• 4.06.2021 09:06
  • (303)

Antik Çağ filozofları, yönetimdeki gücün tek bir kişi ya da grupta toplanması sonucu yönetenlerin hukukun üstünlüğü yerine kendi çıkarlarını düşünmesi ihtimalinden korkmuşlardı. Platon, demagogların ifade özgürlüğünü istismar yoluyla iktidara gelip  tiranlaşacaklarına inanmaktaydı.

Platon, cumhuriyetin yalnızca filozof bir kralla ve çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılayacak bilgelikle yönetilebileceğini öne sürerken devleti yönetenlerin edepli davranmaları sonucu iyiliklerin artacağını, halkın da iyiliklerin kabulünde birleşeceğini belirtir.

Yönetenler edepli olmadıkları takdirde hem kendi yönetimlerini zaafa uğratarak başarısız olacaklar hem de yönetilenler bundan büyük zararlar görecektir. Bu nedenle Platon, iktidarın güce düşkün olmayan ve iktidardan gelecek yararlara ihtiyacı bulunmayanlara verilmesi gerektiğini öğütler.

Platon şu öngörüde de bulunur. “İnsanoğlu, bilgeliği sevenler siyasi gücü ellerine alana kadar veya siyasi gücü ellerinde tutanlar bilgeliği sevene kadar sorunların bittiğini görmeyecek.”

Aristoteles’e göre eşitlik ve adalet bir devlet düzeninde insanların düzene karşı tutumlarını belirler. Bu nedenle eşitsizliği iç savaşın en büyük sebebi olarak görür. Adalet devletten gelmelidir çünkü hukuk içinde hareket eden devlet barışa dayalı  toplumsal düzeni sağlayabilir.

Söz konusu filozoflar tiranlık tehlikesine karşı hukuka dayalı bir cumhuriyet fikriyle birlikte, iyi çalışan bir kontrol ve denge sistemini öngörmekteydiler. Ancak tiranlık 21. yüzyılda da zorba yönünü göstermeye devam ediyor.

20. yüzyılın başında Avrupa’da ortaya çıkan demokratik modeller yüzyılın ilk çeyreğinde faşizme yenik düştüler. 30 Aralık 1922’de kurulan komünist Sovyetler Birliği de kendi modelini Avrupa’nın bir bölümüne dayattı.

Avrupa’nın 20. yüzyıl tarihi bize toplumların ayrışabileceğini, demokrasilerin zorba yöneticilerce yok edilebileceğini, insaniyetin sükut edebileceğini ve Mario Levi’nin söylemiyle bir anda “ölüm trenleri” nin  sıradan insanları bekler durumda olabileceğini göstermiş durumda.

Bugün de demokrasilerin kırılgan olduğunu, kötü niyetli yöneticiler tarafından istismar edilebileceğini görmekteyiz.

Timothy Snyder, “peşinen itaat etmeyin” derken , geleceğe yönelik beklentilere dayalı bir itaatin siyasi bir trajedi olduğunu belirtmekte. Otoriterliğin sahip olduğu gücün büyük kısmı özgür bir iradeyle verilirken bireyler baskıcı bir iktidarın kendilerinden daha talep edilmeden istediklerini yerine getirirler. Buna uyum sağlayan yurttaş, iktidara neler yapılabileceğinin yolunu da göstermiş olur. ( Tiranlık Üzerine- Yirminci Yüzyıldan Yirmi Ders )

1938 başlarında  Avusturya hükümetinin Adolf Hitler’e teslim olmasından sonra Avusturya’nın yerli Nazileri, Yahudilere caddeleri yıkatıp, bağımsız Avusturya sembollerini temizlettiler, Yahudilerin ellerindeki malları yağmaladılar. Bu eylemlere Nazi olmayanlar da karıştı.

İnsanlar faşist rejime neler yapılabileceğini öğretmişti. Avusturya örneğinin ardından , Kasım 1938’de Alman Nazileri Kristallnacht diye bilinen ( Almanya’da Yahudilere ait evlere, iş yerlerine ve sinagoglara gece yapılan toplu saldırı ) soykırımı gerçekleştirdiler.

1941’de Almanlar, Sovyetler Birliği’ni işgal ettiklerinde, SS’ler herhangi bir emir almaksızın Hitler’in düşündüklerinden bile daha ötesinde kitlesel katliamlar yaptılar.

Snyder, “dünyaya karşı sorumluluklarınızı üstlenin”, “bugünün sembolleri yarının gerçeklerini mümkün kılar” derken bizi uyarıyor. “Gamalı haçların ve diğer nefret işaretlerinin farkında olun. Bunları görmezlikten gelmeyin ve hiçbirine alışmayın. Bunları bizzat siz söküp atın ve diğer insanlar için bir örnek teşkil etmiş olsun.”

Yahudilerin evlerini ve dükkanlarını işaretleyen Almanlar daha sonra bu mekanlara yapılan saldırılara katkı sunmuşlardı ama işaretleri görüp geçenler de katliamlara iştirak etmiş oldular.

Josef Stalin idaresindeki Sovyetler Birliği’nde katliam mesajları varlıklı çiftçileri domuz şeklinde gösterilerek verilmişti. Domuz olarak gösterilen çiftçilerin ellerinden malları alındıktan sonra devlet ortak çiftlikler kurmak amacıyla herkesin arazisini elinden aldı.1930-1933 yılları arasında milyonlarca insan korkunç bir biçimde ölüme terk edildi.

Snyder, siyasi liderler olumsuz bir örnek oluşturduklarında meslek sahiplerinin mesleki ahlak değerlerinden sapmamaları gerektiğine işaret ederken de şu tespiti yapıyor: “Hukukçular olmadan bir hukuk devletini altüst etmek ya da hakimler olmadan göstermelik bir davayı yürütmek hiç de kolay değildir. Otoriterler, itaatkar memurlara ihtiyaç duyar..”( a.g.e )

Hukukun ırklara hizmet için var olduğu fikrine sahip Hitler’in avukatı Hans  Frank, Polonya’nın işgalinden sonra genel valiliğe getirildi. Milyonlarca Yahudi ve pek çok Polonyalı’nın idam edilmelerinde rol oynadı.

Yahudilerin, Çingenelerin, komünistlerin, engellilerin hedef alındığı toplu katliamların gerçekleştirilmesinden sorumlu Einsatzgruppen ( açılma-yayılma grubu ) örgütlenmesindeki hukukçulara aşırı ölçüde yetkiler verilmişti.

Alman doktorlar toplama kamplarında korkunç deneyler gerçekleştirdiler. Prag yakınlarındaki Terezin toplama kampının krematoryumlarında   doktorların deney yaptıkları odaları, kullandıkları aletleri gördüğümde, insanın ötekileştirdiği insanlara karşı  sergilediği acımasızlık karşısında irkildim.

Doktorlar kendi yeminlerine sadık kalabilseydi, hukukçular insanlık suçlarına karşı çıkabilseydi, iş adamları gettolarda sıkıştırılan insanları istismar etmeseydi Nazi rejimi kötülüğün sınırlarını bu kadar genişletebilir miydi?

Snyder, gerçeklerden şaşmamamız gerektiğini belirtirken de şunları söylüyor : “Görmek ya da duymak istediğinle , gerçekte olan arasındaki farktan vazgeçtiğinde, tiranlığa teslim olmuşsun demektir…Gerçekleri terk etmek özgürlüğü terk etmek demektir.”

Faşist rejimde doğrulanabilir gerçeğe karşı düşmanlık sergilenirken kurgusal bir dünya oluşturulur, yalanlar gerçekmiş gibi sunulur. Bu yalanlar sonsuz bir tekrara dayanırken, birbiriyle çelişen büyülü vaatlerde bulunulur. Artık otoriterliği temsil eden kişiyi anlamanız gerekmemektedir. Ona iman derecesinde inanma aşamasına geçilir.

Gergedanlar isimli absürt oyunun Rumen yazarı Eugene Ionesco eserinde propagandaların tuzağına düşen insanların boynuzlu bir canavara dönüşmelerini anlatırken kişisel deneyimini şöyle anlatıyordu : “Üniversite profesörleri, öğrenciler, aydınlar birbiri ardına birer Nazi’ye dönüşüyor ve birer demir muhafız haline geliyorlardı.”

Snyder, çağdaş tiranlığı terör yönetimi olarak tanımlarken, herhangi bir terör saldırısı olduğunda , otoriter yönetimlerin güçlerini kanıtlayabilmek için bunu kendi çıkarlarına kullanacaklarını aklımızdan çıkarmamız gerektiğini belirtiyor.

Tiranlığın en kadim geleneği; yaratılan felaketleri kuvvetler ayrılığını sona erdirmek, ifade özgürlüğünü askıya almak, adil yargılanma hakkını ortadan kaldırmak için bahane olarak kullanmasıdır.

27 Şubat 1933 günü gecesi Alman parlamento binası Reichstag yanıyordu. Yangını kimin çıkarttığından daha önemlisi söz konusu olağanüstü terör eyleminin olağanüstü hal uygulamalarını başlatmış olmasıydı. Yangını bir lütuf gibi karşılayan Hitler şunları söyledi.” Bu yangın sadece bir başlangıç. Artık kimseye merhamet etmek yok. Yolumuza kim çıkarsa ezip geçeceğiz.”

Çıkarılan bir kararnameyle Almanların bütün temel hakları askıya alındı, 5 Mart’taki seçimleri Hitler kazandı, muhalifler paramiliterle işbirliği yapan polislerce toplama kamplarına konuldu, parlamento Hitler’e kararname çıkartma yetkisi verdi ve Almanya 12 yıl boyunca olağanüstü hal rejimiyle yönetildi.

Snyder, günümüz otoriterlerini de bir terör yöneticisi olarak görürken Vladimir Putin örneğini vermekte. Putin başbakan olduktan sonra Rus gizli polis teşkilatı şehirlerdeki binaları bombalamaya başladı. Çeçenistan bölgesindeki Müslüman halktan intikam almak için savaş ilan etti.

Bu gelişmelerden sonra başkanlık seçimini kazanan Putin, iyi bir terör yönetimi sayesinde ( gerçek, sahte, şüpheli ) özel televizyonların denetimini ele geçirirken bölge valilerini ortadan kaldırdı.

2012’de terör yönetimini dış politikasına yansıttı. 2014’de Ukrayna’yı işgal ederken askerlerin  yaşattıkları korkunç acıların sorumluluğunu üzerlerinden almak için üniformalarından rütbelerini sökerek ordu birliklerini adeta bir terör örgütüne çevirdi.

15 Temmuz darbe teşebbüsü de bizi OHAL rejimine götürdü. Hukukun ve ifade özgürlüğünün  askıya alındığı, adil yargılanma hakkının yok edildiği, kanunlara dahi uyulmayan bir keyfilik dönemi başladı... Partili  cumhurbaşkanlığı sistemiyle istisna rejimi  kalıcı hale getirildi. Dış politikada çıkmaz sokaklara sapıldı.

Snyder bizi uyarıyor. “ Tiranların Reichstag yangınından çıkardıkları ders, bir anlık şokun ebedi bir teslimiyet sağladığıdır. Bizim bundan çıkaracağımız ders ise kendi korkularımız ya da kayıplarımız yüzünden kurumlarımızı heba etmememiz gerektiğidir. Cesaret, terör yönetimini bilip, saldırı anından itibaren buna direnebilmektir.”