Aşiretlerin tarihsel dayanağı - 3

  • 31.01.2017 00:00

 Kürd vatanının, tarihsel çatışma ve siyasal mücadele alanında yer alması başlığı ile yarıda bıraktığımız konuya devam edelim.

Kürd aşiretleri tarihsel süreçle ve kendi aşiret hafızalarıyla bölgede egemenlik değişiminin sürekliliğini bildiklerinden, bu siyasal otoritelere hep geçici gözüyle bakmayı zorunlu görmüşlerdir. Bu bir bakış açısı ise dönemsel egemenlere ait kültürün Kürdlerce benimsemenin gereksizliğini ortaya koymuştur. Yani bugün var olan ancak yarın var olması muhtemel olmayan birine toplumsal yapılanma açısından intisap etmenin gereksizliği kendiliğinden açığa çıkmış oluyordu.

Kürdler bu sebeple egemenlere intisap etme yerini kendi kültürlerini koruma güdüsünü öne çıkarmışlardır. Bu algılama ve kavrayış ise onlara kendi geleneklerini daha çok sahiplenmeye götüren bir bakış kazandırmıştır. Bu nedenle Kürdler tarihsel varoluşlarının önemli bölümlerinde devletsiz kalmalarına/yaşamalarına rağmen asimilasyona uğramayarak benliklerini koruyabilmiş olmalarını ise bu okuma biçimine bağlamak gerektiği kanaatindeyim. Kürdlerin ontolojik dinamikliğini ve benliğini koruma biçimi de burada saklıdır.

Ancak bu çatışmalı ortamın getirdiği uygulamalar Kürdlere benliğini korumayı sağlayan avantaj sunmasına rağmen, Kürdlerin aslında bu çatışmalı ortamdan yeterince de faydalanamadıklarını ileri sürmekte daha doğru bir bakıştır. Çünkü her adımını denge gözeterek atmak durumunda kalanlar, uzun erimli hesaplar geliştiremezler.

Denge kurma anlayışından yeterince faydalanamamalarının altında ise bir diğer nokta aşiretler arası çatışmaların/çekişmelerin engel oluşturması yatmaktadır. Alansal egemenlikten kaynaklanan bu çatışmaların çatı yapılanmasına izin vermemesinin yanında dönemsel egemenlerin el altından bazı aşiretleri desteklemesi yatmaktadır. Örneğin II. Abdülhamit döneminde oluşturulan Hamidiye Alayları buna veri teşkil etmektedir. Burada üzerinde özenli durulması gereken nokta aşiretler arası çatışmanın neden tarihsel süreçte ortadan kaldırılamayarak günümüze kadar devam ettiğidir.

Kanatimce burada devreye giren unsur çatışmanın tarafları olan dönemsel egemenlerdir. Bu dönemsel egemenler Kürd aşiretlerinden bir kısmını yanlarına çektikleri zaman rakiplerine üstünlük sağlayabileceklerini düşünmeleridir. Her iki tarafta buna göre oynadığından Kürd aşiretleri dönemsel konjonktürü kimin lehine görmüşlerse ondan yana tavır almaları birlik oluşturamamalarının önündeki engel olmuştur. Dolayısıyla kendi aralarında güç olma yerine egemenin güce göre tavır değiştirme onları aynı zamanda ittifak halinde oldukları egemenin siyasetine yöneltmiştir.

D) Kürd vatanının, inançsal ve mezhepsel çatışmaya dayalı mücadele alanında yer alması

Kürd vatanında çatışan dönemsel egemen otoritelerin farklı inançların temsilcileri oldukları göz önünde bulundurulmalıdır. Kürd coğrafyasında egemenlik kurma çabasının altında aynı zamanda inançsal bir egemenlik oluşturma çabası olduğunu da dikkate almak zorundayız. İnanca dayanan bu çatışmalı ortamda yaşayan Kürdlerin tercihi ise çoğu zaman kendilerine inançsal yakınlık arz edenlere yönelik olmuştur.

Bu durum aynı zamanda Kürdlerin vatanında karşılaşan egemenlerin dinsel anlamda farklı olduklarını ve tarihsel çatışmalarının altında dinsel temelli bir çatışma olduğunu göstermektedir[7]. Kürdler çoğu zaman bu egemenlerden farklı olan bir inanç biçimini benimsemişlerdir.

Buna rağmen Kürdlerin inançlarına içeriksel olarak yakınlık arz eden dönemsel egemenlik arayışındaki otoritenin yanında kendilerini konumlandıklarını da görmemiz gerekir. Makedonyalılar Pagan iken Persler temelde Göktanrı inancına sahiptirler. Bizanslılar Hristiyan iken İran Kisraları Ateşperest/Zerdüştiler. Ki bu dönemde Kürdlerin inanç olarak Maniheist ve Zedüşt olduklarını görmek gerekir[8]. Yine bir başka nokta İslamlaşma dönemlerinde bu tür bir benzerlik görmek mümkündür. Şii Safevilere karşılık Sunni Osmanlıdan yana tavır koyan Kürdlerin çoğunluk olarak Sunni Şafii mezhebine mensup olduklarını göz önünde bulundurmak gerekir.

Temelde egemenlik çatışmasına dayanan dönemsel egemenler çatışmasının altını dolduran dinsel veriler dikkate alındığında Kürd aşiretlerinin veya konfederasyonlarının varlıklarını koruma yolu olarak dinsel yakınlığı tercih etmeleri manidardır. Çünkü bu yakınlık üzerinden dönemsel egemenlerle yapılan ittifaklar Kürdlere kendilerini korumak için özerk davranma avantajı sağlıyordu.

Ki Kürdlerin aşiretsel üst akıllarının bunu özellikle dikkate aldıklarını görmemiz gerekir. 19. Yüzyılın son çeyreği ve 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde dünyanın yeniden dizaynedilmesi sırasında bu dinsel tercih Kürdlerin uluslaşmasının önündeki handikaplarının başında yer almaktaydı. Tarihsel süreç açısından doğru bir tercih olarak görülen dinsel tutum birinci dünya savaşı öncesi ve sonrasında Kürdler için aynı avantajı sağlayamamıştır.

Bunu İslamiyet’in kabulünden sonraki tarihsel sürecin tüm aşamalarında görmek mümkündür. (Ancak bu süreçteki yapının İslam’ın özüne ait anlayışından kaynaklandığını söylemek ise tarihsel gerçeklikten bi haber olmakla eşdeğerdir.) Ki İslamlaşma döneminde Araplarla Farsların veya Kafkasların karşılaşma alanının Kürdistan olduğu dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla aşiretsel yapılanmanın ayakaltında yok olup gitme tehlikesine karşı korunduğu ileri sürülebilir. Yine Kürdlerin İslamla karşılaştıklarında semavi bir din olan Zerdüşt inanıcına sahip oldukları dikkatten kaçırılmaması gereken bir unsurdur. Bu da benzerlik üzerinden ortaklaşmaya yol açmıştır.

Günümüz Kürd yapılanmalarının bu tercihin oluşturduğu kayıpları dikkate alarak Kürd tarihinde önemli bir avantaj olan din öğesini toptan reddetmeye yönelmeleri bir başka çıkmazı oluşturmaktadır. Oysa şunu düşünmek gerekir Irak Bölgesel Kürd Yönetimi’nin takındığı dinsel tutum Batı dünyası için Ortadoğu’da en tercih edilebilir bir tutum olarak görülmektedir. Ki Batı desteğinin birazını da buradan okumak gerektiğini düşünüyorum. O halde Batı’nın laisist tutumu Kürdlerin tutumu ile çelişmediği sonucuna da varabiliriz.

Aşiretsel üst aklı ve iradeyi benimseyen Kürd toplumsal yapısı doğal olarak İslami referanslara dayanan çağrılara da her zaman açık olmuştur. Bu durum Kürdler arasında dini inancın güçlenip, şekillenmesinde önemli bir etkendir. Dolayısıyla dini otoritelerin Kürdlerin toplumsal yapısında sözünün her zaman dinlenilecek asıl merciler olmasını kolaylaştırmıştır. İslam inancının aşiretsel yapılanmaya yönelik bir taciz de bulunmaması da aşiretsel yapının devamında etkili olmuştur.

Ki bu nedenle Kürdlerin İslami referanslara dayalı çağrılara kulak vermelerinden dolayı, kendi milli bilincine ulaşma ihtiyacı ve ittihadı da duymadıkları ileri sürülebilir. Ancak bunun sebebi din anlayışının alan üzerindeki hakimiyeti kabul etmesinden kaynaklanmaktadır. Doğal olarak alanı koruyan anlayışa uygun dini otoritelerin cevaz verdiği her şey koşulsuz benimsenirken, cevaz vermedikleri ise hiçbir şekilde revaç bulamamıştır.

Aşiretsel üst aklın gerektirdiği itaat kültürünün İslami referanslarla da beslenmiş çağrılarla birleştirilmesi Kürdlerin elini ve ayağını bağlayan bir pranga halini almıştır. Çünkü İslam temelde aşiretsel bir yapının hâkim olduğu Arap toplumunda zuhur bulmuş ve bu nedenle Kürdlerin aşiretsel yapısına dokunmamıştır denilebilir. Bu sonuç Kürdlerin aşiretsel yapısına da uyunca kolaylıkla benimsenmesine neden olmuştur.

Ancak sorun ilerleyen tarihsel süreçte kendisini daha ağır biçimde hissettirmiştir. Çünkü gelişen toplumsal yapılanmalar sonucunda siyasal egemenliklerin din üzerinden tanımlanması Kürdlerin elini ayağını bağlamıştır. Ki İslam’ı benimseyen Araplar, Farslar ve Türkler dikkatle incelendiğinde kendi ulusal birliğini İslam’a feda eden tek milletin de Kürdler olması ancak bununla açıklanabilir.

Kürdlerdeki aşiretsel dağınıklığı fark eden ve İslam’ı kendi otoritelerinin teminatı gören Arap, Fars ve Türk siyasal yapıları aşiretsel dağınıklıktan ve İslami hassasiyetin azami ölçüde istifade etmeyi ihmal etmemişlerdir. Bununla Kürdler üzerinde üst akıl olma niteliğine ulaşmışlardır. Genellikle bu milletler uhrevi metalar devreye sokarak üst akıl başarısı elde etmeye çalışmışlar ve bunda başarılı da olmuşlardır.

Keza ümmet birliği adına Kürd üst akıllarının devreye girmesi her seferinde bu referanslarla akamete uğratılmıştır.[9] Herhangi bir nedenden dolayı İslami referansın işlev görmemesi durumunda ise onun yerine dünyevi metalar kullanılarak Kürdlerin bir üst akıl etrafında birleşmeleri engellenmiştir.

Bugün bile Kürd ulusal bilincinin önünde hâkim unsur olan Araplar, Farslar ve Türkler İslam ittihadını öne sürerek egemenliklerini sürdürmeye çalışmaktadırlar. Bunlar kendilerine helal gördükleri milli bilinci Kürdler açısından haram ve sakınılması gereken bir öğe olarak İslami referanslarla tanıtmaya çabalamaktadırlar. İşte bu nedenle İslam'ı benimsemiş diğer milletlere nasıl ki ulusal bilinç helal ise bu Kürdlere’de analarının ak sütü kadar helaldir. Birlikte yaşamak ise ancak bu milletlerin Kürdleri görmeleriyle mümkün olabilir

E)Aşiretler arası iç çatışmalar ve dış güçlerin bunu desteklemeleri

Kürd toplum yapısını oluşturan sosyolojik işleyiş açısından ele alındığında bu nokta daha çok iç çelişkiler üzerinden ortaya çıkan bir sorundur. Sorunun temelinde “alan koruma” düşüncesi yer almasına karşın sorunun altında yatan unsurun yine dönemsel egemenler olduğunu da dikkate alma zorunluluğu vardır.

Aşiretler arası çatışmanın temelinde “alan koruma” duygusuyla konuyu irdelediğimizde her aşiretin kendi varlığını korumanın elzemliğiyle karşılaşıyoruz. Yukarıdaki maddelerde sıralanan bakışlar da dikkate alındığında bunun bir zorunluluk olduğunu görmememde imkansız. Aşiretler varlıklarının egemenlik oluşturdukları alanın korunmasıyla mümkün olabileceğini görmekteydiler.

Bu durumda her aşiretsel yapı kendi varlığını öncelediğinden doğal olarak yapısal anlamda bütünlük oluşturmanın önündeki engel oluşturmaktaydılar denilebilir. Lakin her dönemsel egemenin bu durumun sürdürülmesini arzuladığı hatta bunu körüklediğine bakılırsa sorunun asıl verinin dıştan yapılan müdahil olmadan kaynaklandığı görülür. Ki bu durumu duygusallıktan öte realite olarak görmek gerekir.

Aşiretsel anlayışla bezenmiş toplumlar kendisinden olanın tahakkümünü kolaylıkla kabul ederken, kendisi dışından olan birinden veya yapıdan gelecek tahakkümü kolay kolay kabul etmezler. Kürdler aşiretsel bir mantıkla sosyalleştikleri için aşiret içinden gelen tahakkümü kabul ederken aşiret dışından gelen tahakkümleri kesinlikle kabul etmemişlerdir.

Bunun sonucu olarak benim aşiretim algısı yani biz duygusu alansal egemenlikle sınırlanmıştır. Alansal egemenlik dışından gelen her türlü istek ve eğilim aşiretsel varlığa yöneltilmiş olarak algılanıyordu. Aşiretler arası çatışmanın temelinde yer alan bu duygu toplumsal genetik diyebileceğimiz bir veri üretmiştir. Ki bu genetik yapılanma günümüzde bile izlerine rastlanabilecek olaylara sahne olmaktadır. 2014yılında Hakkari’de Ertoşiler ve Penüşiler arasında oluşan gerginliği biraz da buradan okumanın faydası var.

Kürdlerin egemenlik algısını şekillendiren bu mantığın günümüz Kürd siyasi yapılarında da kendisini açığa vurmaktadır. Toplumsal genetik nedeniyle bireylerce benimsenen siyasi anlayış aşiretsel yapının yerine konulmuştur. Siyasal yapılar bu yaklaşımları ötekileştirme yerine kendi anlayışlarını belirleyen ideolojik ve düşünsel beslenme kaynağı olarak görmektedirler.

Bu nedenle kendi duruş ve anlayışlarını mutlaklık değerinde kabul edip ve eleştiriye kapalı olarak algılanmaktadırlar. Ki Kürdler arasında sahne alan bu siyasi yapılara intisap edenlerin mantalitesini de bu anlayışların doğrudan doğruya etkilediğini ileri sürmek fazlaca abartılı bir yaklaşım olamaz.

Kürdler arasında duygusal bir birlik oluşturmanın önündeki engel aslında her aşiretin kendisini belli bir alana hapsetmelerinden kaynaklanıyordu. Alanı korumanın varlığını devam ettirebilme ile eşdeğer olarak algılanması gelişen dünyaya kapanmaya vesile olmaktaydı. Dünyayı kendi alansal egemenlik çapı üzerinden okuyanların, dünyada farklı eğilimlerin olabileceğini görmeleri mümkün değildir.

Dolayısıyla bunların dünyadaki gelişmeleri görmeleri mümkün olamaz. Alansal egemenlik çapını koruduklarında kendilerini dünyaya ve topluma karşı "la yezul" olarak ad etmeye başlarlar. Bu nedenle gerçekleştirdikleri hiçbir eylemin sorgulanmasını kabul etmezler ve bunu korunan alansal çapa ihanet olarak sunarlar. Kürd aşiretlerinin alanı bu biçimde algılamaları Kürdler arasındaki birlik sorununun temeli olmuştur.

İsterseniz bu metni günümüz Kürd partilerine ve yapılarına uygulayın. Aşiretsel tutumun alan koruması olduğu gibi alınarak partisel alana dönüştürülmüştür. Bu alan üzerinde kimsenin kendi arazisi üzerinde gecekondu kondurmasına bile izin verilmez. Neden mi?

Günün birinde başkası da bunu örnek alır ve başkaları da çıkabilir. O zaman eylemleri sorgulanır ve “la yezul” olmadıkları haykırışı başlayabilir. Bunun onlar için sonun başlangıcı olduğunu iyi bildiklerinden buna asla izin vermeye yanaşmazlar.

19. ve 20. yüzyılda dünya toplumları milletleşirken Kürdistan halkı bunu niye başaramadı diye kendimize bir soru sorduğumuz da cevap bu bakışla ele alınabilir. Evet, açık ve basit bir cevabı var bunun. Aşiretsel yapı ile yönetilen toplumlar kendisinden olan tahakkümü kabul ederler ama dışarıdan gelecek hiçbir tahakkümü kabul etmezler. 

Bunun bugüne yansıması ise tekelci düşüncenin Kürd toplumu tarafından kabul görmeyeceğidir. Zorla dayatma yapıldığında Kürdlerin bir süreliğine suskunluğa itildiğini görürsünüz. Ama süreç içerisinde buna karşı direncin bir yerde ortaya çıkmaya başladığı görülebilir. İki yüzyıllık devletsizliğe rağmen Kürdlerin her düştükleri andan bir süre sonra tekrar ayağa kalkmaları ancak böyle okunabilirse sağlıklı sonuçlar üretilebilir. 

Bu meyanda Kürdler içerisinde farklı düşünebilir ve farklı tarz siyaset güdebilir, düşünce üretebilirsiniz ama bunu diğerlerine dayatmaya kalktığınız anda aşiret mantığındaki gibi kendisine müdahale olarak algılar ve karşıt tepki geliştirir.

Not: Yazının ilk bölümü ve ikinci bölümü için tıklayın. 


[7] Antik Yunan, Roma Pagan bir inancın temsilcileri iken, Mezopotamya toplumları göktanrı inancının temsilcileri olarak görülebilir. Doğu Roma (Bizans) Hristiyanlık temsilcisi iken, İranlılar Zerdüşt inancının temsilcileriydi. İslam döneminde bu Araplar Müslüman İranlılar Ateşperest şeklindeydi. Türkler Müslüman Bizanslılar Hristiyan, Osmanlılar Sunni, Safeviler Şii gibi.
[8] Şavata, Bahoz, Kürdlerin Tarihi – II – 12. Bölüm İBV yayınları 2015 s;216 ve sonrasına bkz.
[9] Selahattin Eyyübi Devleti bu konuda bir diğer referansa biçimi olarak ele alınabilir.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.