• 28.05.2022 07:00

İnsanlık, nedeni ne olursa olsun- varoluşundan beri bir yerden başka yerlere göçüyor. Bu açıdan insanlık tarihi bir yerde göçler tarihidir de. Tam da bu nedenle toplumlar -tarih boyunca- hiçbir zaman kendi içine kapalı, çevresinden kopuk „kapalı sistemler“ olarak varolmamış, tam tersine özellikle göçler, savaşlar ve ticaret aracılığı ile sürekli alışveriş, karşılaşma ve etkileşim içinde olmuşlardır. Bu karşılıklı ilişkilerin sonuçlarına dair verilecek en iyi örnek, Doğu ve Batı‘da yaygınlaşmış olan dinlerde şaşırtıcı oranda ortak ve benzer yanların olmasıdır.

İnsanlar neden göç eder? Çok açık ki daha iyi, daha rahat, daha refah yaşamak için! Uzak geçmişte göçün nedenleri arasında savaşlar ve açlık vs. doğal afetler birincil gerekçe olurken, yakın geçmişten günümüze dek olan göçlerde ekonomik motivasyonun öne çıktığını gözlemliyoruz. (Gerçi savaş ve doğal afetlerin de bir yerde ekonomik gerekçelerle bağlantısı var, ama yerine ve zamanına göre öncel ya da ilk aşamada belirleyici olmayabiliyor.) Göçte ekonomik motiflerin ağır basması ise, Batı‘da kapitalizmin sistem olarak yaklaşık 250 yıl önce feodalizmin içinden çıkıp gelerek 1. sanayi devrimi ile yaygınlaşması ve bununla iyice belirgenleşen „kapitalizmin eşitsiz gelişmesi“ ile mümkün olmuştur. Bu açıdan denebilir ki;

Yeryüzünde birkaç yüz yıldır devam eden, „gönüllüymüş“ gibi görünen, ama özünde koşulları itibarı ile zorlanmış-zoraki bir göç süreci söz konusudur! Olgu, ağırlıklı olarak  iş gücü” ya da “emek göçü“dür, ki bu legal olarak (yani devletlerarası anlaşmalar ya da kişisel girişimlerle) ya da illegal olarak işçi göçü olarak ortaya çıkar. Politik (mesela tehcir gibi) ya da toplumsal nedenlerle ortaya çıkan göçleri bir yana bırakacak olursak -ki buna ilişkin olarak, dünyanın herhangi bir bölgesinde baskıya uğrayan azınlıkların yaşadıkları yerleri terketmesi örnek olarak verilebilir, yakın geçmişimize ve günümüze damgasını vuran  „modern“ göç biçiminin, kapitalizmin bölgelerde eşitsiz gelişmesi nedeniyle geçmişten günümüze değin süregelen periferiden (az gelişmiş çevreden) gelişmiş merkeze emek göçü olduğunu vurgulamak gerekir.

„Eşitsiz Gelişme“ nedeniyle göç etmekten kasdedilenin, kapitalizmin, kapitalist üretim ilişkilerinin (duruma) göre kimi bölgelerde nispeten daha az gelişirken diğer yerlerde daha farklı ya da daha fazla gelişmesi neticesinde, az gelişmiş yerlerden, buraların artan nüfus ve ihtiyaçlara cevap verme potansiyelinin yetersizliğinden dolayı, bu bölgelerden, gereksinimlere daha fazla cevap verme potansiyeli olan gelişmiş bölgelere olan nüfus hareketlenmelerinin olduğunu (antiparantez) belirtmiş olalım. Ülkemizde yıllardır süren Doğu’dan Batı’ya olan göç böylesine bir mobilizasyonun ürünüdür.

Tarihsel olarak göç olgusu -iç göç ya da sınırlarötesi olsun- bu nedenle kapitalizmin gelişmesi ile birebir bağlantılıdır; köken itibarı ile sermayenin ilk(el) birikim sürecinin oluşmasına kadar uzanır. Bu süreç klasik ekonomi politikte, kapitalist üretim biçiminin ortaya çıkışı ile birlikte insanların önceden sahip oldukları üretim araçlarından yeni gelişmelerle ayrılmak zorunda kalıp, artık kendi iş gücünü satmaktan başka bir olanağı olmayan „özgür proleterler“ haline gelmesi olarak ifade edilir. Bu özgürlük iki anlamlıdır: Toplumsal yaşam araçları ve üretim araçları kimileri için kapitale dönüşmesi ile üretim araçlarına sahip olma ve kimilerinin ise bunlara sahip olmaktan „azad“ edildiği, „yasal“ olarak işgücünü istediği gibi satabilme „özgürlüğü“; özetle kapitalistleşme ve proleterleşme özgürlüğü! Üreticilerin üretim araçlarından ayrıştığı ve böylelikle emek-sermaye ilişkisi yaratması itibarı ile kapitalist üretim biçiminin çıkış noktasını oluşturan bu tarihsel süreç literatürde „sermayenin ilkel birikimi“ olarak ifade edilir.[1]

19. Yüzyılın ortasından itibaren endüstriyel kapitalizmin önce yoğunlaşarak, sonra da yaygınlaşarak her yerde eşit olmayan bir şekilde gelişmesi ile birlikte ortaya çıkan işgücü ihtiyacı, peşi sıra gelen ekonominin uluslararasılaşması ile birlikte olgunlaşan dünya ekonomisi zemininde bir basamak daha ileriye taşınmış oldu.

Bu noktada bir parentez açıp konuyu -biraz uzatma pahasına- derinleştirmekte yarar var:

Burada söz konusu olan, sermayenin öncelikle belli alanlarda ya da başladığı yerde yoğunlaşması (entansif), daha sonraları ise -özellikle üretimde makinalaşma ile birlikte- yaşamın diğer alanlarına yayılarak (extansif) gelişme göstermesidir. Bu şekilde sermayenin yaygınlaşma olgusuna konu olan yerler, sektörler göreceli yüksek ücretler ile işgücü için bir çekim alanı, dolayısı ile buralara bir (iç) göç vesilesi olur ki bu durum, ücretlerin tekrar düşmesi ve göç eden emeğin tekrar „fuzilileşmesi“ne kadar sürerek yeniden bir emek hareketlenmesinin somut zemini olur.[2] Böylesi süreçler dünyada, kapitalist gelişmenin daha tamamlanmadığı Az Gelişmiş ya da Gelişmekte olan Ülkelerde, örneğin ülkemizde 60’lı yıllarda gözlemlenebilen gelişmelerdir.[3] Öte yandan ileri boyutta makinalaşma ile birlikte fuzulileşen iş gücü, 19. Yüzyıl Avrupa’sında,  emeğin sınırlar ötesine, öncelikle „yeni dünyaya“, sonra da kolonileştirilmiş çevre ülkelere, buralardan kapitalizmin ana ülkelerine, endüstriye hammadde sağlamak üzere göç ederek yeni uluslararası iş bölümünün oluşmasının temellerini atar.[4] Buradan, teknolojik ilerleme ile iş göcü arasında birebir bağlantı olduğu sonucu çıkıyor. Dünyanın çeşitli yerlerinde gözlemlenebilen bu tip göç sürecinin, 1. Dünya savaşının bitmesiyle tamamlandığını belirtelim. Gelişmişlik-Az Gelişmişlik bağımlılık ilişkileri temelinde eski kolonilerden kapitalizmin merkez ülkelerine olan göç, daha sonraları bu ilişkilerin doğal bir sonucu olarak süreçte önemli bir momentum olarak ortaya çıkacaktı.

Emek göçü, 19. Yüzyıl’dan 2. dünya savaşına kadar, genellikle kapitalizmin öncelikle geliştiği Avrupa kıtası ile (ki burada göç ülkeleri olarak İngiltere, Fransa, İsviçre ve Almanya öne çıkar) ve ülke içi ile sınırlı kalırken (iç göç), savaş sonrasında dünya ölçüsünde yayılmaya başlayarak, Az Gelişmiş Ülkeler‘den ya da bölgelerden, eski sömürgelerden Gelişmiş Endüstri Ülkeleri’ne  ve bölgelere doğru uluslarararası, sınırlarötesi göç olarak ortaya çıkmaya başladı. Bu noktada göçün legal ya da „illegal“ yollardan olması, onun göç niteliğini değiştirmez. Bu anlamda sınırlarötesi göç, bir yerde ekonomik ilişkilerin uluslararasılaşmasının da pratikte bir ifadesidir. Günümüzdeki en aktüel bu göç biçimini kavramak, göç etmek üzere terkedilen (az gelişmiş) ülke ya da bölgeler ile göç edilen (gelişmiş) ülkeler ya da  bölgelerdeki durumu analizle mümkün! Bu noktada merkez bölge olarak Batı Avrupa’yı (tarihsel bazda) örnek olarak ele alacak olursak;

1945‘den sonra buradaki durumu, ekonomik açıdan savaş sonrası yıkımın üstesinden gelmek üzere oluşturulan ekonomik programlar (Marshall vs.) ve savaş nedeniyle göreceli sınırlı gelişme ve uygulama imkanı bulan bilimsel teknolojik devrimlerin boy vermesiyle, savaş sonrası üretici güçlerin gelişmesini bir üst seviyeye çıkarması ve bununla sermayenin olağanüstü birikim, yayılma ve yeniden değerlendirilme koşullarının ortaya çıkması neticesinde iş gücüne olan ve sürekli artan talebin sadece iç piyasadan karşılanamaması şeklinde tespit edebiliriz. İş gücü istihdamındaki bu eksiklik, savaşta ölümler nedeniyle çalışacak nüfusun, özellikle erkek kol gücünün azalması (ki bu süreç özellikle Batı Almanya’da keskin bir şekilde ortaya çıkar), hane halkının savaş nedeniyle yaşlanması ve üretken genç nüfusun orantısal olarak azalması, doğum oranlarının düşmesi, kimi bölgelerde meslek eğitiminin göreceli uzun oluşunun iş piyasasına katılımı geciktirmesi ve yeni ekonomik gelişmelere paralel olarak serpilip gelişen hizmet sektörünün ek olarak iş gücünü absorbe etmesi ile daha da şiddetlendi. Batı Avrupa’da 50’li yılları itibarı ile sermayenin olağanüstü birikim koşullarında oluşan ekonomik prosperite ile birlikte söz konusu yılların sonuna doğru iş gücü piyasasında oluşan açık, yukarda saydığımız nedenlerden dolayı iç olanaklarla, mesela tarımdan sanayiye göç ile de karşılanamayınca (çünkü Batı Avrupa’da kır-kent çelişkisi çoktan törpülenmiş, çevreden merkeze göç süreci büyük oranda tamamlanmıştı) başka ülkelerden „yabancı‘‘ işçi göçü, devlet eliyle örgütlenmiş bir „iş gücü ithali“, bir göç regülasyonu gündeme gelmiş oldu. Bu zemine, göç etmek üzere terk edilen ülke ya da bölgelerdeki durum denk geldi:

Buraları genellikle az gelişmiş ya da gelişmekte olan ülkeler olarak, bağımlı ekonomik ilişkiler temelinde, (şehirlerde)endüstrileşme-(köylerde)kapitalistleşme sürecine girmiş ve bunun getirdiği kır-kent polarizasyonunu yaşayan yerlerdi. Köylerde, tarım bölgelerindeki kapitalist gelişme, geleneksel yapıların çözülmesi ile birlikte köylülerin deyim yerinde ise proterleşmesini, böylelikle yaygınlaşarak gelişen endüstri kapitalizminin ihtiyacını duyduğu iş gücü ordusunu oluşturmasını beraberinde getirdi. Hala daha bu gibi ülkelerde ağırlıklı olarak gözlemlenen, yetersiz gelişmenin bir göstergesi olarak- bu tipik iç göç, bir yanı ile buralarda köy-kent çelişkisinin hala daha aşılmadığını, yani aradaki farkın bugün Avrupa’da olduğu gibi törpülenmemiş olduğunu gösteriyor. Tıpkı 19. Yüzyıl Avrupa’sında vuku bulan bir iç göç olgusu ile karşı karşıyayız, ama belli farklar ve özelliklerle:

1.   Kır-kent arasındaki gelişme uçurumu temelinde (kapitalizmin eşitsiz gelişmesi nedeniyle) ortaya çıkan (iç) iş gücü göçünü absorbe edecek bir şehir iş gücü piyasa potansiyelinin olmaması. Ki bu durum genelde -yetersiz sermaye birikimi nedeniyle, endüstrileşmenin şehirleşmenin arkasından geldiğine işaret eder. Bu nedenle ortaya kitlesel işsizlik, „gizli işsizlik“ ya da iş gücü fazlalığı bu ülkeler için (ekonomik açıdan) tipik az ya da yetersiz gelişmişliğin bir göstergesidir.

Kırda geleneksel yapıların gelişen kapitalizm tarafından çözülmesi nedeniyle açığa çıkan, deyim yerinde ise „fuzulileşen“ iş gücü potansiyelinin şehirlere, merkeze gelerek „proleterleştiğini“ yukarda söylemiştik. Bu noktada, kırdan kentlere, metropollere göçün diğer bir nedeninin de, özellikle prekapitalist üretim ilişkilerinin hala daha şu ya da bu şekilde devam ettiği bölgelerin, buralarda hızlıca artan nüfusa, yaşamlarını idame etmeleri için yeterli kaynak sunamamaları olduğunu belirtmek gerekiyor.

Böylelikle şehirlerde oluşan  ve yetersiz ya da az gelişmişlik  nedeniyle yerli ekonomi tarafından absorbe edilemeyen „iş gücü fazlalığı“, sınırlarötesi göçün maddi zeminini oluşturdu (ve hala daha oluşturuyor).

2.   Şehirlerdeki bu durumun ise kıra bumerang etkisi var. Öyle ki göç, sadece kentlerden değil, artık direk olarak  kırlardan -ülke içinde şehirleri, yani iç göçü atlayarak- sınırötesi bölgelere vuku buluyor. Buradan çıkan sonuç ise, iç göç ve sınırötesi göçler arasında sıkı bir bağ olduğudur.

Günümüzde Göç

Yukarda son olarak tarif ettiğimiz, ekonomik nedenlerden dolayı meydana gelen klasik göçler günümüzde bu içeriği ile devam etmekle birlikte, yakın geçmişte bu tipten göçlerin değişik biçimler altında da devam ettiğini gözlemliyoruz. Örnekleyecek olursak;

1.   Batılı ülkelerin 50’li yılların sonundan itibaren Akdeniz bölgesinin daha az gelişmiş bölgelerinden anlaşmalı işçi gücü alımını 1973 petrol krizinin olumsuz ekonomik etkileri (işsizlik vs.) nedeniyle sona erdirmesi ile birlikte göç süreci, işçi göçmenlerin, anavatanları ve göç ülkesi arasındaki ekonomik makasın giderek açılması temelinde, “3-5 yıl çalışıp oluşturdukları birikimleri ile anavatanlarında bir gelecek kurma” şeklindeki başlangıçtaki göç motivasyonlarının hayal olduğunu görerek, yani “misafir-yardımcı işçi” statüsü yerine artık “göçmen işçi” statüsünün ağır basması ve göç ettikleri ülkeye kalıcı yerleşme eğilimlerinin yükselmesi sonucunda, başlangıçta ülkelerinde bıraktıkları aile fertlerini artık yerleştikleri yeni ülkeye alması şeklinde devam etti.

2.   Bunlar legal, mevcut yasalar çerçevesinde, ailenin birliği ilkesi temelinde yapılan göçlerdi. Bu şekilde, devletlerarası yahut kişisel anlaşmalar temelinde gelemeyenler ise, ekonomik şartların zorlaması ile illegal yollardan (insan kaçakçılığı) ya da “iltica” veya “turistik” görünümler altında göç edilen ülkelerde yaşamını idame ettirme şanslarını denediler.

3.   Politik nedenlerle, savaş, açlık vs. doğal felaketlerden vs. dolayı ülkelerini terk etmek zorunda kalanlarla ortaya çıkan göçleri aktüel olarak yaşıyor, burada da bu nedenlerin yol açtığı (ekonomik) yıkım ve yoksulluktan kurtuluş umudu ile (tamamen) bir kaçış, daha iyi gelecek umudu ile bir göç motivasyonuna şahit oluyoruz.

4.   60’lı yıllardan itibaren dünya ölçüsünde çevreden merkeze, giderek artan bir şekilde “beyin göçü” olarak tabir edilen olgu da ağırlıklı olarak ekonomik karakterli telakki edilmelidir. Özellikle son 30 yılda kapitalizmin küreselleşme dönemi olarak tabir edilen, bilimsel-teknolojik devrimin bir üst basamağa sıçradığı, üretici güçlerin gelişmesinin önündeki ulus-devlet engellerinin ortadan kalktığı bu zamanda, bölgelerarası bu göç biçiminin geçmişe göre zirve yaptığını gözlemliyoruz. Özellikle teknolojik gelişmenin merkez ülkelerinde teknik entelijensiyaya olan olağanüstü talep hala daha canlı! 

5.   Son olarak, günümüzdeki Avrupa’ya ilişkin olarak AB (Avrupa Birliği) içi legal göçler serbest dolaşım ilkesinden dolayı devam etmekte. Bu noktada ekonomik olarak göreceli az gelişmiş Doğu Avrupa bölgelerinden Batı’ya göçün özellikle dikkati çekici olduğunu belirtelim. Son Ukrayna ve Suriye’deki savaşın yol açtığı “can güvenliği” motivasyonlu göç, görünüşe göre göç ülkelerinde kalma, burada daha iyi bir yaşam kurma eğilimlerinin artması ile birlikte giderek ekonomik bir karaktere bürünüyor.

Özetleyecek olursak; hangi şekilde olursa olsun, göçlerin çoğu ağırlıklı olarak ekonomik nedenlidir.  Klasik şekli ile, yani devlet regülasyonu, örgütlemesi ile meydana gelen göç süreçleri günümüzde -en azından kitlesel boyutları itibarı ile- 80’li yılların sonunda büyük oranda tamamlandı.[5]  Ancak küreselleşme süreci ile birlikte öne çıkan inovasyon sürecinde, birincisi özellikle gelişmiş ülkelerde teknolojik alanda, ikincisi buralarda yerli halkın çalışmayı yıllar önce göçmenler lehine terk ettiği klasik turizm, gastronomi, bakım, sağlık vs. gibi “düşük kalifikasyonlu” alanlarda eksik istihdamın eskiden olduğu gibi “dışardan” karşılanması, tüm bunların devlet organizasyonu ile “göçün örgütlenmesi” yeniden öne çıktı. Bu noktada, merkez ülkelerde yıllardır var olan “yetersiz doğum oranları”nın eksik istihdamda rol oynadığını belirtelim. Bu açıdan, mesela Almanya’da bu nedenle sosyal sistemin finansmanının tehlike girebileceği, bunu aşmak için ülkenin her yıl sosyal sigorta sistemine katkıda bulunabilecek 250-300 bin kadar göçmene ihtiyacı olduğu tahmin ediliyor.

2. Dünya savaşından sonra çevreden merkeze sınırötesi göçlerde “yabancı” iş gücünün niteliği, genelde yerli işçilere göre düşük kalifikasyonlu, dolayısı ile kriz anında “topun ilk ağzında” olan, daha düşük ücretli, yerli işçilere “yardımcı proleter” olurken bu manzara, ilk göçmen jenerasyonunun çocukları ve torunları, yani 2. ve 3. jenerasyon göçmen çocukları itibarı ile, “eşitsiz koşullar”ın varlığı şartlarında hissedilebilir bir şekilde değişti: “Misafir işçi”lerin çocuklarından yerine göre bakan, milletvekilleri, belediye başkanları çıktı, göçmenler ve çocukları kendi işyerlerini kurdular, kimileri deyim yerinde ise “sınıf atladı”!

Peki tüm bunların sonunda Türkiye’de olanlar ne? Bunu Yıldıray Oğur son makalelerinden birinde, aşağıdaki şekilde özetlemiş, yorumsuz buraya alıyoruz:

„Türkiye hep söylendiği gibi sadece iktidarın yanlış göç politikalarıyla “sessizce istila” edilmiyor.

Son 10 yılda Türkiye, iktidarın hem yanlış hem doğru politikalarıyla, önce ekonomik büyümeyle, ardından fiyatlarının ucuzlamasıyla, ülkeyi bir arzu nesnesi haline getiren dizilerle, kaldırılan vizelerle, bölgenin hala tek demokrasisi ve laik ülkesi olmasıyla, Arap Baharı’nın çöküp, bölgedeki tek İslami iktidarın sığınılacak bir liman haline gelmesiyle, hizmet sektörünün gücüyle, Avrupa yolunun üzerindeki geçilmesi zorunlu köprü konumuyla yani birbiriyle çelişiyor gibi duran pek çok etkenin bir araya gelmesiyle ama kaçınılmaz, yapısal, geri döndürülmesi imkansız bir küreselleşmenin sonucunda bölgesindeki yabancılar için bir cazibe merkezi haline geldi ve geliyor. (abç)

Bundan 100 yıl öncesine kadar dünyanın en kozmopolit başkentine sahip olan bu halk, bir yüzyıldır büyük nüfuslu farklı dil, din ve kültürleri olan başka halklarla birlikte yaşamaya tümüyle yabancı halde.

Mülteci, sığınmacı, kaçak göçmen, yabancı turist, Türkiye’den ev satın alan yabancının birbirine karışması, eğer Arap ve doğulularsa hepsinden mülteci diye bahsedilip, şikayet edilmesi de bundan.

“Ne olursan ol, yine gel” ile övünen ama kozmopolit kelimesinin dejenere olmak, ahlaksızlık, kültürel sapma, etnik karışıklık gibi negatif çağrışımları olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Ama dışarıdan bakılınca henüz öyle görünmüyoruz.

İranlılar için Türkiye gidip seküler hayatın nimetlerinden yararlanıp nefes alınacak, vizesiz gidilecek yakın ülke, Körfez Arapları için aileyle vize çilesi çekmeden gidilip İslami usuller içinde eğlenilebilecek zengin, modern ucuz ülke, Kuzey Afrikalılar, Malezyalılar, Endonezyalılar için o harika dizilerin geçtiği güzel ülke, İsrailler, Ruslar, Ukraynalılar, Yunanlılar, Bulgarlar için fiyat/kalite denkleminde açık ara bir numara olan bir tatil destinasyonu, Afganlar, Pakistanlılar için Batı yolunda birkaç yıl iş bulup çalışılabilecek bir ön durak…

Türkiye aynı anda hem İhvancılar için sığınak hem de İranlı sekülerler için…

Ve bunu AK Parti’nin iktidardan gidip, CHP’nin iktidara gelmesi de değiştirmeyecek.

Daha seküler, ekonomisini toparlamış bir Türkiye belki de bölgesinde herkesin daha fazla gidip yaşamak isteyeceği bir ülke haline gelecek. İranlılar daha çok ev alacak, Taliban’dan bıkan Afganlar daha çok sınırları zorlayacak.

Yani henüz tam olarak farkında değiliz, siyasetçiler popülizm yapmaktan bu büyük gerçeği topluma anlatmıyor ama artık Türkiye için göç bir tercih değil, bir zorunluluk.

Türkiye daha kozmopolit bir ülke olacak, sokaklarda daha fazla yabancı göreceğiz, ev sahiplerimiz daha çok yabancılar olacak, çocuklarımız okullarda göçmen çocuklarıyla okuyacak.[6]

Tıpkı yakın geçmişte Batılı ülkelerde olduğu gibi..

Sonuç olarak; sorun bir yerde “eşitsiz gelişme”de, yani dünyada yaratılan değerlerin “eşit olmayan” dağıtımında, ki bu, küreselleşme sürecinin son yıllarında iyice keskinleşti. Öyle ki, örneğin sürecin başlangıcında, özellikle Gelişmekte olan Ülkeler kategorisinin olgunlaşması ile buralarda ortaya çıkan göreceli prosperite ve orta sınıf olgusu, Az Gelişmiş Ülkeler kategorisindeki ülkelerin dünyada yeniden üretim sürecine daha fazla entegre olması sonucunda yeryüzünde hemen hemen ortadan kalktığına inanılan “açlık” tehlikesi, dünyada gelir adaletsizliğinin keskinleşmesi ile günümüzde yeniden baş gösteriyor. Çözümü de son tahlilde adil uluslararası ekonomik ilişkilerin kurulmasında; öyle ki kimse “ekmek parası” için doğduğu ve yaşadığı yerleri terketmek zorunda kalmasın! Bu gerçeği bir alman politikacısı yakın geçmişte şöyle dile getirmişti: “Biz 3. Dünya ülkelerine gitmezsek, onlar bize gelecek!” Olan budur!

 



[1] K. Marx, Das Kapital, 1. Band, (MEW 23, Berlin 1984), S. 181 ve 741’den itibaren.
Not: ‚İlkel Birikim‘ deyimini türkçede böyle tanındığı için kullanıyoruz. Ama burada aslında kasdedilenin özüne uygun tercüme „ilk birikim“ ya da „başlangıç birikimi“ şeklinde olması gerekirdi.

[2] K. Marx, a.g.e, S. 645 ve devamı

[3] Münir R. Aktolga, (2022, Ankara) „ Osmanlı’dan bu yana Türkiye’de kapitalizmin gelişme diyalektiği“, S. 795-796

[4] K. Marx, a.g.e., S. 475
Söz konusu ülkelerarası iş bölümü, 20. Yüzyıl’ın büyük bir bölümünde varlığını sürdüren, ilgili ülkelerin
“az gelis¸mişliğinin” ifadesi olarak “komplementer is¸ bo¨lu¨mu¨” olarak ifade edilir. Ki bu pratikte bir ülkede çıkarılan hammadeye karşılık, bunları işlemeye yarıyan, ama ülkede üretilmeyen, Gelişmiş Ülkeler tarafından üretilen makinaların degˆis¸imi yada ticaretine verilen addır.

[5] Bu noktada, 90’lı yıllarda “duvarların yıkılması” ile birlikte Doğu Avrupa’dan Avrupa’ya ‘etnik kökenli’ göçleri de (mesela Romanya ve Rusya’dan alman kökenli insanların Almanya’ya göçü) zikretmek gerekiyor. Bunların da son tahlilde (etnik görünümlü) “ekonomik” motivasyonlu göçler olduğunu tespit edelim.

[6] Yıldıray Oğur, “Ne olursan ol yine gel derken…“, Serbestiyet, 17.05.2022:

https://serbestiyet.com/gunun-yazilari/ne-olursan-ol-yine-gel-derken-92194/