• 2.08.2021 00:28
  • (167)

Osmaniye, Adana, Antalya, Mersin, Muğla, İzmir, Kayseri, Kahramanmaraş, Edirne, Kütahya, Balıkesir, Kilis, Kocaeli, Kastamonu, Sakarya, İstanbul, Hatay, Bursa, Diyarbakır, Karaman, Manisa, Çanakkale, Elazığ, Kırklareli…

Doğal yeşil dokunun fauna ve flora’sıyla, bitki örtüsü ve hayvan toplulularıyla kömürleşmesine tanıklık ediyoruz.

Orman Bakanlığı’nın son verilerine göre 80 küsur noktada çıkan yangınlar, eğer verilen bilgi doğruysa, 16 yerde halen devam etmekte.

Bu illeri haritada topluca gözlerinizin önüne getirin.

Türkiye’nin bir anda nasıl dev bir yangın alanına dönüştüğü de anlaşılıyor, temel yönetim ilkesi “şuursuzluk içinde günü kurtarmak” olan mevcut yönetimin çaresizliği de olanca açıklığıyla gözler önüne seriliyor.

Ülkenin “sağa sola çarpa çarpa sürüklenme süreci”nde yeni bir kırılma noktası, öncekilerle kıyaslanmayacak büyüklükte bir facia bilançosu…

Doğal çevre düşmanlığının, vurdumduymazlık ve şımarıklığın açtığı, kalıcı bir yara daha…

Türkiye gibi, iyice köhnemiş, din ve ideolojik dogmaların kördöğüşü gibi süren iktidar-muhalefet kavgasına maruz kalmış ülkelerde en derin hasarı, insan kadar o ülkenin doğal dokusu da alıyor.

İnsanlar yanlışlıklara haksızlıklara tepki gösterse de göstermemeyi tercih etse de doğa, bir derin bilge olarak, daima kendi diliyle birtakım alarm mesajlarını veriyor. Aynen bu son yangın zincirinde olduğu gibi.

Türkiye’nin imrenilesi parçalar içeren doğal dokusunun tahribatı uzun bir hikayedir. 1950’lerden bu yana, onyıllardır süren yozlaşmış merkezi ve yerel siyasetler, demode kalkınma modellerini açgözlülükle kemiren cahil ve gaddar iş dünyası, rüşveti rutin kılan uygulamaların, evlerde veya okullarda çocuklara kalıcı çevre bilinci sunmayan aile ve eğitim sorumlularının ülke dokusunu “yaşanamaz” noktasına hep beraber sürüklemesine yol açtı.

Madencilik veya inşaatçılık uğruna ormanlar, yaylalar, vadiler imha edildi. Kıyılar betonarmeye, nehirler zehir kanallarına dönüştürüldü. Cehalet ürünü şehirleşmeler yerleşim yerlerini sellerin ilk hedefi haline getirdi. Parayı yediren işletmeler havayı ve suyu tam gaz, hiçbir hesap vermeden zehirlemeye devam etti.

Marmara’da müsilaj patlayınca nedense herkeste bir şaşkınlık yaşandı… derken şimdi de ülkenin kaderini daha da karartan bir kömürleşme, birikmekte olan öfkeye yakıt taşıyor.

Gelinen noktada herkesin ortak kabahat ve sorumluluğu olduğunu inkar eden kitleler ve elit, yangınlarla ilgili gizli düşman arıyor ve kolayca da buluyor.

Esas soru, dönüp dolaşıp gene aynı noktaya çıkarıyor bizi oysa.

Acaba doğanın salya sümük deniz müsilajıyla, büyük yangınlarla tuttuğu ayna, çıkmazda debelenen iktidar ve muhalefetin “kömürleşmiş siyaset”ine mi ayna tutuyor?

Gezegenimizin bu parçası bize “bu köhne kafalarla siz çocuklarınıza ancak nefretle ve kinle kararmış bir gelecek bırakırsınız” diye dert mi anlatmaya çalışıyor?

Yüzleşmek kolay değil ama şart: Türkiye, devleti ve toplumuyla “iklim krizi” denilen ve her yıl yerküreyi daha beter felaketler sarmalının içine atan belanın en az farkında olan - veya oralı olmayan -  ülkelerden biri.

En basitinden, yangın söndürme uçaklarının neredeyse namevcudiyeti bunu anlamak için en basit ve somut gösterge, gerisini anlatmaya gerek dahi yok.

Türkiye, iklim değişiklikleriyle mücadelede büyük önem taşıyan Paris İklim Anlaşması’nı imzalamayan 6 ülkeden biri.

Eh, hakim ve yaygın zihniyetiniz “dünya bir yana biz bir yana” veya “biz bize benzeriz” gibi tekerlemeler üzerine kurulu olursa, gezegenin en öncelikli sorununa çözüm için yardımcı olmaktan da uzak kalırsınız, böyle facialarda da debelenir durursunuz.

Dünyada yeni kuşakların hayata ve çevreye bakışı baştan aşağı değişirken, çoğulcu yönetime sahip ülkelerde siyaset kaçınılmaz bir şekilde “acilen iklim dengesi” önceliği üzerinden yeniden tanımlanırken, Türkiye’de iktidar ve muhalefetin bu konudaki aldırmazlığı “tarihi ahmaklık” bakımından tam manasıyla içler acısı.

İktidarı da muhalefeti de siyasetin alanını dinsel veya ideolojik dogmalar, asla mümkün olmayacak geçmiş döneme dönüş özlemleri, geçen yüzyıla ait müflis kalkınma modelleri ve dönüşümlü rant paylaşımından başka bir şey ifade etmeyen güç savaşları üzerinden çiziyor.

Popülizm her siyasi cenahta öyle azmış durumda ki, insancıl ve uzun vadeli bir çevre vizyonu partilerin söyleminde “oy getirmez” diye en ufak bir yer tutmuyor. Laf edilse de, “laf etmiş olmak” için değiniliyor, o kadar.

Dinci siyaset kesimi zaten bu dünyayı, “öbür dünya”dan çok daha az önemsiyor, hatta hiç. Milliyetçilik lugatında da bayrak, silah ve çakıl taşı, hava su fauna ve flora ile kıyaslanmayacak derecede öncelikli. Kendisini sol olarak tanımlayan Türk siyasetinde ise, Soğuk Savaş döneminde Sosyalist Blok’ta uygulanan emir komuta ekonomisi modelinin o coğrafyalarda doğal dokuyu nasıl bozduğuna dair süregiden bir inkarcılık dikkat çekiyor. “Önce sosyalizmi kuralım, iklim de kendiliğinden düzelir” argümanlarının ikna edici olmaması da herhalde bu sebebe dayanıyor.

Bilinç yoksunu köhne siyasetler bütünü, ülkenin ayağında bir prangadır.  

Bizatihi köhnelik unsuru, mevcut siyaset sınıfının varoluş nedeni haline gelmiş ve o sınıf içinde bu konuda adeta bir konsensüs oluşmuştur.

Ama küçümsemeyelim, Yeşiller Partisi gibi bir oluşuma aylardır partileşme izni verilmemesi bu çerçevede galiba bir özel anlam taşıyor. Çünkü bu tür modern partileşmeler, yeni kuşakların diliyle ve zihniyle bir vaatler zinciri oluşturmakta. Bu yüzden de, ülkeyi beraberce kördöğüşü içinde kemiren yaşlı ve erkek hegemonyasına karşı ciddi “tehdit” olarak görülüyor olmalılar.

Gençlerle oturup konuşanlar ve onların dünyasına içtenlikle mercek tutanlar biliyor. Bugünün Türkiye’sinde sadece büyük kentlerde değil, taşrada bile gençler siyaseti ve hayatlarını bambaşka kriterlerle değerlendiriyorlar. Hemen hepsinin dünyasında iklim krizinin iyice bozmakta olduğu varoluş koşullarına dair derin bir endişe - ve angajman isteği - var.

KONDA’nın aktardığı verilere göre gençlerin büyük çoğunluğu “bu siyasetle ve bu partilerle olmaz” diyor. Kendilerine söz ve yetki verilmediği aşikar. Kafalarında gezen sorulara tatminkâr cevap verilmediği de.

18-30 yaş grubundaki gençlerin yalnızca yüzde 26’sı “gelecek” deyince 10 yıldan fazla bir süreyi hayal edebiliyor. Yüzde 10’u için gelecek 12 ay içinde, yüzde 16’sı için 1-3 yıl, yüzde 20’si için 3-5 yıl, yüzde 27’si için ise 6-10 yıl.  Gelecek algıları kısa olduğu gibi beklentileri de son derece düşük.

Bu tespitler doğru ise, o zaman ülkenin çıkışı bulması için yeni ve çevre eksenli, genç bir harekete ihtiyacının alarme edici boyutlara vardığını da düşünebiliriz.

KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır’ın yazdığı gibi:

“Önümüzdeki seçimlerde yaklaşık 60 milyon seçmen olacak. Bunların 20 milyona yakın kısmı 30 yaş altı, 4 milyona yakını da bugün 15-18 yaş aralığında olan ve 2023’te seçmen yaşına gelenlerden oluşacak. 100 seçmen içindeki 33 genç seçmenin bugünkü tercihlerinden bakarsak, 15-18 yaş aralığındakilerin neredeyse tümü, 18-24 yaş aralığındakilerin yarısı, 25-30 yaş aralığındakilerin üçte biri ya kararsız olduğunu ya da oy kullanmayacağını söylüyor. Ya da bugünün kararsız ve oy kullanmayacağını söyleyen seçmenlerinden bakarsak bu kümenin yarısı gençlerden oluşuyor.”