• 12.01.2021 00:00
  • (1362)

 Küresel Güney (KG) ülkelerinde iktidarların ana akım neoliberal yörüngenin dışına çıkıp çıkamayacakları konusu, uluslararası siyasal iktisat literatüründe epeydir tartışılıyor. Konuyu tüm boyutlarıyla ele almak oldukça güç. O nedenle kapsamı daraltıp, daha küçük bir alana odaklanmak işimizi kolaylaştırabilir. Geçtiğimiz üç haftada yaptığım değerlendirmelerin odağına KG ülkelerindeki iktidarların ‘politika alanlarını’ koyarak, böyle bir çabaya giriştim. Bu yazıda geçtiğimiz üç yazıdan çıkan bazı sonuçları ele alacağım.

FİNANSALLAŞMA

Küresel Kuzey (KK) ülkelerinde kapitalizmin krizini ertelemek üzere 1970’lerin sonlarında geliştirilen uygulamalar sonucunda ortaya çıkan finansallaşma, 1990’lı yıllardan itibaren KG ülkelerini de içererek, dünya genelinde sermaye birikim sürecinin güncel dinamiklerini belirler hale geldi. Finansallaşma, 1970’lerde KK ülkelerinde krizin aşılması değil geleceğe ertelenmesi olanaklarının gelişmesiyle ortaya çıktı.

Tartışmayı özetlemek için üç tespit yapmama izin verin:

1- Finansallaşma, bir geleceğe kaçış stratejisi olduğu ölçüde, bu stratejiyi uygulayanlar açısından bir olanak yaratıyor. KK ülkelerinde sermaye birikimindeki tıkanıklıklar (kârlılık sorunları, verimlilik düşüşleri, sürekli kemer sıkmanın talebi sınırlayıcı ve deflasyonist sonuçları gibi pek çok sorun), hanehalkı, firma ve devlet borcunun sürekli artmasıyla bir süreliğine daha yönetilebilir hale geldi. Ancak günümüzde geleceğe kaçış, faizlerin düşük kalmasına bağlı. Bunu aklımızda tutarak devam edelim.

2- KG ülkelerinin finansallaşma sürecine dahil olmaları, onların küresel kapitalizmle eklemlenme biçimlerinin damgasını taşır. Bu nedenle finansallaşma, KG’de ‘bağımlı finansallaşma’ halini alır.

3- Sermaye hareketlerinin yönü büyük ölçüde KK ülkelerindeki dinamikler tarafından belirlenmektedir.

Bu genel tespitleri sıraladıktan sonra tartışma konumuza dönerek bu serinin ilk yazısında sorduğumuz şu soru ile devam edelim: Nasıl oluyor da KG ülkelerindeki bağımlı finansallaşma modeli, o ülkelerdeki iktidarların hareket alanını artırabiliyor? Daha kolay anlaşılması için somutlaştırayım: Türkiye’de 2018’deki döviz krizi sonrasında bir IMF programı uygulanmaması, neyle açıklanabilir?

DÜŞÜK FAİZ YA DA SÜREKLİ KRİZ

Esasında geçtiğimiz yazılarda bu sorulara bazı ön yanıtlar vermiştim, burada daha netleştireyim. Çelişkili gibi görünen bu süreçleri daha sağlıklı değerlendirmek için bakmamız gereken yer KK ülkelerindeki, daha somut olarak ise günümüzdeki finansal kapitalizmin merkezi olan ABD’deki gelişmelerdir. Çok net olarak görünen gelişme, günümüzdeki kriz dinamiklerinin faizlerin -1970’lerdekinin tersine- düşük kalmasını zorunlu kılmasıdır. Bu nedenle de finansallaşmanın gelişim sürecindeki eğilimlerle günümüzdekiler birbirinden farklı sonuçlar verebilmektedir. Dolayısıyla finansallaşmayı da dönemlendirmeye başlamamız gerekiyor ama bu bir başka yazı konusu olduğu için detaylandırmıyorum.

Yine somut örneğe dönersek, 2018’deki döviz krizi sonrasında Türkiye'de bir IMF programı uygulanmaması, KG ülkeleri açısından ‘politika alanının’ genişlemesi olarak okunabilir. Ancak bunu mümkün kılan KG ülkelerinin bağımlı finansallaşma modelini terk etmeleri değildir. Tam aksine, tam da bu bağımlı yapı nedeniyle KG ülkelerine bir hareket alanı açılmaktadır. ABD’deki ekonomik durgunluk sürdükçe faiz artırmanın mümkün olmaması, KG ülkelerinin ‘politika alanının’ genişlemesinin gerisindeki temel etkendir. Dolayısıyla, son konjonktürde KG ülkelerindeki iktidarların politika alanını genişleten unsur, çoğunlukla onların tasarladıkları alternatif politikalarda ısrarcı olmaları değil, tam aksine, bağımlı finansallaşma modelinden mümkün olduğunca az sapmış olmalarıdır.

MANEVRA ALANININ SINIRLARI

KK ülkelerindeki kriz dinamiklerinin bir sonucu olarak faizlerin düşük kalmayı sürdürmesi, otomatik olarak KG ülkelerinin önündeki alternatifleri artırmıyor. İki örnekle açıklamaya çalışayım.

İlk olarak, Covid-19 salgını sırasında KG ülkelerinden tarihi derecede yüksek miktarda parasal çıkış yaşandı, bunu ele alabiliriz. Bu örnekte de gördüğümüz gibi faiz sıfır, hatta eksi olsa da, belirsizliğin ve riskin arttığı dönemlerde güvenli varlıklara hücum, sermaye hareketlerinin yönünü belirliyor. 2020’de pek çok KG ülkesinin parası bu nedenle değersizleşti.

İkincisi, küresel parasal hiyerarşide alt basamaklarda olan paralara sahip ülkelerdeki iktidarların ‘politika alanı’, üst basamaklardaki ülkelere göre daha sınırlı. Bunu Türkiye’de ekonomi politikasında eylül ayında görülen ‘U-dönüşü’ sonrasında somut olarak gördük. KK ülkelerinde yeni parasal ve mali genişleme paketleri ilan edilirken ve faizler düşük kalmayı sürdürürken, Türkiye’de bir ödemeler dengesi krizinin eşiğine gelinmesi, sonrasında faizlerin sert bir şekilde yükseltilmesi zorunluluğunu beraberinde getirdi.

Ancak yine de KK ülkelerindeki düşük faiz rejiminin sürmesi, KG ülkelerinin pozitif reel faiz vermeleri durumunda sermaye akımlarından yararlanabilmelerini mümkün kılıyor. Bir başka ifadeyle, pozitif reel faiz vermek, bir yanıyla KG ülkelerindeki iktidarlar için politika alanının daralması anlamına gelirken, diğer yandan verilen pozitif reel faiz sayesinde yaşanan sermaye girişleri neticesinde bir IMF programı uygulamak zorunluluğundan kaçınabilmek, iktidarların elini bir süreliğine rahatlatabiliyor. Zira KK ülkelerinde faizler yükseliyor olsaydı, KG ülkelerindeki iktidarların sermaye çekebilmek için vermeleri gereken pozitif faiz yükseleceğinden, hareket alanları daha da daralacaktı.

Haftaya bu hafta değinemediğim küresel ara rejime ve politika alanı üzerine yapılan tartışmanın birbiri ile yarışan farklı hegemonya projelerinin yansıması olduğuna değinerek bu seriyi tamamlamayı planlıyorum. Sabrınız için şimdiden teşekkürler.