• 8.09.2021 07:59
  • (315)

“Millet iradesinin önemli bir bölümüne elitist bir yaklaşımla adeta tepeden bakan, referandumda evet oyu kullanmış yüzde 58’lik bir kitleyi neredeyse yok sayan, bütün programını hayır oyu kullananlar üzerine yapan ve bunu açıkça ilan eden bir anlayışla sonuç almamız mümkün gözükmemektedir.”

Sosyal medyada yazılsaydı büyük çaplı bir “Yetmez Ama Evet” linçine maruz kalacak bu cümlelerin kime ait olduğunu yazının sonuna bırakalım.

Tam da bu sözlerin edildiği günlerde yani bundan sadece on yıl önceki Zafer Bayramı kutlamalarını hatırlayan var mı?

O günlerde 30 Ağustos Zafer Bayramı’nın ev sahibi TSK’ydı.

Sabah; stadyum törenlerinde askeri okul öğrencileri gösteriler düzenler, askeri birlikler, tanklar, uçaklar geçit töreni yapardı, akşamında ise Genelkurmay Başkanı ev sahibi olarak merkez orduevinde bir resepsiyon verir, devletin zirvesi o resepsiyona katılırdı.

AK Parti iktidarıyla bu resepsiyonlar eşli-eşsiz katılım krizlerine neden oldu.

Çünkü askerler Başbakan’ın ve bakanların başörtülü eşlerini davet etmek istemediler.

Resepsiyonlara sadece eşleri başörtüsüz olan siyasetçiler ve bürokratlar eşli davet edildi.

Kriz çıkmasın diye davete eşsiz icabet eden Başbakan’ın ve bakanların karşısında askerler nazire yaparcasına eşleriyle vals yaparlardı.

Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra bu krizler büyüdü. Askerler beş yıl boyunca Çankaya Köşkü’ndeki hiçbir resepsiyona katılmadılar.

Ancak Cumhurbaşkanlığı’nın son yılında 2013’de Başkomutan sıfatıyla Cumhurbaşkanı Gül, ilk kez Zafer Bayramı resepsiyonunu Çankaya Köşkü’ne taşıdı ve aralarında Genelkurmay Başkanı’nın da olduğu davetlileri, yıllarca bu resepsiyonlara davet edilmemiş eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte ağırladı.

Yani milli bayram, Zafer Bayramı, vals deyince bunların hiçbirinin yaşanmadığı bir ülkeden bahsetmiyoruz.

Bütün bu tuhaflıklar bundan sadece 10 yıl önce, bugünün otoriterliği yüzünden bazılarına ileri demokrasi, laik hukuk devleti gibi gelen zamanlarda yaşandı.

Kimse ayıp ettik demedi, utanç duymadı. Sadece iktidar değişti ve yine gücü elde edenin dediği oldu.

Nitekim yavaş yavaş devletin yeni sahibi koltuğuna oturdukça AK Parti iktidarı da milli bayramları kendisine göre değiştirdi, tonunu düşürdü.

Önce kutlamalar askeri geçit törenleri ve stadyumlardan kurtarıldı.

Zamanında çok tepki alan bu adımla bayramlar stadyumlardan ve Ankara’daki sıkıcı salonlardan dışarıya taştı, sivilleşti.

AK Parti’nin parti-devlete dönüştüğü son yıllarda ise iktidar resmi bayramları kutlamadaki heyecansızlığını gizlememeye başladı, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda 1000 yıl önceki Malazgirt’i, 100 yıl önceki Dumlupınar’dan daha coşkuyla kutlamayı tercih etti.

Bu yüzden de son beş yıldır milli bayramlar iktidara karşı gizli bir protesto gösterisine dönüyor.

Çünkü pek çok şeyi söylemenin riskli olduğu ülkede hala Atatürk üzerinden muhalefet yapmak serbest, meşru ve itibarlı.

Atatürk uzun süredir Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü muhalif simge.

AK Parti devletle bütünleştikçe, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafları ikinci bir kurucu lider olarak daha fazla duvarlarda göründükçe, bundan rahatsız olanlar ülkeye olan aidiyetlerini ve ülkenin esas sahipleri olduklarını Atatürk’ün “kurucu baba” rolünü daha fazla hatırlatarak gösteriyorlar.

Bunu yaparken de nostaljik ve ütopik bir geçmiş kuruyorlar, tarihi eğip büküyorlar, pürüzleri, çıkıntıları temizliyorlar.

Günün sonunda AK Parti iktidarının demokratik adımlar attığı, açılımlar yaptığı yıllarda heyecanı kaçan, sorgulanan resmi ideoloji ve kurucu mitler, AK Parti iktidarının alternatif bir resmi ideoloji kurmaya çalışmasına tepki olarak yeniden dirildi.

Bu hiç de sürpriz değil.

Kemalist resmi propaganda da karşısında bunu sorgulayan bir nesil yaratmıştı.

Ama buraya kadarki kısımda bir sorun yok.

Hatta üzerinden askeri ve resmi gölgenin kalkıp bayramların sivilleşmesi, kurucu bir lider olarak Atatürk’ün ağır ideolojik yüklerinden kurtulması Türkiye’nin normalleşmesi yolunda bir adım olarak bile görülebilir.

Ama bu yıl Zafer Bayramı ve Taliban “zaferi” denk düşünce her zamankinden daha fazla laiklik vurgulu bir bayram haftası yaşadık.

Taliban’dan AK Parti’ye kaçak kablolar çekildi, Afganistan’da olan biten hızlıca bir Atatürkleri olmamasına bağlandı, “laikçi teyzelerin haklı çıktığı” söylendi, konu büyük bir maharetle Yetmez ama Evetçilere ve liberallere getirildi.

Bütün bu mesajlarla şöyle denmiş oldu: “Demek ki cumhuriyetin kuruluş yıllarında yapılan otoriter politikalar doğruymuş, bu İslamcıların tepesinden sopayı eksik etmemek lazımmış.”

Zaten bir süredir muhalefet cephesinde, özellikle de muhalefetin medya ve entelektüel kanadında anketlerde iktidarın oylarının düşüyor görünmesiyle artan bir özgüven, erken bir zafer havası görülüyor.

İktidarın kötü performansının her şeye yeteceği, bütün oyların cepte olduğu zannediliyor.

Bu erken zafer havası muhalefet cephesinde özeleştiri yapmak, geri basmak, ikna etmek gibi çabaları anlamsızlaştırıyor.

Bu da esas olarak oylarına ihtiyaç duyduğu dindarlara ve Kürtlere, muhalefetin değişmediği, sadece takiyye yaptığı hissini geçiriyor.

Zaten Türkiye’nin tarihsel deneyimi, bu karşılıklı güvensizliklerin her vesilesiyle alevlenmesine neden olabilecek yanıcı malzemeyle dolu.

Uzun yıllar sonra zorluklarla elde edilmiş ve büyük badireler atlatılarak korunmuş 20 yıllık bir iktidarı, ötekine devretmekten endişe duymaya, “Selamun Aleyküm” diyene bile “siyasal İslamcı” diyenlere, bir referandumda Yetmez ama Evet demiş olan laik aydınları bile yıllardır fişleyenlere güvenmemeye de herhalde evham diyemeyiz.

Bu tacizler sadece iktidara destek vermiş olanları değil, uzun süredir muhalif olan İhsan Eliaçık’ı bile rahatsız etmiş görünüyor.

Geçen haftalarda şöyle yazdı Eliaçık:

“Görüyorum ki 20 yıllık muhafazakar iktidarın gidişinden sonra eski 28 şubatçı laik(çiler) kaldıkları yerden devam edecekler. Hiçbir ders çıkarma, yüzleşme yok. Beni o zamanda en sert muhalefeti yapar göreceksiniz, şimdiden söyleyeyim.”

Uzun süredir iktidara yönelik sert muhalefeti yüzünden bir ara şehir dışına çıkıp kitap fuarlarına gitmesi bile engellenmiş İhsan Eliaçık’ı bile böyle rahatsız etmiş bu erken iktidar sarhoşluğunun, iktidarı desteklemiş ama şimdi kafası karışmış muhafazakarların kafasını iyice karıştırdığını hatta bazılarına “Her şeye rağmen bunların hakkından ancak Erdoğan geliyor” dedirttiğini tahmin etmek zor değil.

İşte Babacan’ın Avcılar’da yaptığı konuşma, muhalefet cephesinin erken zafer havasına girmesinin, muhafazakar kesimde yarattığı endişelere verilmiş bir cevaptı.

Özellikle de konuşmanın şu kısımları:

“Neredeyse her millî bayramımızda Türkiye’nin dindar insanları adeta bir sınava çekiliyor. Gözümüzden kaçmıyor. Laiklik ilkesini yıllarca çarpıtan zihniyet hak ve özgürlükler üzerinde kurduğu baskıyla, laiklik kavramını bir süre lekeledi. Temel hak ve özgürlükleri kısıtlayanlar, yanlış anladıkları laiklik kavramının arkasına yıllarca sığındılar. Aynı zihniyet, arada sırada inançlı vatandaşlarımıza da göndermeler yapıyor. Millî günlerimiz üzerinden, bu ülkenin dindar vatandaşlarına göndermeler yapılmasına izin vermeyiz. Bu zihniyete pabuç bırakmayız. Kimse boşuna heveslenmesin.

Kurucu değerlerimizin, hiçbir grubun aleyhine kullanılmasına geçit vermeyeceğiz. O değerler hepimizin, kimsenin tapulu mülkü değil. Baskıya dayalı bu çağdışı bakışa dimdik karşı duracağız

Senelerce mücadele ederek kazandığımız hakların hepsinin teminatı biziz. Kazanılmış haklardan tek bir gram dahi eksilmesine müsaade etmeyiz ancak gasp edilen hakların iadesi için sonuna kadar çalışırız. Bu yolda gönül gönüle yürüyeceğimize canı gönülden inanıyorum.

Türkiye’de hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Gücü ele geçirenin zayıfı ezdiği, nöbetleşe zorbalığın hüküm sürdüğü bir Türkiye’ye, bir daha asla izin vermeyeceğiz.

Ülkemizi intikamdan, rövanştan beslenen azgın bir azınlığa bırakmamakta da kararlıyız.”

Bu endişeler seçimler yaklaştıkça ve iktidarın elden gitme ihtimali yükseldikçe daha da artacaktır. Muhalefet cephesinden gelecek büyüklü küçüklü rövanşist söylemler, eski rejime dönüş mesajları iktidar cephesinin en etkili siyasi propagandasına dönecektir.

Babacan, bunu öngörerek yaptığı çıkışla sandıkta eli DEVA’ya oy vermeye gidebilecek potansiyel seçmenlerin hassasiyetlerine seslenmiş gözüküyor.

İlginçtir bu çıkış, partiye sadece iktidardan bir kaç kıl daha koparacak “itirafçı” rolü biçenleri ise kızdırdı, zaten kınında bekleyen “bak bunların zaten AK Parti’den bir farkı yokmuş” kılıçları çıkarıldı.

Halbuki sadece siyasal pragmatizmle bile düşünülse, DEVA ve Gelecek’in muhalefete katkısı ancak AK Parti seçmeninin oylarını alabilmeleriyle mümkün.

Ama muhalefet tektipleştikçe bu mümkün olmayacak.

Bugünün otoriterliğine karşı geçmişin otoriterliklerini “kurucu değerler” diye parlatanlar ise muhafazakar seçmene “evini terk etme, dışarısı hiç tekin değil” demekteler.

Pir-ü pak edilmiş cumhuriyetçi nostalji bir ortak gelecek vizyonu olamıyor çünkü.

Bunun her türlü rengi, hali, modeli defalarca denendi. Ve olmadı...

Bu toplum ortak geçmişi üzerinde anlaşamıyor ve o geçmişi artık değiştirmek, revize etmek de mümkün değil.

Muhalefet nostaljiyi bırakıp yüzünü hala elimizde olan ortak geleceğe çevirmek zorunda.

Çünkü ortada ne kazanılmış bir zafer ne de haklı çıkmış bir siyasi pozisyon var.

Tam tersine elimizde hepsi haksız çıkmış siyasi pozisyonlardan oluşan topyekün bir yenilgi hali var.

Evet İslamcı yakın tarih anlatısı demode oldu ve iktidarın alternatif resmi ideolojisi de hiç ikna edici değil ama günün sonunda Cumhuriyetin kurucu değerleri de kazanmadı.

Bugün Atatürkçülük adına bildiklerimizden geriye Atatürk’ten başka pek bir şey kalmadı.

Kemalizm/Atatürkçülük; 27 Mayıs’tan bu yana ordu eliyle siyaset üzerinde kurduğu vesayetini kaybetti, kurucu laiklik anlayışının en sembolik son direniş noktası olan “türban” davası kaybedildi.

Artık bu davayı güttüğü için pişman ve özeleştiri veren bir CHP var.

10 yıl önce bağıra çağıra savunulan başörtüsü yasağını bugün savunmak sadece iktidar korkusu yüzünden tehlikeli değil, aynı zamanda ayıp.

Daha bir yıl önce, Atatürk’ün talimatıyla müzeye çevrilmiş Ayasofya sessiz sedasız bir gece yarısı kararnamesiyle camiye çevrilince hali hazırda siyasi kulvardaki en Kemalist partinin lideri olan Muharrem İnce bile seccadesini alıp namaza koştu.

Daha bir kaç yıl önce iktidarı “Barzani ile megri megri şarkısını söylediniz” diye eleştiren CHP gitti, yerine Erbil’e heyet gönderip Barzani ile görüşen, HDP’ye destek çıkan bir CHP geldi.

Bugün TBMM’de en çok sandalyesi olan birinci ve üçüncü parti
Cumhuriyetin kurucu ideolojisine göre kapatılması gereken partiler.

20 yıldır Türkiye’yi yöneten, girdiği bütün seçimlerde yüzde 35 ile 50 arasında oy alan ve hala oyu en muhalif ankette bile yüzde 35’in altında görünmeyen AK Parti ve yüzde 11 ile 13 arasında oy oranı değişen HDP, cumhuriyetin kurucu ideolojisiyle sorunları olan hatta o kurucu değerlere tepki olarak ortaya çıkmış partiler.

Ve bu partilerin oy oranı 2021 yılında hala yüzde 50’yi geçiyor.

Kurucu değerleri savunan Millet İttifakı partilerinin oy oranı ise HDP’siz, DEVA’sız, Geleceksiz, Saadetsiz hala 2014’te, Cumhuriyet devrimlerine tepkili bir İslamcı entelektüelin oğlu olan Ekmeleddin İhsanoğlu’nun aldığı oy oranını geçebilmiş değil.

Millet İttifakı son yerel seçimlerde ancak kurucu değerlere bayılmayan Kürtlerden ve dindarlardan alınan oylarla iktidar olabildi.

Ama anlaşılıyor ki muhalefetin bir kısmı bu matematiksel gerçeği hatırlamak istemiyor.

O zaman onlara bugün Cumhurbaşkanlığı seçimi anketlerinde Erdoğan’ın karşısında şansı en yüksek görünen adayın, yani Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Mansur Yavaş’ın 2011’de MYK üyesi olduğu MHP’nin genel başkanı Devlet Bahçeli’ye yazdığı mektuptan bir bölümü hatırlatalım:

“Millet iradesinin önemli bir bölümüne elitist bir yaklaşımla adeta tepeden bakan, referandumda evet oyu kullanmış yüzde 58’lik bir kitleyi neredeyse yok sayan, bütün programını hayır oyu kullananlar üzerine yapan ve bunu açıkça ilan eden bir anlayışla sonuç almamız mümkün gözükmemektedir.”

Mektubun tamamını okumak için:

https://www.milliyet.com.tr/siyaset/mhpli-yavas-herhangi-bir-partiye-gecmiyorum-1368069