• 5.01.2021 00:00
  • (1592)

 Geçtiğimiz iki haftadır, uluslararası siyasal iktisadın güncel konularından biri olan ‘politika alanı’ konusunu ele alıyorum. İlk yazıda, bu konunun küreselleşme ve devletin dönüşümü tartışmasının bir parçası olduğunu vurgulamıştım. Bu tartışmadaki görüşlerden biri, küreselleşme ile (özellikle de küresel finansal bütünleşme ile) birlikle ulus devlet ölçeğinin giderek anlamsız bir analiz birimi haline geldiğini, dolayısıyla da Küresel Güney ülkelerinin ‘politika alanının’ daha da sınırlandığını ileri sürüyor. Bu yaklaşımın Marksist ve liberal versiyonları mevcut. Yine ilk yazıda, bu tartışmaya küresel krizlerin etkilerini ekleyerek genişletmemiz gerektiğine ve 1970’lerdeki krizle 2008 krizinin farklı sonuçları olduğuna işaret etmiştim.

İkinci yazıda ise, bu tartışmaya küresel finansal çevrimleri dahil etmek gerektiğini ileri sürdüm. Kısaca, belirli konjonktürlerde merkezdeki krizlerin çevreye bir hareket alanı açabileceğini belirttim. Bu yazıda ise, belki de başta yapmam gereken bir açıklamayı yaparak, ‘politika alanı’ kavramının içeriğine değineceğim.

ANA AKIM YAKLAŞIMLAR: MALİ ALAN

Politika alanı kavramı (İngilizcesi ile ‘policy space’), farklı disiplinler ve farklı yaklaşımlar tarafından çeşitli şekillerde tanımlanıyor. Örneğin ana akım yaklaşımlar politika alanı tartışmasını daha dar anlamda ‘mali alan’ kavramı etrafında ele alıyor. Mali alan (fiscal space) literatürü, politika yapıcıların kriz durumlarında döngü karşıtı politika uygulayabilmeleri için, kriz öncesi dönemde kamu borcunun milli gelire oranının düşük olması gerektiğine işaret ediyor. Elbette bu öneri, sürekli kemer sıkma politikasının bir yan sonucu olarak ortaya çıkıyor.

Mali alan tartışmasına biraz daha yakından bakınca ilginç bir durum ortaya çıkıyor. Zira ana akım modellerde mali alanın genişlemesi, ancak politika alanının daralması ile mümkün. Bir başka ifadeyle mali alanın genişlemesi için kamunun kemer sıkması gerekliliği, kriz zamanları dışında politika alanını daraltıcı bir öneri olarak işlev görüyor. Zaten Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) koşullu kredilerinin eleştirilen yanlarından biri de bu.

ELEŞTİREL YAKLAŞIMLAR: SANAYİ VE TİCARET POLİTİKASI

Ana akımın bu dar tanımını eleştiren farklı yaklaşımlar var. Örneğin eleştirel kurumsalcı perspektif, bir ülkenin özerk sanayi ve ticaret politikası uygulayıp uygulayamamasını politika alanı tanımının önemli bir bileşeni olarak değerlendiriyor. Bu yaklaşım, politika alanını Küresel Güney’in ‘kalkınma’ çabası ile birlikte okuyor. Örneğin sömürgecilik döneminde mevcut olmayan politika alnının 1945 sonrasındaki Bretton Woods düzeni ile genişlediği, 1980 sonrasında da sürekli daralmaya başladığı öne sürülüyor.

Bu yaklaşıma göre dış ticarette korumacı politikaların uygulanabilmesi ya da ekonomi politikasının sanayileşme hedefi etrafında yeniden düzenlenebilmesi, politika alanını tanımlayan iki temel kriter. Yine bu görüşe göre, özellikle Dünya Ticaret Örgütü’nün getirdiği kısıtlamalar ile sermaye hareketlerinin serbestliği, neoliberal ana akımın dışında ortaya çıkabilecek herhangi bir alternatifi kısıtladığı oranda, ülkelerin özerk politika alanı giderek azalıyor.

SİYASİ ‘POLİTİKA ALANI’

Elbette politika alanı tartışmasının siyasi yönü de var. Örneğin Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra ‘tarihin sonunun geldiğini’ ilan eden yaklaşıma göre, serbest piyasa ekonomisi ile liberal demokrasi ele ele giderek gelişecektir. Özellikle Doğu Avrupa ülkelerinin Avrupa Birliği’ne (AB) giriş süreci bağlamında yapılan tartışmalarda, bu ülkelerde uygulanan ekonomik modelin zorunlu olarak liberal demokrasiyi geliştireceği görüşünün yanında, AB’ye giriş koşullarının da ülkeler açısından liberal demokrasi dışındaki alternatifleri daha maliyetli kılacağının altı çizildi.

Tartışmadaki nüansları göz ardı etme pahasına özet olarak söylersek, 1990’lar sonrası küreselleşme ile tanımlanan yeni dünya düzeninde otoriter iktidarların gerileyeceği ve yeni bir demokratikleşme dalgasının geleceği öngörüsü, politika alanının otoriter yönetimleri dışlayacak (ve hatta cezalandıracak) şekilde yeniden tanımlandığını ileri sürdü. Bunun gerekçesi olarak da, otoriter yönetimlerin hukukun üstünlüğünü aşındırdığı, bunun ise sermaye çıkışları ile cezalandırılacağı varsayıldı. Dolayısıyla bu yaklaşım, küresel finansal bütünleşme ile otomatik olarak otoriter yönetimlerin varlık koşullarının ortadan kalktığını ileri sürdü.

Sadece 2008’den bu yana yaşananlar, ülkelerin demokratik gelişmesini sermaye hareketlerine bağlayan bu iktisadi indirgemecilik türünü yanlışladı. Bu anlamda, 2008 krizi sonrası dönemde siyasi ‘politika alanının’ otoriter yönetimleri de kapsayacak şekilde genişlediğini söyleyebiliriz. Son yıllarda yükselen ‘popülizm’ tartışmaları da bu bağlamda okunabilir.

Bu yazıda politika alanı kavramının bu farklı boyutlarına işaret etmeye çalıştım, önümüzdeki hafta bu farklı boyutların ‘küresel ara rejim’ ile bağlantısını ele alacağım.