• 14.06.2021 07:05
  • (169)

5 Haziran sabah Duhok-Amedi’de TSK ve PKK arasındaki çatışmaların sivil yerleşim alanlarını tehdit etmesi üzerine bölgeye bir Peşmerge grubu gönderildi. PKK tarafından bu gruba bir saldırı yapıldı. Saldırıda 5 Peşmerge hayatını yitirdi, 7 Peşmerge de yaralandı. Bölgede gerilimi had safhaya çıkartan bu olaya yönelik tepkiler dinmemişken, 8 Haziran’da bir saldırı haberi daha geldi. Zaho’da bir Peşmerge, PKK’lilerin açtığı ateşin kurbanı oldu.

Yaşananalar, maalesef, bir ilk değil. Geçtiğimiz yıl da buna benzer haberler kamuoyunun gündemine düşmüştü. Mesela PKK’nin geçiş hatlarına döşediği mayınlar birçok Peşmerge’yi canından etmişti. Akre, Sidekan, Duhok ve Zaho’da gerçekleştirdiği saldırılar birçok ölüme ve yaralanmaya sebebiyet vermişti.

Son olay suyu çok ısındırdı. Bu çapta bir saldırının spontane bir şekilde gerçekleşmesi ya da o bölgede bulunan güçlerin kendi inisiyatifine dayanması olasılığı düşük. Peşmerge’nin, PKK’nin etkin olduğu alanlara yaklaşılması halinde vurulmasını öngören merkezi bir kararın olması ihtimali ise daha yüksek. PKK kaynakları “Uyarı ateşi açtık” iddiasında bulunuyorlar ama kullanılan ağır silahlar saldırının uyarı amacıyla yapıldığına işaret etmiyor.

KÜRDİSTAN’IN İÇİNE DALMAK

Kürdistan Bölgesi Yönetimi’ne (KBY) karşı faaliyetlerinin artmasında, PKK’nin KDP’yi rakip olarak kodlamasının ve iktidar iddiasının payı var. Fakat asıl tayin edici faktörün, Türkiye’nin son dönemlerde PKK’ye karşı izlediği mücadele stratejisinin olduğunu söylemek mümkün.

Sınırları içindeki PKK varlığını asgariye indirdikten sonra Türkiye, PKK’nin Kürdistan ve Irak’taki kamplarına odaklandı. Yoğun operasyonların neticesinde PKK, stratejik önem atfettiği sınır boylarındaki alanların önemli bir kısmını boşaltmak mecburiyetinde kaldı. 2020’de Cumhurbaşkanlığı İletişim Dairesi’nin yayınladığı bir haritada, eskiden PKK’nin büyük kamplarının bulunduğu Sidekan, Kanireş, Haftanin, Batufa, Metina, Sine, Avaşin, Basyan ve Hakurk'ta kontrolün artık Türkiye’ye geçtiği ilan ediliyordu.

Stratejik sahaları terk edince hareket alanı daralan PKK, çareyi Kürdistan’ın içlerine, köylerine dalmakta buldu. PKK’nin bu yönelimi KBY’yi iki açıdan rahatsız etti: Biri, Türkiye ile PKK arasındaki savaşın kendi topraklarına yayılmasıydı. Diğeri ise PKK’nin herhangi bir sebeple girdiği yerden çıkmama ve orada yerleşme siyasetiydi. KYB bunu kendi geleceği için bir tehlike olarak değerlendirdiğinden ilişkiler gerildi ve Peşmerge ile PKK daha sık karşı karşıya gelmeye başladı.

KÜRDİSTAN KARŞITLARIYLA İŞBİRLİĞİ

Kürdistan’daki PKK varlığı üç noktada büyük tahribat yaratıyor.

İlki, KBY’nin otoritesini tanımıyor. KBY, anayasal bir yönetim; hukuken tanınan hudutları içinde her yere gitme ve halkın taleplerini karşılama, bu anayasal yönetimin hem hakkı hem de vazifesi. Lakin PKK, bölgesel kargaşadan istifade ile bir şekilde eline geçirdiği yerlerde, KBY’nin bu egemenlik hakkına saygı duymuyor. Mesela meşru Peşmerge güçlerine bu bölgelere yaklaşmaması ve girmemesini söyleme hakkını kendinde bulabiliyor. Ya da köylüleri vergilendirmeye tabi tutup onlara kendi totaliter düzenini dayatabiliyor.

Hiçbir yönetim, hukuken egemenliği altındaki topraklarda bu tür bir muameleye tabi tutulmak istemez. Bazen koşullar mecbur kıldığından veya başka sebeplerden ötürü böylesi bir duruma bir süre tahammül edebilir. Ama ilelebet buna göz yummaz, kendi otoritesini sarsan pozisyonun kalıcı bir hale dönüşmesine müsaade etmez. Bu nedenle PKK’nin KBY’nin iradesini hiçe sayan tavrının, taraflar arasında tansiyonu yükseltmesi kaçınılmaz.

İkincisi, Irak ve Kürdistan’da KBY’yi doğrudan ilgilendiren mevzularda, PKK’nin KBY karşıtı güçlerle işbirliğine gitmesidir. Şengal, bunun açık bir örneğidir. Şengal Anlaşması’nın hayata geçirilmesine ve bu anlaşmaya dayanarak imar edilecek bölgede KBY’nin bir otorite tesis etmesine taş koyanların başında PKK’nin geldiğine şüphe yok. PKK bir taraftan kendisine bağlı gruplarla özerklik ilan ederek, diğer taraftan da gerektiğinde Haşdi Şabi ile dirsek temasına girerek, KBY’yi Şengal’in dışında tutmaya çalışıyor. Nüfuzunu kırmaya matuf bu ortaklıklar, KBY’nin de sinir uçlarına dokunuyor.

Üçüncüsü, PKK’nin Türkiye ile olan savaşını Kürdistan’ın derinliklerine taşımasıdır. Bu, Türkiye’nin Kürdistan’daki etki alanını her geçen gün artıyor. PKK sınırdan uzaklaşıp güneye çekildikçe, Türkiye’yi peşinden Kürdistan’ın içine sürüklüyor. Kamp ve üs sayısını çoğaltan Türkiye de bölgedeki gücünü tahkim ediyor. Kendi toprakları üzerinde cereyan eden savaş KBY’yi birçok yönden baskı altına alıyor; insani, iktisadi ve siyasi kayıplara neden oluyor.

ANAYASAL STATÜYÜ HEDEF ALMAK

PKK, yapıp ettiklerini KBY’ye karşı değil de KDP’ye karşıymış gibi lanse ediyor. Lakin bu, KDP ile PKK arasında bir sorun değil; olan biteni böyle okumak tabloyu görmeyi engeller. Çünkü PKK eylemleriyle yalnızca KDP’yi değil bütün bir KBY’ni zora sokuyor. PKK’nin siyaseti Kürdistan’ın tamamının üzerine ağır bir yük bindiriyor, KBY’nin gücünü azaltıyor. Bunun, Kürtlerin yeryüzündeki hukuki tanınırlığı olan tek yapısının varlığını ve geleceğini tehlikeye attığına şüphe yok.

Ezcümle, söz konusu olan KBY’nin anayasal statüsüdür; PKK’nin takip ettiği yanlış yol, bu statünün altını oyuyor. Son saldırılarından ötürü PKK’ye gösterilen büyük tepkinin nedeni bu; PKK’nin anayasal kurumları tehdit etmesi.

Ateşi harlamamak için daima çok dikkatli konuşan Mesud Barzani, bu kez dilini sertleştirdi ve yapılanın hesabının mutlaka sorulacağını söyledi. KBY, bugüne kadar PKK’ye karşı bir mücadele veya çatışma kararı almadı, bunda en büyük amil Barzani’nin “Kürt’ün Kürt’e karşı savaşını haram kıldık” anlayışıydı.

PKK, Kürtler arası bir çatışmaya yol açmamak için gösterilen bu hassasiyetin kıymetini bilmeli. Aksi takdirde, eğer PKK tıpkı hendeklerde olduğu gibi yapılan eleştiri ve uyarıları göz ardı ederse bölgede hava Kürtler aleyhine daha da bozulabilir. PKK, KBY’nin meşru nizamına riayet edip geri adım atmalı, yoksa hararet düşmez.