• 29.12.2020 00:00
  • (1376)

 Bir hatırlatma ile başlayayım. Geçen hafta ilk kısmını yayınladığım yazı dizisi, şu sorulara yanıt arıyordu: Nasıl oluyor da son yıllarda bazı çevre ülkeler 1990’lı yıllardaki gibi kemer sıkma tedbirlerini içeren Uluslararası Para Fonu (IMF) programları uygulamadan yollarına devam edebiliyorlar? Hatta bazıları ana akım neoliberal patikanın sınırlarını zorlayarak farklı denemelere girişebiliyorlar? Finansallaşma süreci ile çevre ülkelerdeki politika alanının genişlemesi (eğer böyle bir şey varsa) arasında nasıl bir ilişki olabilir?

Bu sorulara yanıt aramak için iki kriz arasındaki farklılıkları dikkate almamız gerektiğini ileri sürmüştüm. 1970’lerdeki krizde Küresel Kuzey’deki politika tepkisi faiz artışı olurken, 2008 krizinde politika tepkisi faizi sıfıra indirmek oldu. Küresel Güney ülkeleri açısından ilkinin sonucu borçlanmanın maliyetinin artması ve borç çevirmenin imkansız hale gelmesi (ve ardından gelen borç krizleri dalgası) iken, ikincisinin sonuçları sermaye girişlerinin artması ve ekonomik büyümenin sürmesi oldu. (1) Bu temel farklılığın 2008 krizi sonrasında Küresel Güney’deki iktidarların politika alanının genişlemesine neden olabileceğine işaret ettim. Tartışmayı sürdürmek için bir kavrama daha ihtiyacımız var: Küresel finansal çevrimler. Bu hafta küresel finansal çevrimler ile politika alanı tartışmasını sürdüreceğim.

KÜRESEL FİNANSAL ÇEVRİMLER

Küresel Kuzey’deki para politikası, hatta özel olarak ABD Merkez Bankası Fed’in kararları, bu tartışmada merkezi önemde. Bu nedenle anlatımı basitleştirmek adına Fed’in izlediği para politikasını takip edeceğim. Fed’in para politikasının genişleyici ya da daraltıcı olması, ABD’deki enflasyon beklentilerine ve onunla bağlantılı olarak ekonomik büyümenin hızına bağlı olarak şekilleniyor.

Canlı ekonomik büyüme dönemlerinin sonuna doğru para politikası, enflasyon beklentilerinin artması nedeniyle daraltıcı oluyor; ekonomik durgunluk ve daralma dönemlerinde ise para politikası enflasyon beklentilerinin düşmesi nedeniyle genişletici oluyor.

Önce ilk durumu ele alalım.

MERKEZİN HIZLANMASI ÇEVREYİ YAVAŞLATIYOR

ABD para politikasının daraltıcı olduğu dönemler, küresel finansal çevrimlerin de daralma dönemine tekabül ediyor. Küresel çevrimlerin daralma dönemine girmesi, Küresel Güney’e gelen sermayenin azalması hatta kimi dönemlerde bu ülkelerden sermaye çıkışlarının yaşanması anlamına geliyor. Bu yaşandığında özellikle sermaye girişlerine bağımlılığı yüksek ülkelerde önce döviz krizleri, ardından da kredi çöküşü ve ekonomik daralma gerçekleşiyor. Bu ülkelerin asgari düzeyde sanayi altyapısına sahip olanları, döviz krizi ve ekonomik daralma sonrasında ihracatın canlanmasıyla ödemeler dengesi dengelenmesi yaşayarak yeni bir büyüme döngüsüne girebiliyorlar.

Bu seçenek, aralarında Türkiye’nin de olduğu pek çok Küresel Güney ülkesi için oldukça tanıdık. Ancak burada Küresel Güney ülkeleri için politika alanının genişlemesinden söz edemiyoruz. Bu durumda, merkez ülkelerdeki güçlü ekonomik büyüme dönemleri çevre ülkeler için ihracat olanaklarının artması gibi nedenlerle başlangıçta olumlu görünse de, kısa süre sonra küresel finansal çevrimin daralma dönemine girmesi nedeniyle olumsuz etki yapıyor.

MERKEZİN YAVAŞLAMASI ÇEVREYE ALAN AÇABİLİYOR

İkinci duruma gelelim. Küresel Kuzey ülkelerinde ekonomik durgunluk ya da ekonomik daralma olduğunda büyümeyi yeniden canlandırmak için canlandırıcı önlemler hayata geçirilir. Bu bağlamda ABD para politikasının genişleyici olduğu dönemler, küresel finansal çevrimlerin genişleme dönemine tekabül ediyor. Küresel finansal çevrimin genişleme evresinde olması, Küresel Güney ülkelerine sermaye girişinin artması anlamına geliyor. Bu durumda Küresel Güney’deki politika yapıcılar için seçenekler çatallanıyor.

İlk seçenekte, sermaye girişlerine karşı herhangi bir tedbir alınmaması durumu var. Bu durumda sermaye girişleri yerli parayı değerlendirir. Değerli yerli para bir yandan enflasyonun düşük tutulmasına yardımcı olurken, diğer yandan ithalatı ucuzlattığı için cari açığın artmasına neden olur. İthalatın kolaylaşmasının diğer etkisi, yerli üretim yapısının erimeye başlaması olur. Sonuçta sermaye girişi dönemlerinde görülen canlı büyüme, cari açığın hızlı artışı nedeniyle karşılaşılan ödemeler dengesi krizi riski ile sonlanır ve bir döviz krizi, ekonomik daralmayı getirir. Görüldüğü gibi bu seçenekte de Küresel Güney ülkelerinin politika alanlarında herhangi bir değişiklik yok.

İkinci seçenek için, politika alanının genişlemesinin iki biçimi olduğunu belirtmem gerekiyor: Potansiyel ve gerçek genişleme. Bu ayrımı London School of Economics’ten Natalya Naqvi’nin geçen yıl Review of International Political Economy’de çıkan makalesine referansla yapıyorum. Buna göre merkezdeki durgunluk ve kriz sonucunda çevre ülkelere gelen sermaye, potansiyel olarak bu ülkelerin politika alanlarını genişletir. Ancak potansiyelin nasıl bir gerçekliğe dönüşeceği, her bir ülkenin kendi iç siyasal dengelerine, sınıf ilişkilerine ve kurumsal yapısına bağlı olarak değişebilir.

Örneğin bu potansiyel alan Bolivya gibi toplumsal hareketlerin büyük bir baskı unsuru olarak ortaya çıktığı ülkelerde finans sisteminin kamulaştırılması ile siyasi olarak soldan yapılan müdahalelerle gerçek bir alana dönüştürülebilir. Diğer yandan Polonya ya da Macaristan gibi ülkelerde yerli-milli kapitalizm yaratma projesinin bir parçası olarak milliyetçi muhafazakar siyasi projeler tarafından da kullanılabilir.

Heyecanlı bir yerde kaldık ancak burada kesmem gerekiyor. Haftaya bu sürecin uluslararası politik ekonomi açısından nasıl göründüğünü ele alacağım.

(1) Bu arada Küresel Kuzey ve Güney ifadelerini ana akımda kullanılan gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler kavramlarının yerine kullandığımı belirteyim.