salınımını azaltmak için Uluslararası Enerji Ajansı‘na (UEA) önerdiği çözümü ifade ediyor. Buna göre; 2020 yılına kadar fosil yakıt kullanımında tepe noktasının aşılacağı ve emisyonların 2020 yılında 2007’ye göre yüzde 6 oranında artacağını öngörüyor. Buna karşın, 450 ppm’in altında kalınması için 2020 yılına kadar 3,8 giga ton emisyon indirimi gerekiyor. Bunun 1,6 giga tonunun Türkiye’nin de içinde bulunduğu OECD ülkeleri tarafından, 1 milyar giga tonunun ise halihazırda konuştuğu politikaların hayata geçirilmesiyle Çin tarafından gerçekleştirilmesi öngörülüyor.

[7]          http://enerjienstitusu.com/2014/01/29/bpnin-2035-enerji-gorunumu-raporuna-gore-enerji-talebinde-2035e-kadar-a-artis-olacak/

[8]          EUAŞ, Elektrik Üretim Sektör Raporu 2012, S. 11

[9]          T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, “Dünya’da ve Türkiye’de Enerji Görünümü”, S.15

[10]       T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, “Dünya’da ve Türkiye’de Enerji Görünümü”; T.C. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Nükleer Güç  Santralleri ve Türkiye, Nükleer Enerji Proje Uygulama Daire Başkanlığı, Yayın No:2, Ankara