• 27.05.2014 00:00

 Hidrolik Enerji

(Akar)sular ve diğer su kaynaklarının oluşturduğu yapılar, sadece potansiyel enerji kaynakları olmaları açısından değil aynı zamanda içme suyu, (tarımsal) sulama, su taşmalarını önleme, su ürünleri üretimi, doğanın rekreasyonu ve kultive edilmesi vb. konularında da yaşamsal öneme sahiptir. Örneğin, artan dünya nüfusunun suya olan talebi yükseltmesi nedeniyle kaynakların daha verimli kullanılması önem kazanmaktadır. Global ısınma  ve ekolojik dengelerin bozulması ile kaynak suların giderek azalması, temiz su kaynaklarının daha optimal kullanılmasını beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda Türkiye’nin (1.519 m3) kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı ile „su azlığı yaşayan bir ülke“ konumunda olduğunu, bu miktarın 2030 yılında 1.120 m3  olmasının beklendiğini belirtelim.[1] 

Tüm bunlar, su kaynakları geliştirme projelerinin önemini anlatmakla birlikte, oluşturulan su yapıları ve havzalarında kimi zaman ekonomik ve ekolojik açıdan „uyum içinde olma“ konusunda  ileride ele alacağımız „sorunları“ da ihtiva etmektedir. Hidrolik yoldan enerji elde etmenin olumlu yanlarını şöyle özetlemek mümkün:

- Su yenilenebilir bir hammaddedir.

- Petrol, doğal gaz, kömür gibi fosil-konvansiyonel enerji kaynaklarından bağımsızlaşmayı sağlar, bunları korur.

- CO2 salınımı olmadığı için global klimanın korunmasına katkı sağlar.

- Tesislerde kullanılan aparatlar, geri dönüşümlüdür.

- Nehir taşmalarına karşı etkin önlem sunar.

- Depolama barajları aynı zamanda temiz içme suyu kaynaklarıdır.

- Uzun ömürlü (200 yıl) ve amortize süreleri göreceli kısadır. (5-10 yıl)

- İşletme giderleri çok düşük, yakıt gideri olmayan, ucuz, yüksek verimli ve „dışa“ bağımlı olmayan, depolamaya elverişli bir enerji kaynağıdır.

Literatüre ve günlük kullanıma Hidroelektrik Santral (HES) olarak giren, (akar)sularda uygun yerlerde kurulan setlerle oluşturulan havzalarından, yüksekten düşürülen suyun türbinlerden geçirilerek elektrik enerjisi üretme tekniğine dayalı ilk santral, 1880 yılında İngiltere’de, ilk en büyüğü Amerika Birleşik Devletleri’nde Niagara Şelalerinde, Türkiye’de ise, ilki II. Abdülhamit döneminde Tarsus’da işletime alındı. Cumhuriyet tarihi boyunca öncülüğü devlet tarafından yapılan sektörde 1980’lerin ortalarından itibaren sistematik olarak enerji piyasasında özel sektöre de olanak tanındı. „Ekonomik etkinliği sağlamak“ hedefi ile elektrik sektörünün serbest rekabete açılması ve özelleştirme politikaları, devletin bu alanda da payının düşmesini, özel sektörün rolünün artmasını beraberinde getirdi.

Bugün Dünya’da üretilen toplam elektrik enerjisinin yaklaşık %20’si HES’lerden elde edilmekte olup, hidroelektrik yaklaşık 53 ülkenin elektrik ihtiyacının %50’sini, 21 ülkenin %80’nini ve 17 ülkenin de elektriğinin hemen hemen tamamını sağlamaktadır.[2]  Türkiye’de 1980’li yılların başında hidroelektriğin genel elektrik üretimindeki payı yaklaşık %60 iken, 1990’lı yıllarda doğal gazın elektrik üretimi amacı ile de kullanılmaya başlanmasında sonra bu oran giderek azalarak %17’lere kadar düştü.[3]  Ülkenin gelişen ekonomisi ve nüfusu, her yıl daha fazla enerji talebine neden oldu. Bu ise enerjide dışa bağımlılığın önemli ölçüde artmasını, cari açığın ve bunda enerjinin payının daha da büyümesini ve bu nedenle enerji arz güvenliğinin „tehlikeye“ girmesini beraberinde getirdi. „Dışarıya“ önemli oranda döviz aktarımına da yol açan bu durum, giderek daha fazla yerli enerji kaynaklarına yönelimi başlattı. Bugün gelinen noktada, 2012’de, Türkiye’de yerli elektrik üretiminin % 24,2’si hidroelektrik santraller vasıtası ile elde edilmekte.  Hidroelektrik üretmeye hazır tesislerinin kurulu gücü 18.850 MW olup bunun Türkiye’nin toplam kurulu gücü içindeki payı yaklaşık %34 olmaktadır. 2012 yılı itibarı ile 285 barajı kapsayan bu HES kapasitesinin yaklaşık %38’i, 7.172 MW’lik kurulu güçle özel sektöre aittir.[4]  Aktüel enerji politikası temelinde gelecek 10 yıl sonrasında HES’lerin toplam kurulu güç içindeki oranının (34.246 MW’lik kurulu güçle) yaklaşık %36’ya yükseleceği tahmin edilmektedir.[5]  2010 yılı itibarı ile proje yada inşaat aşamasında olan olan yaklaşık 1.100 adet  HES ile yakın gelecekte 20.000 MW’lik kurulu güç kapasitesi yaratarak bununla yılda 70.000 GWh/Yıl elektrik üretilmesi hedeflenmektedir.[6]

 

Bu tahminlerin dayandığı potansiyel, teorik olarak varsayılan brüt 433 TWh/Yıl olarak tespit ediliyor. Bunun „teknik olarak yapılabilir“ potansiyelini 216 TWh/Yıl oluşturuyor. Bunun %59’u „ekonomik olarak yapılabilir“ HES potansiyeli olan 170 TWh/Yıl olarak ifade ediliyor. Bu oran Avrupa’da %76’dır.[7]  Söz konusu potansiyellerin kullanılır hale gelmesi için 2023 yılına kadar her yıl  3.000 MW’lık ilave hidroelektrik yatırım yapılması ve bunun yılda yaklaşık 4 milyar dolarlık finansmanın gerekli olduğu, hidroelektrik potansiyeli geliştirilmesi için için hazırlanan tüm projelerin yatırım maliyeti yaklaşık 40 milyar olarak hesaplanmaktadır.[8]

Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), Fırat ve Dicle havzalarını kapsayan, öncelikle sulama ve enerji ağırlıklı yatırımı ülkemizin en büyük entegre projesi olarak bu bağlamda ifade edilmelidir. Bölgede toplam 9 ili kapsayan, DSİ tarafından geliştirilen Cumhuriyet döneminin en büyük yatırımlarından biri olan bu proje ile yedisi Fırat’ta, altısı da Dicle’de olmak üzere toplam 13 projeden meydana gelmektedir. Bu çerçevede 22 baraj inşası ile, toplam 7.490 MW kurulu gücünde 19 HES ile yılda 27,4 milyar kWh „beyaz enerji“ üretilmesi ve 1.058 milyon hektar tarım arazisinin sulanlaması planlanmaktadır.[9]

Bu rakamların evrensel kıyaslaması, Türkiye’nin hidroelektrik potansiyeli açısından dünyanın sayılı ülkelerinden biri olduğunu gösteriyor. Böylesi bir potansiyele sahip olan Türkiye, güncel  enerjisinin önemli bir bölümünü HES’lerden sağlamasına, sektörün başat kurumu olan DSİ’nin ((Devlet Su İşleri) stratejik amacının „Ülkemiz su kaynaklarının geliştirilmesi, korunması ve verimli kullanılması kapsamında, nehir havzalarının sürdürülebilir su yönetimi politikalarını belirleyerek uygulamak„  olmasına ve bu amaç doğrultusunda hidrolik enerji potansiyellerinin yeni HES projeleriyle açığa çıkarılması hedeflenmesine, su havzalarında örneğin 2008-2010 yılları arasında yaklaşık 10.000 hektar alanda 12 milyon üzerinde fidan dikerek ağaçlandırma ve erozyon çalışmalarına, doğada ekolojik dengeyi sağlamak için 2030 yılına kadar 3 milyar Dolar yatırım yapma stratejik hedefine  rağmen,[10] bu konuda çizilen karmaşık ve yetersiz çerçeve, beraberinde ciddi yapısal problemleri getiriyor. Önce genelde dünyada bu konuda yaşanan deneyimler ışığında „olumsuzlukları“ özetleyerek başlıyoruz:

- „Nehir tipi“ HES’lerde  suyun yönlendirilip biriktirildiği yer ile türbinlerden sonra suyun tekrar yatağına kavuştuğu yer arasında suyun aşırı azalması, ilgili bölgenin ihtiyacı olan „su ihtiyacı“nı olumsuz etkiler. Bu kimi durumda geniş alanların ekolojik dengesinin bozulmasına yol açabilir.

- Sudaki küçük canlılar ve balıklar göç edemezler yada ederken türbinlere takılıp ölebilirler.

- Baraj nedeniyle akışkanlığın azalması suda oksijenin azalmasına, suyun ısınmasına neden olur.

- Yeraltı su seviyesinin suyun biriktiği yerde yükselmesi, bırakıldığı yerde ise alçalması, yerine göre bölgede flora(bitkisel yaşam) ve faunayı(hayvansal yaşam) olumsuz etkiler, böylece ekolojik dengeyi bozar.

- Barajların yukarısında akarsuyun getirdiği kum, çamur vs. ile tortulaşma oluşur, aşağısında ise erozyon tehlikesi artar.

- Büyük barajların oluşturulması, genel olarak ilgili yerin ekolojik yapılarına derin müdahele anlamına gelir. Su biriktirilen yerdeki bitkisel yapıya ve bunun yaygınlığına göre klima öldürücü karbon ve metan gazı salınımı oluşabilir. Belli (tropik) iklim şartlarında bu „tehlikeli“ boyutlara ulaşabilir.

- Göreceli küçük HES’ler -ekolojik dengeyi bozmadığı, hatta düzenleyici olduğu için- kimilerince „doğa dostu“ olarak  görülürken, kimileri de bir akarsu üzerine kurulan bir dizi „küçük“ barajların ekolojik sisteme yapılabilecek en ağır „kümülatif“ müdahele anlamına geldiğini ifade ederler.

Bunlara ek olarak ülkemizde yaşananve bölge halkı, STÖ’lerin ilettiği olumsuzlukları ile mahkemeler tarafından tespit edilen ÇED (Çevresel Etki Değerlendirilmesi) raporlarında görünen eksiklikleri –canalıcı noktaları itibarı ile-[11]

- Barajlardan bırakılması gereken doğal hayat suyuna (Can Suyu) miktar ve denetim açısından gereken önemin verilmemesi; her havza için can suyu miktarının özel olarak hesaplanmasının gerektiği, şu anda uygulanan yöntemin ülkemiz şartlarına uygun olmadığı,

- ÇED çalışmasında tarımsal alan kullanımında su paylaşımı olarak belirsizliğin söz konusu olduğu, yöre halkının tarımsal sulama adına beklentisinin olduğu, çok sayıda tarımsal alan olduğu ve bu bölgede sulama için mağduriyet potansiyeli olduğu,

- Halkın su kullanım miktarlarının yetersiz kalacağı, su miktarının azaldığı dönemlerde su paylaşımının ayrıca endişe kaynağı olduğu,

- Havzalar arası su aktarımının sonradan değiştirilmesi,

- Yol hafriyatı ve inşaat atıklarının yarattığı sorunlar, çevrede gereğinden fazla ağaç kesilmesi,

- İklimsel ve ekolojik dengenin bozulması, (sıcaklık ve hava neminin değişmesi)

- Tarım arazilerinin yerleşime açılması,

- Bölgesel ve havza bazında ÇED projelerinin ve genel bütünsel planlamaların yapılmaması,

- Su yönetimi planlaması ve havzanın hidrolik özelliklerinin öncelikli olarak belirlenmemesi,

- HES projelerinin Enerji nakil hatlarının güzergahını ve planlamasını içermediği,

- İnşaat sırasında suda yaşayan kimi hassas canlıların eko sistemden yok olmaması için gerekli tedbirlerin ÇED raporunda yer almaması,

- Bütün üstlenici firmalar için bir çevre yönetim ekibinin zorunlu kılınması gerektigi, bütün bunların ancak bir havza planlaması ile sağlanabilecek düzenlemeler olduğu,

- Çevresel etkilerin azaltılması için gerekli tedbirlerin ÇED Raporunda belirtilmediği, belirtilen tedbirlerin sadece yazı olarak yer aldığı, kontrol edilebilecek, denetlenebilecek kurallara dayandırılmadığı,

- Su havzasının baslangıç noktasında işletilecek Kırma-Eleme Tesisinin, bütün havza boyunca su kalitesini ve ilgili yaşamları olumsuz etkilemesi anlamına geldiği; bu tesislerin işletilmesi hususunun bazı ÇED raporlarının hazırlanmasında dikkate alınmadığı, entegre değerlendirilmediği,

şeklinde toparlayabiliriz.

 

Anlaşılan o ki, sektörün karma yapısı, belli sorumlulukların ve yetkilerin kimde ve ne şekilde olduğu şeklinde soruları ortaya çıkarmakta, transformasyon dönemine özgü yapısal kimi kifayetsizlikleri beraberinde getirmekte, örneğin„lisans başvurularının bir kısmının enerji işinden rant sağlamak isteyen tecrübesiz ve bilgisiz kişiler tarafından yapılması ve elde edilen bu lisansların “çantacı” olarak nitelendirilen, kapı kapı dolaşan kişilerce yatırımcılara satılmaya çalışılması, iyi  projelerle, kötü projeleri birbirinden ayırt etmeyi[12] iyice zorlaştırmaktadır. Yerine oturmamış karmaşık bürokratik sürecin çoğu aşamasında yöre halkının, kurum ve kuruluşların yeterince bilgilendirilmemesi ve bunlara danışılmaması da bir dizi gerilimleri beraberinde getirdiği biliniyor. Büyük önem taşıyan ÇED raporlarının her zaman arzu edilen kalitede olmadığı, bu işte uzmanlaşmış danışmanlık firmalarının farklı projeler için neredeyse birbirinin aynı raporlar sunabildiği bir formaliteden öteye geçmediği sıklıkla ifade edilmektedir. DSİ, yani devlet tarafından yapılması gereken güncel ve kapsamlı bir havza planlamasının gayri ihtiyari bir şekilde özel sektöre bırakılmış olması,  bu sektörün „farklı ekonomik motivasyonaları“ nedeniyle, gözetilmesi gereken hayati stratejik ve çevresel dengelerin yeterince dikkate alınmamasını beraberinde getiriyor.[13]

Görünen o ki, büyük ölçüde tipik bir ekonomi-ekoloji gerilimi, çelişkisi ile karşı karşıyayız. Biz bu çelişkinin „uzlaşmaz“ ve içinde bulunduğumuz toplumsal koşullarda „birinin diğerine tercih edilmesi“ şeklinde çözülmesi gerektiğine inanmıyoruz. Gelişmiş ülkelerin bu konudaki pratiği, sorunun „antagonist“ özlü „sistem sorunu“ olmadığını, pekala sistemkonform yöntemlerle „sistem içinde“ çözülebileceğini gösteriyor. Bunun „olmazsa olmaz“ ilk ön koşulu, dört başı mahmur bir „çevre yasası“ ve buna dayalı „mevzuat“, yenilenebilir enerji kaynaklarını öne alan ekonomik-ekolojik sürdürebilir bir „enerji politikası“dır. Kanımızca önce bu temelden başlamak, sonra binayı bunun üzerine kurmak gerekiyor. HES’ler konusunda özellikle gözetilmesi gereken, çevre konusunda dayanılacak önemli kriterlerden bir tanesini bizce Avrupa Birliği’nin Natura 2000 konsepti oluşturuyor. Bu bağlamda ekoloji ve ekonomiyi „barıştırmak“ konusunda aşağıdaki düşünceleri de üzerinde durmaya değer görüyoruz:

„İklim, doğa ve suların korunması konusundaki gerilim potansiyelinin üstesinden gelmek için, şimdi söz konusu çelişkiyi gidermek üzere bir takım sucul tedbirleri dile getirmek istiyoruz. Doğayı daha fazla müdahelelerden korumanın en basit yolu, bunları tamamen bırakmaktır. Bu nedenle hidrolik santrallerin çoğaltılması, öncelikle varolan tesislerde (onların optimalleştirilmesi yolu ile, Z.A.) yapılmalıdır. Yeni tekniklerin getirdiği yenileştirmeler ile bu tesislerin randımanı yükseltilebilir, sucul ekoloji iyileştirilebilir. Yani eski tesislerin yenilenmesi ile gelişme sağlanabilir.. Çevrenin korunmasına yönelik noktalar  göz önünde tutulduğu sürece yeni HES’lerin kurulmasına engel olacak hiçbir şey yoktur. Değişik düzenleme ve telafi tedbirleri ile Su Ekolojisini iyileştirmek mümkündür. Bu ekolojiyi muhafaza edip iyileştirmek için „can suyu“nun, kurulu tesisin aşağısına bırakılması ve (suların sürüklediği, Z.A) aluvyonların geçişinin sağlanması kesinlikle gereklidir. Balıkların çıkış ve inişi için oluşturulmuş olan „basamaklar“, sudaki canlıların „ekolojik geçişliliğini“ sağlamak üzere oluşturulmuş olan yollar, tayin edici yapısal tedbirler olarak görülürler. Artık günümüzde teknik olarak geliş(tiril)miş, balıkların içinden yaralanmadan geçebileceği türbinler de var. Sudaki azalan oksijen miktarına ilişkin problem de, oksijeni suyun içine taşıyan „Havalı Türbinler“ vasıtası ile çözülebiliyor. Alçak ve yüksek su bölgelerinin oluşturulması, eski nehir kollarının yeniden yaratılması, çakıl taşlarından oluşan „zincirlerin“ düzenlemesi yolu ile suyun toplandığı baraj bölgesinde yapısal (biyolojik, Z.A) çeşitliliğin iyileştirilmesi gibi tedbirlerle suyun mümkün olduğunca „doğal“ düzenlenmesi, natürel bir su profilinin, habitatının, flora ve faunanın iyileşmesini sağlar. Doğanın görünümünü bozmamak için tesisler onunla uyumlu olmalıdır.[14]

SONUÇ OLARAK; özetle „enerji kaynağı olarak hidroelektrik enerji Türkiye için vazgeçilmez ve devrim yaratacak yeni teknolojiler keşfedilmediği sürece uzun bir süre vazgeçilmez olmaya devam edecek. Hidrolik enerjinin, diğer enerji türlerine göre birçok avantajı; yerli, temiz, yenilenebilir, düşük karbon emisyonlu ve orta-uzun vadede düşük maliyetli bir kaynak olduğu bilinmekte. Türkiye gibi enerji ihtiyacı hızla artan bir ülkenin elinin altında bu kadar önemli bir yerli kaynak potansiyeli dururken, dışa bağımlılığını artıracak başka enerji kaynaklarına yoğunlaşması elbette ki doğru değil. Ancak HES’lerin lisans, inşaat ve işletme süreçlerinin her birinin çevresel ve toplumsal endişe ve beklentiler de dikkate alınarak gözden geçirilmesinde fayda var. Bu noktada ilgili kamu kurumlarının öncülüğünde yapılacak, sadece sektör temsilcilerinin değil yerel idareler, çevre örgütleri, meslek örgütleri ve STK’ların da görüşlerinin alınacağı teknik, ekonomik, çevresel, sosyal başlıkları kapsayacak detaylı havza planlamaları yapılabilir. Bunun yanı sıra ÇED’lerin kapsamının ve kalitesinin belirli bir düzeyin altına inmesine müsaade edilmemelidir. Kısa vadede Türkiye’nin enerji açığını olabildiğince çok sayıda yatırım yaparak kapatmak için uzun vadede çok daha ağır sonuçlar doğuracak tüm ekolojik sistemin dengesinin bozulması göze alınamaz. Bu sebeple santral yatırım projelerinin tüm etkilerinin ölçülebilmesine olanak sağlayacak bir çerçeve ve bunu destekleyecek sıkı bir denetleme mekanizmasının oluşturulması gerekiyor. Böylelikle çevre ve yöre halkının korunmasının yanı sıra, son dönemlerde piyasada sayıları hızla artmış olan bu yoldan rant peşinde koşan yatırımcılar ayıklanacağı için ciddi enerji yatırımcıları da desteklenmiş olacaktır.[15]

[1]DSİ Genel Müdürlüğü 2010 Yılı Faaliyet Raporu, Ankara-2011, S. 25 ; Not: Bu noktadaki sınır 2.000 mkullanabilir sudur.

[2]Dünya Enerji Konseyi, „Enerji Raporu 2012“, S. 101,  Aralık-Ankara

[3]a.g.y., S. 105-106

[4]Enerji Dergisi, bkz: http://www.enerjidergisi.com.tr/haber/2012/11/ozel-sektor-iki-yilda-heste-kamuyu-yakalayacak ;

  TEİAŞ, Elektrik Üretim - İletim İstatistikleri; http://www.dsi.gov.tr/dsi-resmi-istatistikler

[5]TEİAŞ, Türkiye Elektrik Enerjisi 10 Yıllık Üretim Kapasite Projeksiyonu (2012 – 2021), S.104, 106

[6]DSİ, ag.y., S. 35

[7]Dünya Enerji Konseyi, „Enerji Raporu 2012“, S. 106

[8]DSİ, a.g.y., S. 328

[9]DSİ, a.g.y., S. 47

[10]DSİ, a.g.y., S. 64, 61, 329

[11]TOBB,  Ekonomik Forum, S. 66 ve 70-73; Dünya Enerji Konseyi, „Enerji Raporu“ 2012, S. 118-119

[12]TOBB,Ekonomik Forum, S.66

[13]  a.g.y., S. 70, 72

[15]TOBB,Ekonomik Forum, S. 73