“Emekli amirallerin darbe çağrışımlı bildirisine sert tepki”

Bundan 9 gün önce 104 emekli amiralin bildirisi için Anadolu Ajansı’nın ilk haberinin başlığı böyleydi.

Amiraller ertesi gün sabaha karşı gözaltına alındı. 

Emekli amirallere “edepsiz”, “Atlantikçi”, “FETÖ’cü” diyenler birbirleriyle yarıştı, darbeler tarihi yeniden açıldı, Hürriyet gazetesi amirallerin eşlerinin, çocuklarının, kardeşlerinin CHP’liliğini fişleyen haberler yayınladı.

Neredeyse muhtıra verilmiş, bir karargahtan tanklar çıkmış gibi bir teyakkuz haliyle, öfkeyle karşılandı bildiri.

Ama bildiri için en ileri gidenler bile “darbe çağrışımlı bildiri” “darbe imalı bildiri” demekten ileri gidemediler. 

Ve nihayet 9 gün gözaltında ifadeleri alınan 14 amiral, önceki gün adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı.

Herhalde bildirinin o kadar da darbe çağrışımlı olmadığı ortaya çıktı.

İktidardan gelmiş onca iri laftan sonra Türkiye’de çok az insana nasip olan bir hızla emekli amiraller için dokuz gün sonra nihayet adalet yerini buldu.

Ama Anadolu Ajansı’nın “Darbe çağrışımı” dediği başka bir davada adalet beş yıldır yerini bulmuyor.

Ahmet Altan, ajansın ancak “darbe çağrışımı davası” diyebildiği bir davadan 4 yıl 7 aydır hapiste. 

Bugün emekli amirallerle aynı “darbe çağrışımı” yapmak suçlamasıyla karşı karşıya olan Ahmet Altan, hem iktidar hem muhalif çevrelerin ortak nefret objesi olarak hapiste unutulmuş durumda. 

Aslında bu süre zarfında bu eksik adalet sistemi bile onu iki kez serbest bıraktı ama toplu bir “nasıl bırakılır, hapiste çürümeli” histerisiyle hemen ardından iki kez daha tutuklandı.

Yargılandığı dava için “Darbe çağrışımı davası” lafını uydurulmasının haklı bir sebebi var. 

Çünkü ilk gözaltı gerekçesi uluslararası bir mizah konusu haline gelmişti: “Subliminal darbe mesajı”

İddianamede bir kere daha “subliminal” demek ayıp kaçacağı için “darbe çağrışımı” lafı icat edildi.

Çünkü hepi topu yargılandığı Erzincan Can Tv’de edilmiş sözler ve 2016’da yazılmış üç yazıdan ibaret.

Bu konuşma ve yazıları tek tek değerlendiren Anayasa Mahkemesi’nin başkanı Zühtü Arslan, mahkemenin hak ihlali yoktur kararına yazdığı şerhte şöyle demişti:

“suçladığı hükümete yönelik sözlerini bir bütün olarak ve bağlamında değerlendirdiğimizde, bunları “darbeye zemin hazırlamak” şeklinde nitelendirmek ve suç işlendiğine dair kuvvetli belirti olarak görmek mümkün değildir.”

“Soruşturma makamları bu iki yazının birkaç cümlesinden hareketle başvurucunun darbe teşebbüsünden haberdar olduğunu ve darbenin zeminini hazırladığını söylerken bunun olgusal temellerini ortaya koyamamışlardır.”

Ağırlaştırılmış müebbetle verilen ilk ceza, daha sonra Yargıtay’da “örgüt üyesi olmadan örgüte bilerek yardıma” çevrildi.

Yargıtay’dan dönen karar üzerine yeniden görülen davada Ahmet Altan’a,  sadece bir tv konuşması ve üç yazısından oluşan delillerle “örgüt üyesi olmadan örgüte yardım” etmekten 10 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Eğer örgüt üyeliğinden ceza verilseydi, Ahmet Altan şu anda cezasını çekmiş durumdaydı.

Avukatı Figen Çalıkuşu’nun dün Karar TV’de dediği gibi şu anda Türkiye hapishanelerinde “örgüt üyesi olmadan örgüte yardım” etmekten 10 yıl 4 ay hapis almış ve 4 yıl 7 aydır hapiste olan başka bir kişi yok.

Türkiye Cumhuriyeti devleti bu eşsiz hukuki konumu ülkenin en ünlü yazarlarından birine layık gördü.

Ama neyse ki onların yapamadığını gecikmeli de olsa AİHM yaptı.

AİHM, Ahmet Altan’ın Ocak 2017’de yapılan başvurusunu dört yıl sonra karara bağladı. 
1’e karşı 6 oyla Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 5/1 maddesindeki “özgürlük ve güvenlik hakkı” ve 10. maddesindeki “ifade özgürlüğü” nün ihlal edildiğine karar vererek, Türkiye’yi 16 bin euro tazminata mahkum etti.

AİHM kararında, suçlamaların üzerine oturtulduğu iddialar ve deliller hakkında da net tespitler var:

“Mahkeme özellikle, Altan'ın hükümeti devirme planının parçası olduğuna dair hiçbir kanıt bulunmadığına karar vermiştir. Bu nedenle, söz konusu eylemlerin, başvurucunun iddia edilen suçları işlediğine dair ‘makul şüpheye’ dayanak teşkil edemeyeceğini değerlendirmiştir. Mahkeme, mevcut davada şikâyet edilen tedbirlerin, darbe teşebbüsü ve sonrasında kesin olarak gerekli olduğunun söylenemeyeceğini kaydetmiştir.”  

“Taraf'ın yasadışı bir örgütten talimat aldığına dair de herhangi bir kanıt yoktur. Başvurucunun yazdığı makalelere ilişkin olarak Mahkeme, bir bütün olarak ele alındığında, tarafsız bir gözlemciyi Altan’ın tutuklama tedbirine gerekçe gösterilen suçları işlediğine ikna etmeye yeterli olmadığını belirtmiştir.”

“Başvurucunun olası bir darbe veya iç savaş hakkında halkı uyardığı gerçeği, tutukluluğunu haklı kılamaz.” 

Ama AİHM sadece Ahmet Altan’ın 2017’de başvururken itiraz ettiği tutukluluğunda hak ihlali görmekle yetinmedi, daha sonra hakkında terör örgütüne üye olmaksızın bilerek yardım etmek” suçlamasıyla verilen mahkumiyet için de,  “azımsanmayacak hapis cezasının AİHS’nin 10. maddesinde güvence altına alınan ifade özgürlüğüne bir müdahale oluşturduğuna ve Altan’ın tutukluluğunun makul bir şüpheye dayanmadığının da tespit edilmiş olması nedeniyle bu müdahalenin hukuki bir dayanağı olmadığına” da karar verdi. 

Yani şu anda temyiz için Yargıtay’ın önünde olan mahkumiyet kararının da bu delillerle ve iddialarla hukuki bir dayanağı olmadığını söyledi. 

Bakalım bu AİHM kararı, Yargıtay’ı bağlayacak mı?

AİHM’in altıya karşı 1’le verdiği ihlal kararlarındaki “1”, Türkiye’nin atadığı yargıç

Altan’ın avukatı Figen Çalıkuşu’nun verdiği bilgiye göre dosyanın AİHM önüne gelmesinin bu kadar uzun sürmesinde yaptığı müdahalelerle etkili olan yargıcın karara yazdığı şerhte Ahmet Altan’ın yazılarında büyük zorlamalarla bulduğu suçlamalara doğduğu Mardin’de sokaktan geçen bir kişiyi bile ikna etmesi kolay değil.

Muhtemelen ona hemşerileri Atakürt’ten, Ceylan Önkol’un Gözlerine kadar Ahmet Altan’ın daha önce de yargılanmış başka yazılarını da hatırlatacaktır.

Neyse ki Mardinli hakimin göremediğini, Vilnius doğumlu hakim gördü.

Mahkemenin Litvanyalı hakimi Egidijus K?ris, 1’e karşı 6’yla alınan hak ihlali kararlarında altı hakimin içinde yer aldı.

Ama bununla da yetinmedi. AİHM’in Altan’ın tutukluluğunun siyasi nedenlerle olduğu yönünde 5. Madde ile bağlantılı olarak 18. Maddenin ihlâl edildiği iddiasıyla ilgili verdiği 1’e karşı 6 oyla “ihlal yoktur” kararında da “ihlal vardır” diyen 1 kişi oldu.

Bu karara da Türkiye’deki adalet yapıcıların okuyup utanması gereken bir şerh yazdı.

Şerhte böyle kararlarda pek rastlanmayan bir şema yer alıyor.

Şemada AİHM’in Murat Sabuncu ve Cumhuriyet çalışanları, Ahmet Şık, Deniz Yücel, Nazlı Ilıcak, Ali Bulaç, Atilla Taş, Murat Aksoy, Mehmet Altan, Şahin Alpay kararlarını sıralamış ve hepsi basın özgürlüğüyle ilgili olan bu davalarda ortada sistematik olarak gazetecilere ve ifade hürriyetine yönelik bir baskı modeli olmasına rağmen, AİHM’in ısrarla kararların siyasi bir saikle verildiğine hükmetmemesini eleştirmiş.

AİHM, devletler için sert bir ceza olan 18 maddeden Türkiye’yi sadece Kavala ve Demirtaş davalarında cezalandırdı, yargının bu davalarda siyasi saikle davrandığına hükmetti. 

Yargıç Küris, mahkemenin bu konudaki çekingenliğini şerhinde şöyle eleştiriyor:

“Bu tablonun çok az hatta hiç bir yoruma ihtiyacı yok. Kendi kendine konuştuğuna inanıyorum. Davalı devletin bağımsız medyaya karşı duruşunun hem örüntüsünü hem de eğilimini ve Mahkeme’nin ilgili şikayetlerle ilgilenme biçiminin örüntüsünü ve eğilimini gösteriyor. Bu eğilim ve örüntünün adli fildişi kulesinin dışındaki dünyada da aynı inandırıcılığa sahip olduğundan emin değilim.”

Sonra da Türkiye ile ilgili artık hukukla açıklanamaz haller için de Bob Dylan’ın bir şarkı sözüne başvuruyor.

Bunu daha önce de yapmıştı. 

Yine AİHM’in Cumhuriyet davası kararında mahkemenin 18’inci maddeden ihlal kararı vermemesini eleştirirken Pink Floyd’un meşhur şarkısının adını (“Another brick in the wall”) hatırlatıp “Sonuçta, bu da duvardaki başka bir tuğla” demiş, Erdoğan’ın “AYM kararını tanımayacağız” açıklamasına bir hukuk profesörünün paneldeki sözü muamelesi yapılamayacağını söylerken de Bob Dylan’ın şarkısındaki “You don’t need a weatherman to know which way the wind blows” (Rüzgarın yönünü anlamak için meteoroloji uzmanına ihtiyaç duymazsın) mısrasına atıf yapmıştı.

Mahkemenin bu “18. Maddeden hak ihlali yoktur” kararını da yine Bob Dylan’ın bu kez “Blowin 'in the Wind" şarkısından bir mısrayla eleştirmiş yargıç Küris: 

“Ayrıca, yargıçların yalnızca kanunla meşgul oldukları doğru değildir. Bazen müzik de dinlerler. Ve bazen bir şarkının belirli satırlarını kendi görüşlerinde anılmaya değer bulabilirler, özellikle de paradoksal olarak, katıksız sanatsal yaratıcılığın ürünü olan bu satırlar, mahkemelerin ürettiği içtihattan gerçeğe daha yakınsa... Hatta bazı jüri üyeleri en sevdikleri şarkı yazarlarından kararlarında alıntı bile yapabilir. Hatta bazıları bunu birden fazla kez yapabilir. Örneğin, görüşlerimde Bob Dylan'dan iki kez alıntı yaptım (bazıları bunun bile çok fazla olduğunu söyleyebilir). Ama burada bir alıntı daha var - Dylan'ın en tanınmış şarkısından. ("Blowin 'in the Wind" The Freewheelin' Bob Dylan, 1963, Columbia Records). Mahkemenin bazı ülkelerde genel olarak sivil topluma ve özellikle de bağımsız medyaya muamelede hangi model ve eğilimin belirgin olduğunu bildiği gibi, belki de herkes bu şarkıyı biliyordur: ‘Evet ve daha kaç kez bir adam çevirebilir başını. Görmezlikten gelmek için...’ Dylan'ın sorusunun muhatabı sadece belirsiz bir "adam" mı? Bence değil. Sorusu aynı şekilde kurumlara da gidiyor. Aralarında mahkemeler de var. Hem yurtiçinde hem de yurtdışında.”

Bakalım Yargıtay, yurt içindeki mahkemeler ve hukuku, adaleti, ifade hürriyetini bunca şeye rağmen hala ancak kendilerine dokununca hatırlayanlar daha kaç kez başlarını çevirecekler, AİHM’in kararlarını görmezlikten gelmek için...