• 25.02.2019 00:00
  • (598)

 Geçen hafta TRT Radyo Haber’de Şükrü Sak ile hazırlayıp sunduğumuz “Kültür Gündemi” adlı programda, konuğumuz Prof. Dr. Mustafa Gündüz ile eğitim sisteminin felsefi temelini masaya yatırdık.

Bilirsiniz, ülkemizde bazı kesimlerin yıllardır dillerinden düşürmediği klişe bir söz vardır. "Eğitim şart" denilir. Her şeyin eğitimle düzeleceğine ilişkin oluşan ezber bir laftır bu. Ancak kimse "Ne tür bir eğitimle?"  ya da “Hangi eğitim felsefesi ile?”  sorusunu hiç sormaz.

Eğitimin muhtevası, ne ifade ettiği, hangi temellere dayandığı ve felsefesi üzerine kafa yormadan mevcut eğitim modelinin her şeye derman olacağına inanırlar.

Mustafa Hoca’ya göre burada bir sorun var. Daha doğrusu asıl sorun tam olarak bu. Çünkü ona göre; “Türk eğitim sistemi, Tanzimat’tan bu yana derin kırılmalar, yeni proje denemeleri ve hedeflerle kendine özgü bir istikamet arayışını hâlâ sürdürmektedir.”

Bu arayışın temel nedeni Osmanlı’nın son döneminde karşılaşılan yeni dünya düzenine ayak uydurma gayreti ve köklerle nasıl bir irtibat kurulacağı problemi üzerine inşa edilmiştir.

Düşünün bugün Fransız eğitim felsefesinin kökleri Dekart ve Kartezyen felsefeye dayanır. Keza İngiliz eğitim sitemi John Locke ve tecrübi felsefeye, Almanların, İmmanuel Kant’a, Amerikan eğitim sistemi ise pragmatizme dayanır. Peki, Türk eğitim sisteminin felsefi kökleri nereye dayanıyor?

Ülkeler eğitim felsefelerini, kendi düşünce birikimleri üzerine, kendi kültür uzayına göre belirleyip bu çerçevede sistemleştiriyorlar.

Hatırlarsınız, bu köşede “pozitivizm” üzerine yazdığımız bir yazıda da ifade etmiştik. Osmanlı’nın güç kaybetmeye başladığı 19. yüzyılda Osmanlı aydınları, özellikle Fransız Aydınlanma ve Pozitivist düşüncesinin bir kurtuluş olduğunu zannederek, devlet-toplum ve birey ilişkilerini bu düşünce çerçevesinde belirlemeye kalktılar.

Oysa pozitivizm, kilisenin etkisini tamamen ortadan kaldırmak, laik yaşam tarzını toplumda yaygınlaştırmak, kaynaşmış bir kitle oluşturmak ve ilerici, akılcı bir anlayışı hâkim kılmak niyetindedir.

Eğitim sistemi de tam olarak bu düşünce etrafında şekillendi. Artık modernitenin teolojisi bilim idi. Her şeyin akılla ve bilimci bir yaklaşımla çözülebileceğine dair sarsılmaz kanaat kendini eğitim dünyasında da gösterdi ve eğitim ithal düşünce akımlarının tesiri altına girdi.

Kısacası 19. yüzyılda sağlıklı bir felsefi temele oturmadan oluşturulmaya çalışılan pozitivist, bilimci eğitim paradigması, cumhuriyetle birlikte iyice pekiştirildi. Ve 2019 yılı itibariyle bu anlayış hala varlığını devam ettirmektedir.

Cumhuriyetin ilanından iki yıl kadar evvel “Milli Eğitim Teşkilatı’nın” kurulduğunu göz önünde bulundurursak, cumhuriyetin eğitimle ilişkisini daha iyi gözlemleme imkânımız olacaktır. Cumhuriyet döneminde eğitime büyük önem verilmiştir. Çünkü eğitim, yeni bir ulus yaratma sürecinde ciddi bir toplumsallaştırma rolü oynamalıydı.

Bu bakımdan eğitim Muhsin Hesapçıoğlu’nun ifadesiyle tüm cumhuriyet tarihi boyunca Ziya Gökalp’ın savunduğu sosyolojizm kökenli Durkheimcı bir sistemi oluşturur. Bilindiği gibi E.Durkheim, eğitimi; “Yetişkin nesiller tarafından sosyal hayata henüz hazır olmayanlara uygulanan her türlü tesirlerdir” şeklinde tarif eder. Cumhuriyet, bu tesirleri eğitim mekanizmasını kurumsallaştırarak ve kutsallaştırarak başka bir deyişle araç ederek uygulamayı tercih etti.

Ne var ki bunu özgün olmaktan uzak ve tarihi, felsefi, kültürel bir temele yaslandırmadan “taklit” ve “ithal” bir metotla gerçekleştirdi.

Dolayısıyla Türk eğitim sisteminin Tanzimat’tan bugüne kendine özgü bir felsefesi hiç olmamıştır. Lâkin bu olmayacak anlamına gelmez. O gün Mustafa Gündüz Hoca da ifade etti;

“Eğitim felsefesi başka felsefeleri taklit etmekle oluşturulabilecek ve sürdürülebilecek bir mesele değildir. Her toplum kendi eğitim felsefesini bizatihi kendisi, kendi imkânları, tarihi ve kültürel birikimi, gayreti ve ihtiyaçları doğrultusunda oluşturmak zorundadır.”

Ancak bunun için önce hastalığı doğru teşhis etmemiz gerekir. Bugün milyonlarca öğrenciyi aynı saatte derse sokmanın ve onları teknoloji ile donatmanın zihin ve mana dünyalarına bir katkısı var mıdır?

Geçenlerde bu meseleleri dert edinen Memiş Okuyucu ile sohbet ederken acilen bir düşünce kuruluşunun hayat bulması gerektiğine dikkat çektik. Memiş Okuyucu “Maarif Araştırmaları Vakfı” adı altında geniş kapsamlı çalışmalar yapılabileceğini söyledi. Bir sonraki yazıda buradan devam edelim…