• 8.08.2021 07:24
  • (194)

Biliyorsunuz, bir ülkede yaşayan ahalinin “toplum” olabilmesi için gerekli temel yaşam alanı, “kamusal alan” denen arazi bizde yok. Kamusal alan yoksa toplum da yoktur aslında. Hattâ yurttaş da. Kendimizi var kabul edip konuşalım. Toplum, bir yaşama birimi içine toplanmış insan kalabalığının hep birlikte kabul ettiği ve uyduğu bazı kurallar doğrultusunda vücut bulur. Topluca birarada yaşayabilmek için birbirleriyle ilişki kurmayan gruplar, topluluklar, ancak kalabalık meydana getirirler. Nitekim bazı ülkelerde bazı kesimlerin, kimi hallerde temassızlığa bile varabilen ilişkisizlik veya ilişkiyi imkânsız kılan eşitsizlik nedeniyle “toplumun dışına” itildikleri söylenir. Toplum lafı, bir kalabalığı değil, onu oluşturan herkesin birbiriyle kurduğu ilişkiyi anlatır. Aynı zamanda bu kitlenin ortak dertlerinin, ortak hedeflerinin vs. varolduğunu, ortak sorunlarını çözmek için topluca harekete geçirdikleri mekanizmalar kullandıklarını gösterir. İlişki dediğimiz bu.

Kamusal alan, toplumun oyun alanı, hareket alanı. Radikal bulunabilir, ama şöyle de tarif edebiliriz: Devletin değil toplumun borusunun öttüğü alan. Devlet burada ancak, toplumun üzerinde anlaşıp uygulamasını ona emanet ettiği hukuku temsilen boy gösterebilir. Gerekirse.

Burası aynı zamanda, toplumun -bireylerinin, gruplarının- birarada yaşama gereklerinin getirdiği sorumlulukları, devleti işe karıştırmaksızın, toplumun mensubu olma sıfatıyla üstlendiği alan. Çöpümüzü pencereden dışarı boca etmeyişimizin sebebi bu yüzden cezaya çarptırılmamız tehdidi değildir, eğer toplum halinde yaşıyorsak. Otomobil penceresinden sokağa meşrubat kutusunu sallayabiliyorsak, o sokaktakilerle kendimizi aynı toplumun ferdi saymıyoruzdur.

Kamusal alan aynı zamanda, toplumun devleti hizaya getirmeye çalıştığı yer. Talepler ifade edilecek, tartışmalar yapılacak, vs... Basın, habercilik, elbette bu alandaki yaşamın başrol oyuncularından.

Bizde kamusal alan devletin işgali altında. Yani yok. Zaman zaman doğan boşluktan yararlanan toplum unsurları kamusal alan oluşturmaya gayret ederler, ama bu gayretler hep devletin toparlanması ve alanı polis bariyerleriyle çevirip girilmez kılmasıyla sonuçlanır. Toplum yine de her fırsatta bu çabaya girer, çünkü kalabalık toplum oluşturduğu anda kendine yaşayacak kamusal alan arar. Bulamazsa da bulmuş gibi davranmaya eğilimlidir. Çünkü dertleri, takıntıları, fikirleri, duyguları, istekleri farklı bir sürü insan birarada yaşayacaksa, aralarında yapısal çıkar çelişkileri olan işçisi, patronu, amiri, memuru ortak bir yaşamı paylaşacaksa ister istemez toplum olmaya meylederler. Birileri çıkar, “şöyle yapsak herkes için daha iyi olacak” der, başkaları, “biz artık şunu şunu istemiyoruz” der, “o halde şöyle olsun” önerilerini birileri akıl edip ortaya atar. Bir bakarsınız, devlet arkasını döndüğü esnada kamusal alana benzer bir boşluk yaratılmış, insanlar orada topluma dönüşmeye başlamış.

Bizde devlet, topluma karşı yükümlülük ve sorumluluklarını yerine getirmek üzere değil, kendini var etmek ve korumak üzere örgütlenmiştir. Başlıca gayreti, topluma borusunu öttüreceği kamusal alan bırakmamak, kamusal alanı hem fiilen, tankla, topla, copla tutmak hem de gerçekte böyle bir alanın varolmadığı yanılsamasını şedit bir ideolojik faaliyetle yaratıp sürdürmektir. Bunun adına Türk Millî Eğitimi diyoruz. Okul sonrası siyasî tecrübe de temel bilgiyi pekiştirir: Evin kapısının dışında sadece devlete ait bölge vardır, biz oraya giremeyiz, o eğer isterse evimize girebilir.

Kamusal alan fikrinden, kavramından bile yoksun yaşayan toplumun siyasî grupları, dertlerini topluca halledebilmenin yolunu ancak devleti ele geçirmekte görür. Kamusal alanın yokluğu bütün zihinlerde ve topluca kültürel hayatta öylesine sağlam yer etmiştir ki, solcular bile “özelleştirme”nin karşısına sadece “devletleştirme”yi koyabilirler. Kamusal alan, kaçınılmaz olarak, farklılıkların biraradalığı, çok sesin çıkması, anlaşabilmek için tartışabilme, yani demokrasi ortamı demek. Birilerinin eline devlet gücü geçirip başkaları üzerinde tahakküm kurmasına dayalı projeleri olan hiçbir siyasî hareket kamusal alan fikrinden hoşlanmaz.

Mevcut devlet hiç hoşlanmaz.

Örgütlü, etkin, yaygın gönüllülük hareketleri, bin türlü eksiğinden gediğinden, kötü alışkanlığından bahsedebileceğimiz sözde toplumumuzun yüz akı sayılabilecek fenomen. Özellikle afet durumlarında şaşırtıcı bir etkinlik ve güçle ortaya çıkıyor ve toplumsal ilişkiler dünyamızda alışılmadık rol oynuyor. Bu fenomen şüphesiz bireylerin başkalarını umursamadığı veya karşılıklı çıkar çatıştırdığı özel yaşam sahalarına ait olmadığı gibi, devletin ceberrutlukla denetlediği, hapishane avlusunu andırır resmî sahalara da uygun düşmez. Çünkü bizzat ortaya çıkmakla, varolmakla, kamusal alana zorunlu arazi tahsisine yolaçar.

İlk gönüllü grubunun gelip afet alanında iş görmeye başlamasıyla devlet tedirginlik krizine kapılır. Gönüllüleri ilk anda kovamayan yetkililerin memnuniyetsizliklerini her hallerinden anlarsınız. Gönüllüler genellikle kısacık sürelerde pek çok iş becerirler. Yerel halkla yakınlık kurabilirlerse onların da moralini, şevkini yükseltebilirler. Hiçbir şekilde devlete ait olmayan, hadise atlatıldıktan sonra da sahiplenemeyeceği bir enerji yaratırlar. O enerjiye devletin hiçbir katkısının olmadığını, yaratılmasına katılan, parçası olan herkes pek iyi beller. “Çocuk bezlerini şu çadırkente mi verelim, buna mı?” ya da “Yeni gelen hortumları neredeki ekiplere götürelim?” diye tartışan bir gönüllüler-siviller grubu kadar, afetle mücadelenin ön saflarındaki profesyonellerle, resmî görevlilerle irtibat halinde koşuşan telsizli gönüllüler kadar devlet yetkililerini korkutan pek az canlı vardır. Hem kaba kuvvetle hem maharetle işgal edip, içerip, soğurup varlığının izini sildiğini sandığı kamusal alanın aslında ortadan kalkmadığını, kendisinin zayıflık anlarında derhal yeniden oluşabileceğini devletin gözüne sokmak için koşturur, didinir, konuşur, üzülür, sevinir gibidir bu canlılar.

Devlet felsefesini, mantığını, daha önemlisi, duygusunu ve ruhunu sindirmemiş, gözü yükselmekte olmayan, fedakârca afetle savaşan, yardım için uğraşan devlet görevlileri ilk bakışta ayırt edilir. Gönüllülerle beraber iş yapar, o ana kadar tatmadıkları bir duygunun keyfine varırlar. Çünkü gerçekte onlar da birer yurttaştır ve yurttaş dediğin, kamusal alanda dolaştığında zevk alır. Çünkü orası kendi alanıdır.

Devlet ruhunun cisimleşmiş hali olan yetkililerse, rahatsız huzursuz fırsat kollarlar. Kollamadan helaya bile gidemedikleri, yaşamlarını kendilerini beğendirerek yükselmek üzere düzenledikleri beyefendilerden “bu gönüllüleri artık kovalayın” buyruğu geldiği anda, o güne kadar kimseyi yanlarına yaklaştırmamak üzere asılmış suratları birden yumuşar, gülümserler bile. Artık yabancı sahada oynar pozisyondan kurtulacaklardır. Yine afetzedeler ile devlet karşı karşıya kalacak, devlet onlara nasıl biliyorsa öyle davranabilecektir.

Gönüllülere yol göründüğünde, gelgitler, çekişmelerden sonra, kaçınılmaz olarak o yola düşülür. Giderler. Bıraktıkları alan, kum fırtınasının örtüp görünmez kıldığı tepecik gibi, yok oluverir. Kamusal alan, devlet fırtınasıyla yeniden görünmez kılınmıştır. Geride kalanlar, elden ele erzak dağıtılan çadırların yerine, elde evrak, kapısında kuyruğa girilen resmî binaların önündedirler artık. Alışıldığı üzre. Giden gönüllülerin izleri gittikleri yerlere kadar takip edilebilir. Ama bu hatların öbür ucu afet bölgesine yaklaşıldıkça silikleşir, görünmez olur. Boşlukta hatıralara varır. Gönüllü ile afetzede arasındaki hat kesilmiş, devlet bekâsını yeniden garantiye almıştır.

Bu meseleyi bu kadar soyutlaştırmayıp, derinine inmeyip, pek basitçe de ele alabiliriz aslında. Şöyle sorarak: Afet durumunda yurttaşlarının genç, güçlü, becerikli, tecrübeli, işbilir kesimi organize olarak yardıma koşuyorsa bir devletin ne yapması mâkûldür? Afet yerinde örgütlü çalışmayı etkinleştirmek için onlarla etkin koordinasyon kuracak mekanizma oluşturması. Afetlerin hele özellikle yıkıcı ilk döneminde, yardıma koşan insan gücü hayatî etken. Sırf çocukları bir kenara toplayıp tehlikeden ve travmadan koruyabilmek bile, ne kadar “cephe gerisi” işi gibi görülse de çok önemli faaliyet. Yardım malzemesinin tasnifi, emniyete alınması, sağlıklı dağıtımı vs. bütün bu işleri sivil gönüllülerin ne kadar etkin şekilde yapabildiğini artık bir sürü tecrübeden biliyoruz. Dürüst devlet yetkilileri de inkâr edemez.

Peki devlet, bunca ihtiyaç bulunmasına rağmen, afetle mücadele ve yıkımın hafifletilmesi faaliyetinde çok etkin olabilen sivil toplumun gönüllü desteğini neden reddeder, dahası neden tehlike olarak görür? Nerededir, nedir bu hareketin tehlikesi?

Şimdilik bu kadarı yeter, can alıcı sorularımızı bellemek ve cevaplarını aramak için. Gerekirse, 1999 büyük depreminden sonraki yaklaşık altı ay boyunca “Sivil Koordinasyon” oluşumu bünyesinde yaşadığımız devlet tecrübesinden trajedi parçaları ve parodi aktarımlarımı tekrarlarım.

Gönüllü hareketi, sivil toplum, kamusal alan… üzerine, kamusal alanı devletin kendi egemenlik sahasından koparılacak arazi gibi algılaması üzerine düşünürsek, belki Osman’a bunca zulmün niye yapıldığına dair ipuçları da bulabiliriz.