Küreselleşme Sürecinde Çin’in Özgün Yolu

  • 30.11.2022 08:37

80’li ve 90’lı yıllar itibarıyla küresel sermayenin Ar-Ge alanında oldukça az yatırım yapması, mülkiyet hakları konusunun yasal çerçevesinin belirsiz olması ve başlangıçta girişimci stratejilerinin genellikle “ucuz işgücü”nden dolayı emek-yoğun montaj faaliyetlerine dayanması ile açıklanıyordu. Ancak bu durum, Çin’in küresel işletme sistemine, süreçlere giderek daha fazla katılmasıyla birlikte ülkenin Ar-Ge yatırımları için de “enteresan” hale gelmesiyle değişmeye başladı.

Konuya girmeden önce Uzak Doğu ve Pasifik’te gelişmekte olan ülkeler statüsündeki yerlerde, bölgelerde kapitalizmin kendine özgün gelişme yoluna ilişkin bir-iki belirlemede bulunalım:

 

Bugün bu ülkeler, artık sadece kendi ayakları üzerinde durmakla kalmıyor, aynı zamanda kendilerine özgü, eskiden gelen, tarihsel olarak gelişmiş olan kurumlarını su¨rece entegre ederek kendi kapitalist gelişim modellerini takip ediyorlar. Yani kapitalizmin dünya çapındaki zaferi, bir bakıma Avrupa Modernitesi’nin, yani “Kuzey”in kurumlarının “Güney” tarafından üstlenilmesi ile gerçekleşmiyor. Yükselme, “Gu¨ney”in bir dizi ülkesi tarafından kullanılan ekonomik küreselleşme çerçevesinde başarılıyor. Öyle ki bu, küreselleşmenin daha kısa bir su¨re öncesine kadar eski kapitalist ülkelerin ve de özellikle ABD’nin koyduğu kurallara go¨re sürdürülmesine rağmen mümkün oluyor. Artık ne Gu¨ney’in “modernite” öncesi kurumları ne de dünya pazarının egemenliği, kendi diyalektiğine uygun şekilde gelişen Gu¨ney’in yükselişini engelleyemiyor. Güney Kore, Tayvan gibi ülkeleri sonunda “gelişmiş endüstri ülkesi” konumuna götüren sürecin diyalektiği bir açıdan da budur.

 

Çin Halk Cumhuriyeti’nde 80’li yıllardan itibaren hâkim neo-liberal stratejilerin ve Batı Avrupa’daki klasik kapitalizmin gelişme yolunun tamamen dışında, devlet kontrolünde bir “gecikmiş endüstrileşme süreci” başladı. Bu öylesine kendine özgü bir gelişmeydi ki, “serbest, liberal kapitalist ekonomi dinamiği” için lazım olan ne varsa -kapitalist özel mülkiyet edinme hakkı ve bununla ilgili hukuksal düzenlemeleri ve de bunların üst yapısal kurumları vs.- bunların hiç birinin ya da çoğunun olmadığı ya da yetersiz olduğu veyahut sonradan sisteme “monte” edildiği bir ortamda, deyim yerindeyse adeta şimdiye kadarki ‘ekonomik kuralları ihlal edercesine’ mümkün olabildi. Bu açıdan ülkenin yakın (ekonomik) tarihçesine, küreselleşme ve onun somut ortaya çıkış biçimi olarak küresel üretim zincirleri (GVC) açısından bakmak istiyoruz, çünkü ülke bu konuda oldukça iyi bir örnek oluşturuyor. 1)

 

Japonya Örneği

 

Çin’in gelişme yolunda kendine örnek aldığı ülkeler Japonya ve Güney Kore, özellikle de Japonya. Bu ülkelerin 20’nci yüzyıldaki gelişim hikâyeleri, II. Dünya Savaşı’ndan sonra uyguladıkları politika, yüksek gümrük duvarlarına dayanarak (korumacı) ithal ikame politikası idi. Bu politika ile amaç, ülkelerini dışarıya karşı eşitsiz rekabetten koruyarak, içerde kilit sanayilerde gelişmeye çalışmak idi! Ki benzeri politikaları 19’uncu yüzyılda, mesela Almanya’dan F. List’in önergelerinden tanıyoruz. Bu politikaya geçişte Japonya ile Güney Kore arasında yaklaşık 12-15 yıllık bir fark olduğunu da belirtelim. Özellikle otomotiv, Ar-Ge aktiviteleri ve elektronik sektörlerindeki atılıma ve ihraç yönelimine dayanan bu sürecin Japonya’da 80’li yıllara doğru tamamlanması ile birlikte, ABD’nin de baskısı ile ülke dışarıya, yani uluslararası rekabete açıldı.

 

Başından itibaren bu gelişme sürecinin sacayağını; (i) şirketlerin aşırı ve sınırsız rekabetini önlemek için üretimin yoğunlaşma sürecinin, (ii) 60’lı yıllar itibarıyla şirketlerin kaynaşarak kartelleşme sürecinin, (iii) desteklenmeye uygun görülen bankaların birbirlerine yakın çalışmalarının, banka ve endüstri sermayesinin iç içe geçmesinin (daha doğrusu geçirilmesinin) ve (iv) uygun kredilerle demir-çelik, tekstil, kimya, otomotiv ve gemi yapım sektörleri ile şirketlerin Ar-Ge çalışmalarının, devlet tarafından desteklenmesi oluşturdu. Bu bağlamda politika, bürokrasi ve ekonomi üçlüsünün işbirliği içinde birbirine oldukça yakın durduğu bu korporatist model, diğer Doğu Asya ülkeleri açısından bir model oluşturuyordu. İşte Çin’in kendisine belli (ulusal) farklar ile örnek aldığı modelin ana hatları budur.

 

Dikkat edilirse Japonya’da da bu gelişim yolunda, 19 ve 20’nci yüzyıllarda Avrupa’daki kapitalizmin doğal gelişme yolunun kısmen kopyalanarak devlet eliyle Japonya’ya, onun özgül koşullarına uyarlanması denemesi var: Sermayenin yoğunlaşıp belli ellerde tekelleşme süreci! Ama bu, Japonya’da, Avrupa’da olduğu gibi gelişmenin doğal yolu ile değil, devletin iradi müdahalesi ile, hem de gelişmenin motoru olan rekabet kısıtlanarak yapılıyor. Bunun feodal dönemden kalan üstyapılar zeminine oturtulması ile de ortaya korporatist bir model çıkıyor.

 

Çin’in endüstrileşme politikası, birçok noktada Japonya ve Güney Kore politikaları ile benzeşiyor. Ancak 70’li yılların sonu itibarıyla bu politika, transformasyona konu olan ve ülkenin yakın geçmiş tarihinden gelen büyük devlet sektörü yok denecek kadar az olan (büyük) özel sektör ve devletin dev bir planlama bürokrasisinin varlığı gibi farklılıklar nedeniyle endüstrileşmeyi, özellikle makina sanayii, petro-kimya, otomotiv, inşaat ve daha sonra da ileri teknoloji sektörlerinde doğrudan yabancı yatırımlar ve (zorunlu) teknoloji transferleri ile sağlamaya çalışmıştır. Yani Güney Kore ve Japonya’nın korumacı politikalarının tersine dış rekabete açılma, ki bu birinci farkı oluşturuyor. Başlarda devlet destekleri ve sübvansiyonları eşliğinde kurulan ihracat ekonomisinin, teknoloji transferi zorunluluğunun olmaması durumunda Çin’in yerli endüstrisinin küresel rekabete dayanamayacağını söylemek kehanet olmaz.

 

1970’lerin sonlarına doğru Çin’in dünya ticaretindeki pay yüzde 1’di. Dış pazarlara erişimi sağlama yönünde bir dizi reformla 1986’da “Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması’na (GATT) katılım başvurusundan sonra yüzyılın başında yaşanan iki gelişme, Çin’i günümüzün dünya üretim merkezi olma yolunda ilerletti. Bunlar, GVC’lerin ortaya çıkışı ve Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) katılımıdır.2) Söz konusu GVC’ler sayesinde ülkenin dünya ihracatındaki payı 2007’de yüzde 12’ye çıktı.

 

Tüm bu gelişmelerin dayandığı zemin, Çin’in büyüklüğü dolayısı ile var olan “bölgesel-otonom” yapılanma ve buralardaki yerel iktidarların varlığıdır ki bu genel politikanın yerel uygulamalarda farklılık göstermesine neden oluyordu. Bununla da ülkede üretici güçlerin gelişmesi açısından örnek aldığı Japonya ile arasındaki bizce önemli olan diğer farkları ortaya çıkarıyordu. Şöyle ki:

 

Çin’in Ademi Merkeziyetçi Yapısı

 

Çin’in oldukça büyük olması, onun tek merkezden yönetilmesi konusunda en önemli zorluğu oluşturuyor. Bölgeler arası coğrafi, iklimsel ve kültürel farkların da işin içine girmesiyle tarihsel olarak oluşan idari yapı, ülkenin bölgelere ayrılarak, buralarda merkezden atanan yöneticiler tarafından idare edilen “ademi merkeziyetçi”, “otonom” yapılanmalarla somutlanıyordu. Buradaki yöneticiler, ülkenin genel çıkarlarına hizmet edecek şekilde kendi bölgelerinde istedikleri kararları almakta özgürdüler (bu süreç tabii ki çelişkilerden bağımsız değil). Çin’de uygulandığı biçimiyle “ademi merkeziyetçi” politikanın, yerel yönetimlerin kendi bölgelerindeki ekonomik gelişmeye ve istihdama katkı yapma politikasının pratikte yansıması şöyle oldu:

 

“Yerel yöneticiler birbirlerinden mal ve hizmet almak yerine, bu ürünleri kendi yörelerinde üreterek bunun ekonomik büyümeye ve istihdama sağlayacağı katkıyı yörelerinde tutmayı yeğliyorlardı. Bunun da sonucu, coğrafi yöreler arasında uzmanlaşma yerine, her eyalet, hatta il ve bölgede, hemen her sanayi dalında üretim yapma eğilimiydi. Bu da günümüzde kendisini Çin sanayiinde gerek coğrafya gerekse firma bazında yoğunlaşma düzeyinin diğer ülkelere göre çok düşük olması ile gösteriyor. Yani ülkede çoğu sektörde üretim, hem ülke yüzeyine hem de çok sayıda firmaya dağılmış bulunuyor.” 3) Bu satırlar bize neyi anlatıyor?

 

Bu satırların bize öncelikle, üretimin tüm bölgelerde benzer şekilde, birbirine benzer sektörler itibarıyla gelişme gösterdiğini, böylelikle çok sayıda firmanın birbiriyle yarışarak gelişme şansı elde ettiğini, bu sayede teknolojik ivmelenmenin, devinimin daha “demokratik” şartlarda ve daha üretken bir şekilde cereyan ettiğini, dolayısıyla (eğer varsa) bölgelerarası alışverişin, bölgelerarası bir eşitsizliğin ifadesi olarak komperatif (yani çipe karşı patates cipsi değişimi) değil, intra (yani çipe karşı çip değişimi) karakterde olduğunu, bölgelerin bu temelde göreceli eşit kalkınma şansına sahip olarak geliştiğini, aralarında Fransa-Almanya arasında olduğu gibi göreceli bir teknolojik eşitlenme gerçeğinin bulunduğunu anlatıyor. İşte Japonya ile Çin’in kendine özgü gelişme yollarındaki önemli bir fark bizce bu noktada ortaya çıkıyor: Tabana yayılmış, ekstansif temelde irili-ufaklı firmaların “çoğulcu” serbest rekabeti.

 

“Bu firmaların önemli bir bölümü varlıklarını büyük ölçüde, yörelerindeki istihdam ve üretim düzeylerine katkıları nedeniyle kendilerini koruyan ve destekleyen yerel yönetimlere borçlular. Bu tür yerel korumacılık uygulamaları olmasa bunların birçoğu varlığını sürdüremeyecek, ülke genelinde en başarılı olanlar ayakta kalacak ve daha büyük bir pazara ulaşarak daha güçleneceklerdi.” 4)  Yani pazara tek başına hâkim “tekeller” oluşacak, diğerlerinin piyasadan çekilmesi istihdamı olumsuz etkileyecekti.

 

Hatırlayacak olursak bu süreç, Japonya’da 20’nci yüzyılda adeta devlet eliyle tekeller oluşturularak gelişmenin bunlar elinde yoğunlaşması sonucunu vermişti. Buralardan, Çin’in bu yolunun normal şartlar altında, yarışmayı sağladığı için Japonya’nın 20’nci yüzyıldaki yolundan daha verimli, daha inovatif sonuçlar verebileceği sonucunu çıkarabiliriz. Bizce Çin’in gelişme yolunun bir gizemi de bir bakıma burada saklı. Eğer ki yerel iktidarlar buralardan sadece kendi dar bölgeci çıkarlarını düşünen, bencil, mesela kendi endüstrisini korumak için komşu bölgenin ya da ilin rekabet mallarına ambargo uygulamak gibi ilkel merkantalist yöntemlere başvurmaz ise tabii. Bu noktada merkezi yönetim ile yerel yöneticiler arasındaki kimi çelişkiler de açıkça gün ışığına çıkıyor.

 

Merkez, düşük kapasiteli küçük işletme birimlerini kapatıp talebi başka yerlerdeki daha büyük firmalara yönlendirmeye çalışırken, yerel yöneticiler bu konuda yerine göre tutucu ve korumacı olabiliyorlar.5)  Çin, kendi yolunda işte böylesi karşıtlıklarla birlikte yürüyor.

 

90’lı yılların sonu itibarıyla bu süreç yerel ve kendine özgü inovasyon kapasitelerinin geliştirilmesi politikalarına evrilmiş, bu noktadan sonra Japonya ve Güney Kore’de başlangıçta olduğu gibi iktidar, bürokrasi ve devlet sektörü üçlüsü arasında korporatist temeller oluşturulmuştur. Daha önce belirttiğimiz gibi ülkenin 2001’de DTÖ’ye katılması ile oyunun kuralları değişmeye başlamış,  korumacı politikaların relative edilmesiyle endüstri politikası değişim geçirmiş, Çin’de yabancılar için yatırımları “teknoloji transferi” ya da “yerli üretim oranı” koşullarına bağlama, özetle “pazara karşı teknoloji” stratejisi -yalnızca doğrudan otomotiv sektöründe joint-venture, yani en az yüzde 50 Çin ortaklığı ile yatırım yapma zorunluluğu istisnası dışında- sona ermiştir. Bununla yabancı şirketlerin katılım paylarında yükselme görülmüş, yerli ve yabancı şirketlerin içe içe geçme sürecinin önü açılmıştır.6) Bu dönem, enformasyon, biyo ve nano teknolojilerin, teknoloji gelişim programlarının, şirketlerin birleşimlerinin ve bunların artık dış ülkelerde yatırım yapmalarının iktidar tarafından yoğun bir şekilde desteklenmesi dönemidir.

 

Özetle Japonya ve Güney Kore’nin gümrük duvarlarını yükseltip içte gelişmeyi teknoloji kopyalama yolu ile sağladıktan sonra dış rekabete açılmaları sürecini Çin, biraz değişik bir şekilde -ülkede yerel iktidarların varlığı şartlarında- tecrübe etmiş; onu dış ekonomik güçlere bir yandan kontrollü bir şekilde açarak teknoloji transferi ve yoğun devlet desteği ile küresel planda rekabetçi güce kavuşturmaya çalışırken, içte de “otonom” yapının kendi gelişme diyalektiği içinde geniş tabana dayalı “eşitlikçi” ve “çoğulcu” bir serbest rekabetle gelişmesinin önünü açık tutmuştur. Bu gelişme, dışa açılmanın ilk yıllarında önce ihracat yönelimli ekonomi politikalar, sonraları ise teknolojinin gelişmesiyle üretim kalitesinin artması sonucunda ücretlerin yükselmesi ve ihracat ekonomisinin dış dünyada krizle birlikte daralması ile iç talep yönelimli ekonomi politikalara evrildi. Çin’i örnek aldığı ülkelerden ayıran en önemli noktalar bunlardır.

 

Üretici Güçlerin Gelişmesi

 

Çin’de üretici güçlerin gelişmesinin ipuçlarını biraz daha açacak olursak; 80’li ve 90’lı yıllar itibarıyla küresel sermayenin Ar-Ge alanında oldukça az yatırım yapması, mülkiyet hakları konusunun yasal çerçevesinin belirsiz olması ve başlangıçta girişimci stratejilerinin genellikle “ucuz işgücü”nden dolayı emek-yoğun montaj faaliyetlerine dayanması ile açıklanıyordu. Ancak bu durum, Çin’in küresel işletme sistemine, süreçlere giderek daha fazla katılmasıyla birlikte (DTÖ’ye katılma ile belli düzenlemeler, altyapının her açıdan gelişmesi vs.) -UNCTAD’ın da tespit ettiği gibi- ülkenin Ar-Ge yatırımları için de “enteresan” hale gelmesiyle değişmeye başladı. Çin hükümeti bu konuda vergi kolaylıklarına ilişkin kararlar aldı. Önceleri küresel sermayenin, özellikle Japonya, Güney Kore ve Tayvan’dan firmaların yan kuruluşları üzerinden üretimin ara basamaklarını düşük maliyet ve devasa pazar olanakları nedeniyle Çin’e taşıması ile birlikte başlayan süreç daha sonra bir üst aşamaya sıçradı: Çin’in otomotiv sektörünün önde gelen firması SAIC, küresel firmaların Çin otomotiv sektörünün gelişmesindeki rolü konusunda “üretim tesislerinin Çin’e taşınmasıyla teknik ve Ar-Ge özellikleri de Çin’e taşınıyor. Bu eğilim, Çin’e kendi uluslararası markalarını bağımsız olarak geliştirmesi için koşullar ve fırsatlar sağlamıştır” 7) tespitini yapıyor. Ayrıca otomotiv sektöründe gelişmenin getirdiği kimi yapısal değişiklikler, son zamanlarda kimi markalarda ana üreticilerin rolünün, ilgili aracın yalnızca genel tasarımcısı ve örgütleyicisi olarak bir orkestra şefine dönüşmesi, aracı oluşturan parça ve bileşenlerin tasarımlarını ve üretimlerini artık tedarikçilere bırakmaları sonucunu beraberinde getirdi. 8)  

 

Teknolojinin Çin’e taşınmasına bir örnek daha verecek olursak: Başlangıçta Japon firmaları, özellikle ekonominin kilit sektörlerinde teknoloji transferi yapma eğiliminde değildi. Bunun zamanla değiştiğini, giderek daha fazla teknoloji yoğunluklu üretim süreçlerinin Çin’e aktarıldığını az önce ifade etmiştik. Bunun da yolu, GVC’ler. Japonya çıkışlı bu firmaların stratejilerindeki bu değişikliğin nedeni rekabet: “Son yıllarda Japon firmaları üzerinde, Japon-Çin işbirliği firmalarına öncü teknolojileri transfer etme konusundaki baskı arttı. Güçlü rekabet baskısı, Japon uzmanların ifadelerine göre uzlaşma yapmaya zorluyor.” 9)  İşte böyle, rekabet yolu ile teknolojik ilerleme! Bu gerçeklik ya da trend, geçmişte, örneğin Toshiba’nın 2000’in başında renkli televizyon üretme teçhizatlarını komple Çin’deki ilgili ortak girişime aktarmasında kendisini gösterdi. Bu konuda diğer bir örnek de Minolta’nın tüm üretim yapısını komple Çin’e taşımasıdır. Firma yetkilerinin verdiği bilgilere göre bu taşınmanın nedeni sadece maliyet faktörleri değil, Çin’deki üretimin kalitesinin iyileşmesi.

 

Özetle; (i) Çin’in ihracattaki yerel katma değerinin, verimlilik artışıyla aşamalı olarak arttığı; (ii) sermaye oluşumunun, katma değeri yüksek ürün üretimini olumlu yönde etkilediği; (iii) teknoloji ve bilgi ile ilgili Ar-Ge girdilerinin üretkenliğinin artırılmasının, doğrudan veya dolaylı olarak Çin’in katma değeri yüksek ürün ihracatını olumlu yönde etkilediği; (iv) teknolojik değişiklikleri ve Ar-Ge yoğunluğunu teşvik etmek için teknolojik bir yayılma kanalı olan dikey uzmanlaşmanın, Çin’in ihracatındaki katma değerin büyümesinde olumlu yönde etki yarattığını10) tespit etmek mümkün. Bu noktalar, özellikle Çin ile ülkemiz arasındaki farkları göstermesi açısından önem arz ediyor. Çin’in ihracatında ileri teknolojik ürünlerin hissedilir ağırlığı bu noktaya işaret ediyor.11)

 

Teknolojinin ülkeler ya da bölgeler arasında taşınmasının diğer bir yolu da ilgili firmaları teknolojileri ile birlikte satın almak (bu Çin’in olabildiğince başvurduğu bir yöntemdir) ve lisanslı üretimdir ki bu da ilgili teknolojilerin taklit edilip geliştirilmesi için öğrenmeye uygun bir zemin teşkil eder. Bu noktada; Çin’de yaygın olan “(illegal) kopyalama”nın üretici güçlerin teknoloji transferi yolu ile gelişmesindeki rolü hakkında bir iki kelam etmeden olmaz.

 

Bu konuda, Çin’de yatırım yapan makina sektöründen kimi orta-boy firmalar yaygın “illegal taklit” olgusundan rahatsız olup bu piyasadan çekilirken, kimileri de bu “kopyalamalar”ın piyasanın devasa büyüklüğünden dolayı kendilerine bir zararı olmadığı düşüncesindeler. Ki bu firmalar buna rağmen yatırım yapmaya devam etmişler. Marka korsanlığının, taklit edilenin kalitesinin düşük olması durumunda orijinaline zarar verdiği gerçeği nedeniyle ilgili küresel firmaların yatırımdan uzak durmalarının yanı sıra orta-boy firmalara nazaran büyük küresel firmaların, mülkiyet haklarının korunması konusunda Çin hükümeti nezdinde farklı ağırlıkları olması nedeniyle, “illegal kopya” olgusuna daha rahatça yaklaştıkları tespit ediliyor.12) Son olarak küreselleşmenin ve küresel üretim (ve tedarik) zincirlerinin geleceğini ilgilendirmesi açısından Çin’in 2015 yılında “Made in China 2025” başlığı altında tanıttığı modernleşme tasarımına da kısaca değinmek gerekiyor.13)

 

Buna göre; ekonominin kilit sektörleri, teknolojik alanlar, Çin’i 2050 yılında her açıdan bir endüstri ülkesi yapmak üzere atılacak ara adımlar olarak tanımlanıyor. Bu kilit branşlar Hava ve Uzay ekonomisi, Robotik/Makine Sanayii, Mobilizasyon, İlaç ve Tarım Kimyası, Enerji Üretimi ve Mikroelektronik/Yapay Zekâ olarak ifade ediliyor. Böylesi bir tasarım, oldukça derinlikli bir endüstriyel katma değer ve buna ilişkin olarak yüksek kalitede hizmet etkinliğini geniş şekilde yaratarak, küresel olarak hemen her alanda rekabetçi olmayı hedefliyor.

 

Toparlayacak olursak; kapitalizmin merkez ülkelerinde oluşan göreceli sermaye doygunluğu gerçekliği temelinde rekabet koşulları (ki bunlar küreselleşme döneminde “daha ucuz, daha kaliteli ve daha hızlı üretme” zorunluluğu ile yeniden açığa çıktı) küresel şirketleri genellikle gelişmekte olan ülkelere maliyet, pazar stratejisi ve uygun altyapı faktörleri çerçevesinde teknoloji transferine zorluyor. Bu noktada bu ülkelerin teknoloji politikaları da etkin oluyor. Bu baskının etkileri üretimin en uç noktalarına kadar Ar-Ge, dizayn basamaklarına kadar uzanabiliyor. Öyle ki, yerine göre bu sürecinin sürekleyicileri olan küresel şirketler, sadece stratejik konularda karar verici olan yönetici merkezlere de dönüşebiliyorlar. Bu süreç, küresel sermayenin neşet ettiği gelişmiş ülkelerde (ulus-devletler açısından) istihdam ve ihraç ekonomisi konusunda anlık sorunlar üretse de bu durum, ilgili ülkelerde yeni teknolojik gelişmelerin ve inovasyonların gerekçesi, teknolojik gelişmelerin daha da ileriye, yeni sahalara, yeni nişlere yükseltilmesinin vesilesi oluyor. Bu süreç, gelişmekte olan ülkelerin bu yarışta yeni merhalelere ulaşması, kimi konularda teknolojik olarak gelişmiş ülkeler ile “eşitlenmesi” sonucunu beraberinde getiriyor. Yani süreç, eskiden olduğu gibi Batılı ülkelerde artık eskimiş, fazla kâr getirmeyen sektörlerin dışarıya taşınmasının ötesine geçen bir rekabetin küresel üretim ve tedarik zincirleri ile taşınması sürecidir.

 

Gelecek yazımız, önceki iki yazımızda örnekleri ile ele aldığımız küresel üretim zincirleri bağlamında küreselleşme sürecini inceleyeceğimiz, trend analizlerinden ve geleceğe ilişkin olasılıklardan bahsedeceğimiz, “deglobalizasyon var mı” sorusuna cevap arayacağımız bir sonuç yazısı olacak.

 

__

1) Margot Schüller, “Technologietransfer nach China, ein unkalkulierbares Risiko für die Länder der Triade Europa, USA und Japan”, s. 46-50

2) N. Çakır, G. Küçükkocaoğlu “Türkiye’de Ekonomik Büyümenin Son Yirmi Yılı (2000-2020), Türkiye-Çin Karşılaştırmalı Analiz”, s. 135

3) F. Oktay, “Çin, Yeni Büyük Güç ve Değişen Dünya”, s. 144

4) a. g. y.

5) a. g. y., s. 145-146

6) a. g. y., s. 295-296

7) Margot Schüller, “Technologietransfer nach China, ein unkalkulierbares Risiko für die Länder der Triade Europa, USA und Japan”, s. 70, 72

8) F. Oktay, “Çin, Yeni Büyük Güç ve Değişen Dünya”, s. 294

9) a. g. y., s. 89

10) N. Çakır, G. Küçükkocaoğlu, “Türkiye’de Ekonomik Büyümenin Son Yirmi Yılı (2000-2020)”, s. 137

11) a. g. y., s. 138

12) F. Oktay, “Çin, Yeni Büyük Güç ve Değişen Dünya”, s. 88

13) C. Christen, Globalisierung reviseted: Von Lieferkriesen und möglichen Strukturbrüchen, Zeitschrift “Z”, s. 25

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.