• 28.01.2022 13:57

Sezen Aksu’nun beş yıl önce yazdığı bir şarkı, ince hesap yapan bir el vasıtasıyla birdenbire Türkiye’nin bir numaralı meselesi haline getirildi. Şarkıda geçen bir sözde Hz. Âdem ve Hz. Havva’ya hakaret edildiği iddiasıyla, evvela sosyal medyada bir fırtına koparıldı. Ardından da durumdan vazife çıkartanlar veya bu durumla ilgili özel olarak vazifelendirilenler, Aksu’nun evinin önüne yürüdüler ve onu tehdit eden açıklamalar yaptılar.

Türkiye’de bir süredir düşünceyi cendereye alan bir iklim hüküm sürüyor. Dini ya da seküler hemen her kesimin kutsalları ya da kutsal olarak belledikleri var. Ve hemen her kesim, bir başkasının kutsalını konuşmaya pek heveskâr bir tutum takınırken kendi kutsallarının bir tartışmaya konu olmasına şiddetli bir tepki gösteriyor. Hak ve özgürlüklere genelde tek taraflı olarak bakılıyor. Kendileri bahis konusu olduğunda hürriyetperver poz takınanlar, mevzu başkalarının özgürlüğüne geldiğinde mutlak yasakçı bir kimliğe bürünmekte herhangi bir beis görmüyorlar.

Özgürlüğü araçsallaştıran bu “kendine Müslüman” tavır, düşünce hayatını bir bütün olarak halinde çoraklaştırıyor. Dokunulmaması gereken kutsalların fazlalığı, alternatif fikirlerin doğmasını, bunların dillendirilmesini ve haklarında derinlikli bir tartışma yürütülmesini güçleştiriyor. Farklı ve birbirine aykırı görüşlerin aktarımının önüne hukuki ve fiili bariyerler konulması, demokratik bir kamuoyu oluşmasını ve gelişmesini engelliyor; herhangi bir konuda soğukkanlı ve faydalı bir görüş alış-verişi mümkün olmaktan çıkarıyor.

Düşüncenin ve ifadenin bu denli dar bir koridora sokulması, bir taraftan toplumsal dertlere çareler bulma olanağını asgariye indirirken diğer taraftan da herkesin sesinin kısılması tehlikesini azamiye çıkarıyor. Yani, en mühim özgürlük alanının daraltılması hem içtimai hem de şahsi tahribata neden oluyor. Zira sosyal-siyasi tartışmalara katkı sağlayan, kamusal yarar içeren ve sanatsal yaratıcılık çerçevesinde mütalaa edilmesi gereken ifadeler koruma altına alınmadığında, sorunların çözümü için alışılmışın dışında öneriler geliştirilemiyor ve kimse de kendini rahat hissedemiyor.  

“Düşüncenin, isteğin ve iradenin olmadığı yerde özgürlük olmaz” der John Locke. Eğer bir roman karakteri üzerinden bir yazar ve bir şarkı sözünden ötürü bir sanatçı baskıya tâbi tutulursa, orada ne düşünce olur ne de özgürlük. Özgürlüğün olmadığı bir yerde ise kimse güven altında değildir; piyango bir gün herkese vurabilir!

“Dilini koparmak”

Toplumsal kesimlerin birbirlerini kutsalları üzerinden dövme alışkanlıklarının, Türkiye’de ifade özgürlüğünün çıtasının aşağıda tutulmasındaki etkisi göz ardı edilemez, kuşkusuz. Lakin ifade sahasında karşı karşıya olduğumuz feci tablonun başlıca müsebbibinin devlet olduğu unutulmamalıdır. Diğer haklarda olduğu gibi ifade özgürlüğünde de devletin sorumluluğu iki yönlüdür.

Biri, bireylere belli bir düşünceyi dayatmaması ve bireylerin farklı düşüncelerine saygı duyması anlamında, negatif yükümlülüktür. Diğeri ise, bireylerin düşüncelerini serbestçe yayabilecekleri ve kendi aralarında rahatça iletişim kurabilecekleri bir ortamın yaratılması anlamında, pozitif yükümlülüktür. Elbette ifade özgürlüğü sınırsız değildir; ancak devlet bu özgürlüğü sınırlandırırken ölçülü olmalıdır; ifade açıklamalarının sağlayacağı meşru menfaatler ile yaratabileceği tehlikeler arasında adil bir dengeyi gözetlemelidir.

Maalesef Türkiye’de devlet bu yükümlülüklerine riayet etmez. Aksine, ifade özgürlüğü bağlamında yapmaması gerekenleri yapar ama yapması gerekenleri yerine getirmekten imtina eder. Misal, gölge etmemesi yetecekken gider bireylerin ne düşünüp neyi düşünmemesi gerektiğine karar verir. Ya da bir kişinin düşüncelerini rahatlıkla bir başka kişiye ulaştırabileceği bir hukuki ve siyasi zemini inşa etmesi gerekirken, tersine gider bu zemini tahrip eder.

Sezen Aksu etrafında başlayan tartışmalar, devletin bu noktadaki menfi rolünü bir kere daha teyit etti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Çamlıca Camii’nde cemaate seslenirken şu ifadeleri kullandı: “Hz. Âdem efendimize kimsenin dili uzanamaz. O uzanan dilleri yer geldiğinde koparmak bizim görevimizdir.” Hangi açıdan bakarsanız bakın, vahim bir ifade bu! Dört hususa değinilebilir.

“Cambaza bak”

Birincisi, dini ilke ve değerlerin bu derecede siyasi amaçların hizmetine koşulmasıdır. Hem o din hem de siyaset için ciddi bir sorundur bu. Keza, barış ve kardeşlik mesajlarına ev sahipliği yapması gereken bir ibadethanenin, makbul addedilmeyen vatandaşların tehdit edildiği bir mekâna dönüştürülmesi de her şeyden önce o ibadethaneye bir haksızlıktır.

İkincisi, bu tehdidin altında bir “cambaza bak” siyasetinin yatmasıdır. İktidar, kendisine güç kaybettiren iktisadi sıkıntılara karşı alternatif bir gündem yaratmada mahirdir. Hâlihazırda Türkiye’de işsizlik, pahalılık, enflasyon, gelir düşüklüğü, kadına karşı şiddet ve benzer gibi geniş toplum kesimlerini ilgilendiren somut sorun alanları var. İnsanlar iktidardan bu yaralarının sağaltılmasını bekliyorlar. Ancak iktidar, bu problemlere bir çözüm üretmekte zorlanıyor. O zaman da hassas konuları öne itiyor ve toplumun ilgisini o yöne çekmeye çalışıyor.

Üçüncüsü, iktidarın seçime kadar olan süre zarfında din ve milliyetçilik patikasındaki ilerleyişine hız vereceğidir. Çünkü mevcut halden hoşnut olmayan seçmenlerin sayısı her geçen gün artıyor. İktidar, bu seçmenlerin bir arayışa girmesini ve başka kapılara yüzünü dönmesini engellemeye çalışıyor. Din ve milliyetçilikteki doz aşımı, bu amaca matuf.

Muhtemelen iktidar, seçime kalan süre azaldıkça, muhalefeti gayri-millilik ve gayri-yerlilikle kodlayacak yeni materyalleri bulmak için arşivlerde daha fazla mesai harcayacaktır. Dolayısıyla muhalefetin din ve milliyetçilik soslu daha sert hamlelere karşı müteyakkız olması gerekir. 

Demokrasiyi tehdit etmek

Dördüncüsü ve asıl önemlisi, hassasiyetle işlenmesi gereken asıl mesele, devlet gücünü kullanan bir aktörün, bir vatandaşı açıktan tehdit etmesidir. Devletin “dil koparmak” gibi bir görevi yoktur; devlet insanların haklarını korumak ve güvenliğini sağlamakla mükelleftir. Vatandaşın dilini kopartacağını söylemek; demokrasiyi, hukuk devletini ve devletin varlık nedenini inkâr etmektir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, yürütmenin başıdır. Aslında sadece yürütme de değil; Türkiye’de ucube bir hükümet sistemi sayesinde Erdoğan yürütmenin yanında yasama ve yargıyı da kontrol ediyor. Hülasa devletin üç kuvveti var ve Erdoğan bu üç kuvveti de elinin altında tutuyor.

Böylesine kudretli bir cumhurbaşkanının bir vatandaşı uluorta hedef tahtasına oturtması, salt o vatandaşın tehdit edilmesi anlamına gelmez. Bu, demokrasinin ve çizgiyi aşması muhtemel diğer vatandaşların da tehdit edilmesi anlamına gelir. 

Ezcümle Sezen Aksu “Malumunuz olduğu üzere konu ben değilim” derken, çok haklı; gerçekten “konu, memleket.”

Independent Türkçe, 25.01.2022

https://www.indyturk.com/node/463526/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/konu-ger%C3%A7ekten-sezen-aksu-de%C4%9Fil