• 23.06.2021 08:54
  • (380)

Siyah eldivenleri, siyah çantasıyla İzmir HDP binasına dalıp Deniz Poyraz’ı öldüren, başkaları varsa onları da katledebilmek için ateş ederek odalara dalan Onur Gencer, askerden polisten silah alıp vatanı savunan kahraman pozlarında fotoğraf çektiren yüzlerce Ülkücüden biri olarak kalmayı istememiş belli ki. İşhanının HDP il örgütüne ait dairesinde polis duvarlardaki kurşun deliklerini numaralamış. 32 sayısını gördüm fotoğrafların birinde. HDP Eş Genel Başkanı Mithat Sancar, otuz üç, dedi. 17 Haziran günü il binasında faaliyetlerin biraz geç başladığını, aşağı yukarı kırk kişilik bir toplantının ertelendiğini biliyoruz. Böyle olmasa kimbilir kaç kişi öldürülmüş olacaktı. 

Belki de olmayacaktı. Hedeflenen, büyük katliam değil, yalnız bu kadarı mıydı? Binada yalnız bir genç kadının bulunduğunu bilen birileri, başkaları gelmeden bu “mesaj eylemi”nin bitirilmesini mi sağladı?

 

İki tür kanlı tezgâh

 

Paramiliter tetikçilerin, şaibeli, karanlık devlet birimlerinin karıştığı, kundaklama, bombalama, suikast, cinayet, katliam gibi eylemler planlıdır, siyasîdir. Ya mesaj içerirler, bir nevi tebligattırlar ya da meçhullerle dolu karanlık ortamlara korku pompalayıp genel dehşet duygusu yaratmaya yöneliktirler. Bu hangisi?

Gamiba ikisi birden. Tıpkı 7 Haziran seçimlerine giden süreçte ve gayrimeşru Kasım seçimlerinin ardından alenîleşecek muktedirler koalisyonunun arzusu hilafına sonuçlanan seçimlerin ertesinde tanığı veya kurbanı olduğumuz üzre. Bir yandan HDP’nin dışlanması ve bu partinin temsil ettiği gibi bir çizgiye Türkiye siyasî düzeninde yer olmadığının yeniden ilan edilmesi sözkonusu; öbür yandan HDP’yi de aralarına aldıkları takdirde ilk seçimlerde bugünkü iktidar koalisyonunu ezip geçebilecekleri giderek kesinleşen muhalefet partilerine sınır konması. 

Öyle bir ortam yaratılmalı ki, muhalefet partileri HDP’nin yanına bile yaklaşamasın. Bunun için, çatışma duygusunu ve Kürtlere yönelik nefreti körüklemek gerekecektir. HDP ile ilgili mesaj kabaca şöyle: Düşmandır, hiçbir sebeple dostâne davranılmayacaktır, yanına yaklaşan ihanet suçu işler, dolayısıyla, siyasî ittifaka, güçbirliğine, koalisyona onu katmak bilumum yasal siyasî partilere yasaktır. Böylece Kürt meselesinde herhangi bir barışçıl çözüme yönelinmeyeceği, savaş politikalarının sürdürüleceği de garantilenmiş ve tescil edilmiş olacaktır. Bu, muhalefetin siyasî manevra alanını da daraltmak, hattâ onu birçok karar ve eylemde iktidarın peşine takmak demek. Çok iyi biliyoruz.

Düşmanlık havası ve çatışma ortamını oluşturmada tekil cinayetler, HDP binalarına, konvoylarına, yöneticilerine, üyelerine saldırı tarzı eylemler yeterli olmazsa, “namus meselesi”, “mahalle kavgası” gibi mizansenler şeklinde provokasyonlar ve “tahrik olmuş” öfkeli kitlelerin sokağa dökülmesi, ev-dükkân yakmalar, sokak-mahalle ablukaları, pogrom çapına ulaşacak kitlesel saldırılar düzenlenebilecektir. 

Eğer amaç bu yönde ilerlemekse, önümüzdeki günlerde, özellikle sivilleri hedef alacak, HDP’ye pek sıcak duygularla yaklaşmasa da siyasetteki Kürt varlığına karşı düşmanca hisler beslemeyenlerde de tepki yaratacak TAK eylemleri bekleyebiliriz. PKK’nin, “askerî kazanım”dan saydığı ve kendini siyasî sorumluluğundan sıyırabilirmiş gibi davrandığı bu eylemlerin bir kısmı -özellikle zamanlaması ve kurbanları yüzünden iyice anlaşılmaz hale gelen siyasî hedefleri bakımından- gayet karanlık ve izaha muhtaçtır. Devlet birimlerinin bu kisve altında her şeyi yapabileceği, hazır kanıtlarla karşımıza çıkabileceği açık. Muazzam vahim sonuçlara yolaçan, Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi hadisesini, “Apocu Fedai timi”nin “biz yaptık” açıklamasının ANF’nin haberinde yeralmasıyla öğrendik ilkin; unutmayalım.

Amaç pogrom gibi daha kitlesel ve yıldırıcı organizasyonlarsa, bir semt halkının, çarşı esnafının, taraftar grubunun vs. kışkırtılıp harekete geçirilmesi gerekecektir ki, bunun için ilk bakışta siyasî olmayan, “çocuk kavgası”, “kıza laf atılması” gibi kıvılcımlar çakılması beklenir.

Yok eğer -buna alternatif veya bununla paralel olarak- ikinci yol seçilecekse, yani doğrudan saldırılar, çatışmalar değil, daha belirsiz, beklenmedik ve kaynak, sebep, hedef vs. konularında kafa karışıklığı yaratacak genel “dehşet ortamı” oluşturup, otoriter bir merkezî idarenin düzeni disiplini sağlaması talebi yaratmaya oynanacaksa, bunun için yalnız adı sanı, aidiyeti belli, açıkça “taraf” kabul edilen hedeflere yönelik eylemler yeterli olmayacaktır. 

 

Köprü yıkma, şaşırtma

 

Dehşet (terör) ortamı yaratmaya yönelik klasik faşist stratejilerde iki ana unsur göze çarpıyor: (1) Köprü yıkma, (2) Şaşırtarak tekinsizlik duygusu yaratma.

İlki uyarınca, seçilecek hedefte şu özellikler aranır: çatışma halindeki taraflardan birine yakın görünse de öbür tarafla da diyalog kurabilmesi; herkesin gözünde, aklı, sağduyuyu, itidali, çatışmacı olmayan çözümleri temsil eden biri olması. “Köprü möprü yok!” demek bu. O köprü geçilecekse ancak karşıdakileri yok etmek için geçilecek. 1970’lerde Abdi İpekçi’nin faşistlerce öldürülmesi tipik örnektir.

Ancak İpekçi suikastı ikinci özellik bakımından da tipik örnektir. Militanca tavırdan uzak, sakin, iktidarıyla muhalefetiyle bir rejimin bütün aslî unsurlarıyla diyalog kurmuş, bundan ötürü konumu ve hayatı rejimin, devletin güvencesinde sayılan birinin sokak ortasında öldürülmesiyle yaratılan ilk etki şüphesiz şuydu: “Onu da vurabiliyorlarsa, hepimizin hayatı tehlikede.” İlk şok geçerken, insanlar haliyle, “Peki niye?” diye sormaya başladılar. Soru bariz karanlığa, o güne kadar kimsenin varlığından haberdar olmadığı kuyuya düştü. Cevabına ulaşılamadı. Ve herkesi aldı bir korku. Bu, “oğlum-kızım okulda vurulursa?” korkusundan farklı bir korkuydu. “Hepimizin başına iş gelebilir!” Kimsenin ayağını basacağı sağlam zemin kalmamıştı.

Köprülerin yıkıldığı, nereden beslendiği olmayan şiddetin yalnız birbirine düşman kamplardan kimseleri değil herkesi, hattâ gelişigüzel hedef alabileceği “dehşet (terör) ortamı” elbette güvenlik ihtiyacını acil ve hayatî kılar. Bunun siyasete tercümesi, herkesi ve her şeyi zaptürapt altına alabilecek otoritedir. 12 Eylül darbesine toplum rızası böyle sağlanmıştı.

Ordunun “emir-komuta zinciri içinde” yaptığı darbeyle kurulan otorite, toplumu “komünistlere”, “anarşistlere” veya Kürtlere karşı seferber edip sokağa dökmeyi aklının ucundan geçirmiyordu. Kime ezâ cefâ edilecekse bunu kendi yapıyordu. Eğitip bir gün öncesine kadar ellerinde silahlarıyla sokağa saldığı paramiliter sivil güçleri bile, idam dahil ağır cezalarla gözlerini korkutarak sindirmişti.

 

Bugünün farkı

 

12 Eylül’deki gibi bir genel rızanın bugün sağlanması zor. Her şeyden önce, failin kimliği ile eylemin (sabotaj, suikast, katliam, vs.) hedefi konusunda kafa karışıklığı, belirsizlik, dolayısıyla meçhule duyulan korkuyu yeşertmek imkânsız. Kutuplaşma öylesine keskin ki, 12 Eylül gibi rejimlerin ana taşıyıcı kolonu, “merkez” yok, “ortadakiler” yok. Aslında meçhul de yok. Bu yüzden, genel dehşet (terör) havası yaratma emelini bir yana bırakmadan, iktidarı azınlığa saldırması meşru bir çoğunluğun temsilcisi kılmaya ağırlık verilmesi muhtemel. 

Yalnız iktidar bu defa burada da sorunla karşılaşabilir: Suriye fetihlerinde, Irak seferlerinde, 7 Haziran ortası memleket gövdesinin bazı uzuvlarının yakılıp yıkılmasında, Kürtleri temsil eden siyasetçilerin bin türlü hukuksuzlukla parlamentodan dışlanması ve hapse atılmasında iktidarın sokak kabadayılıklarına takım elbiseli destek sunan muhalefeti aynı şekilde sıraya dizmek mümkün olmayabilir. Bu yüzden, onları yine de hizaya sokabilmek için bol kurbanlı ve kanlı teşebbüslere kalkışılması sürpriz olmaz.

Ölümlerden ölüm beğenme minvalinde karşımıza konan berbat seçeneklere mahkûm olmayabilirdik. Başka hallerine bakıldığında gayet aklı başında görünen siyasetçiler, 2021 yılının ortasında, siyasî cinayetin “geleneğimizde olmadığı” yollu saçma sapan laflar etmeseler, faşist katilin altı kurşun sıktığı genç kadından “yaşamını kaybeden kardeşimiz” diye sözetme şuursuzluğundan beri durabilselerdi. Şayet eşit haklar temelinde yurttaşlık kavramı etrafında örülecek demokrasi ve asgarî ama sahici hukuk devleti isteyen ve bu talebinin gereği olan mücadeleyi yürütecek kafada-kapasitede siyasî partilerimiz, kitlesel hareketlerimiz olsaydı. Ve ırkçılık dozu yüksek milliyetçilik, yelpazenin sağından soluna, mütedeyyininden ateistine, böylesine yaygın olmasaydı.