• 6.06.2021 00:16
  • (241)

Geçen hafta, mafya lideri Sedat Peker’in iddialarının AK Parti’de sessizliğe neden olduğunu, bir-iki zayıf açıklamanın ötesinde partide iddialara sert bir karşı koyuş sergileyen ve iddiaların hedefindeki İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya arka çıkan bir tavrın gösterilmediğini belirtmiştik. Manidar sessizliğin, Peker’in sözlerinin nereye gideceğini öngörememekten ve parti içi alan kapma kavgasından kaynaklanabileceğini de ifade etmiştik.

İktidar cenahındaki sessizlik dikkat çekiciydi. Nitekim Soylu, kendisine dönük iddialara cevap vermek için katıldığı televizyon programlarında “kendisini yalnız hissedip hissetmediğine” yönelik soruları önce geçiştirmeye çalıştı. Ardından “kimin kendisine sahip çıkacağının yakında görüleceği” mealinde bir meydan okumayı da içeren bir dil kurdu.

Zaten Soylu’nun o programlara çıkmasının gayesi, hem kendisinin elinde de kozlar olduğunu ima eden bir gözdağı vermek hem de -bununla bağlantılı olarak- arkasında duracak olanlara artık daha fazla geç kalmamaları yönünde bir çağrı yapmaktı.

Üç maymun

Suskunluğu ilk bozan Bahçeli oldu. MHP lideri, İçişleri Bakanı’na salt mutlak ve tam bir destek gösterisi yapmakla kalmadı, aynı zamanda herkesi -ama bilhassa Erdoğan’ı- safını belli etmeye mecbur tutan bir dille konuştu. Bahçeli’ye göre, Soylu böyle bir saldırı altındayken hiç kimsenin “üç maymunu oynamasının zamanı” değildi. Aslında bu, Bahçeli’nin klasik taktiğiydi; bütün kritik dönemeçlerde önceden elini açıp AK Parti’nin manevra kabiliyetini zayıflatıyor ve iktidarı bir bütün olarak kendi belirlediği çizgiye çekiyordu.

Bahçeli, kendisi ve partisi adına hep müspet netice aldığı bu çıkışı yapınca, Erdoğan’ın fazla bir seçeneği kalmadı. Ya mevcut pozisyonunu muhafaza edecekti ya da Bahçeli’nin talebine uygun olarak Soylu’yu sahiplenecekti. Seçeneklerden ilki iktidar yapısı için bir risk taşıdığından Erdoğan, kendince daha emin bulduğu ikincisine yöneldi ve Soylu’nun yanında durduklarını ilan etti.

Erdoğan’ın bu kararı, Peker’in videolarıyla başlattığı süreci yeni bir eşiğe getirdi. Peker “Tayyip Abi” diye hitap ettiği Erdoğan’ın bu kararında duyduğu hayal kırıklığını dile getirdi, ölçülü bir üslupla Erdoğan’a sitemlerini iletti ve artık “Pandora’nın kutusunu açmanın vaktinin geldiğini” belirtti.

Herkesin bildiği sır

Peker’in açtığı kutudan, ilk olarak, Suriye’ye gönderilen silahlar çıktı. Peker, Suriye’deki Türkmenlere silah ve teçhizat gönderdiğini, bir para-militer yapı olan SADAT’ın da bunun için kendisinden yardım talep ettiğini söyledi. Buna göre Peker ile bağlantılı olarak Türkmenlere iki şekilde silah gönderiliyordu. Birincisi doğrudan Peker’in kendi araçlarıyla gönderilen silahlar, ikincisi de Peker’in adını kullanan ama SADAT tarafından gönderilen silahlar.

Peker, bugün SADAT’ın silahlarının Türkmenlere değil El-Nusra’ya gittiğini, bu silah trafiğinden bazı kişi ve yapıların büyük ölçekli paralar kazandığını iddia ediyor. Doğrusu, Türkiye’den Suriye’ye gönderilen silahların önemli bir kısmının, Türkiye’nin de terör örgütü olarak tanımladığı radikal örgütlerin eline geçtiği ve onlar tarafından kullanıldığı, herkes tarafından bilinen bir sır. Rusya’nın, İran’ın ve alanda çalışan bağımsız gözlemcilerin, bu hususa ilişkin çok sayıda beyanları var.

Fakat ilk defa, bir zamanlar iktidarın çok yakınında konuşlanmış biri tarafından bu mevzunun dillendirilmesi önemli. Konunun açıklığa kavuşması için, sorumluların konuşmasına ihtiyaç var. Mesela eski Başbakan Davutoğlu ekrana çıktı, kendi döneminde ordunun ve istihbaratın resmi görevlileri haricinde hiçbir sivil ya da para-militer yapıya bir görev verilmediğini belirtti. Ancak kendisinden sonraki döneme dair herhangi bir şey söyleyemeyeceğini de sözlerine ekledi.

Hülasa “Türkiye’yi karalamak istiyorlar” söylemiyle geçiştirilebilecek bir durum değil bu; aksine o dönem vazife yapan her aktörün eteğindeki taşları dökmesi gerekiyor.

Ticaretin mekanizması

Suriye silahlarını konuşmasının yanında Peker’in son videosunu mühim kılan bir diğer husus, kutudan doğrudan Erdoğan’ın yakın çevresini işaret eden okların çıkmasıydı. Peker’e göre, Suriye ile büyük çaplı ticareti organize eden bir mekanizma söz konusuydu. Ve içinde Külliye’den üst düzey bir bürokratın, iktidara yakın iki işadamının ve El-Nusra’nın ticari işler temsilcisinin bulunduğu bu mekanizmanın oluru olmadan, Suriye ile herhangi bir iş yapmanın olanağı yoktu. Akla ziyan paraların döndüğü ticaretten kamu hiçbir fayda görmüyor ve elde edilen gelir birkaç kişinin cebine gidiyordu.

Tamamen yasadışı ilişkilerle kurulan bir ağda Külliye’den üst düzey bir ismin zikredilmesi, üzerinde ağırlıklı olarak durulmayı gerektiriyor. Zira Peker konuştukça yarattığı sarmal büyüyor. İktidarın, mafyatik kişiliğine vurguyla söylediklerini önemsizleştirme çabalarına karşın, Peker’in iddialarına olan alaka artıyor, iddialar gün be gün daha fazla tesir ediyor. Öyle ki eski başbakanlar, bakanlar, emniyet müdürleri, valiler bu iddialara karşı konuşmak zorunda kalıyorlar, Meclis Başkanı meseleye dâhil oluyor.

Tatilden dönen akıl

İlk başta olmasa da Peker’in artık bir stratejisi var. Bildiklerini bir anda ve bol kepçe topluma sunmuyor. Bilgileri dirhem dirhem veriyor; böylece hem kamuoyunun merak duygularını ayaklandırıyor hem de muhataplarına anlayacağı tarzda mesajlar veriyor. Şöyle değinilip geçilen bir isimden, tarihten veya konudan ne murat edildiği muhtemelen ilgililerince biliniyor. Peker bir başlangıç noktasından bahsettiğinde, mevzuyla irtibatı olanlar bunun varacağı yeri anlıyorlar.

Bilgiyi sınırlı tutarken hedefi giderek büyütüyor. Ağar ile başlayan, Soylu ile devam eden, oradan Binali Yıldırım’a sıçrayan Peker, şimdi de Erdoğan ile “helalleşmek” üzere randevu veriyor. Peker bir taraftan el yükseltiyor, diğer taraftan da tatile gönderdiği aklını geri çağırdığını söyleyip pazarlık kapılarının açık olduğunu ima ediyor. Dolayısıyla mevzu; Ağar’ın marinadan kovulmasını, Soylu’nun önemsizleşmesini veya gözden çıkarılmasını aşan bir boyuta ulaşıyor.

Kürdistan 24, 02.06.2021