• 18.02.2019 00:00

 Bir önceki yazımızda Pozitivizmin nasıl bir virüs gibi Osmanlı topraklarına girdiğinden bahsetmiştik. Kaldığımız yerden devam edelim.

Pozitivizm, bilimin ve aklın üstünlüğünü tekrar ilan ediyor ve aynı zamanda bilimin toplum olaylarını da açıklayabileceğini savunuyordu.

Comte, "En güzel yasalardan, insan evriminin en temel yasalarından hareket ederek, insanların belirli bir biçimde kullanabilecekleri, genel bir determinizmi keşfedecek sentetik bir bilim olacaktır” dediği pozitivist fikrini canlı tutuyordu.

Bu görüş, dünyanın akıl ile değiştirilebileceğine ve rasyonel temelde açıklanabileceğine dair bir inancı da beraberinde taşıyordu.

Esasında Aydınlanma, akla ve bilime dayanmayan her şeyi reddederek ortaçağ karanlığını aratmayacak bir totalitarizmin de tohumlarını atmıştı. Günümüzde örneklerini görmekte olduğumuz baskıcı, tutucu ve totaliter anlayışların kökeninde aklın, bilimin ve rasyonalizmin putlaştırılması yatmaktadır.

Aydınların her şeyi akıl ve bilimin öncülüğünde çözebileceklerine dair sarsılmaz inançları bir baskı unsuru olarak hala güncelliğini korumaktadır. O gün Ahmet Rıza’nın da ilgisini çekmiş ve pozitivist düşüncenin ülkede yaygınlaşmasında aktif rol oynamıştır.

Bu dönemde üç eksende cereyan eden düşünce akımlarının (Batıcılık, İslamcılık, Türkçülük) nihai hedefi; gelenekten koparak, Osmanlı’nın siyasi, sosyal ve ekonomik yapısını yeniden tesis etmekti.

Modernizmin bu üç çocuğu, birbirinden farklı yöntemler deneyecek olsa da, Batı’yı bir ambar olarak gören, düşünüş bakımından özgün ve yerli olmayan, ithal ideolojilerdi bunlar.

Bu üç akım da modernleşmenin ve bir paradigma değişikliğinin sonucu olarak doğmuştu. Bu arayış bir bakıma mağlubiyetin de deklare edilmesidir.

Devleti ve milleti kurtarma ve yeni bir yaşam tarzı oluşturma çabaları hep devam etti. Diğer taraftan müstebit olarak gördükleri Abdülhamid Han’ın siyasetinin ülkeyi çıkmaza sürüklediğini düşünüyorlardı.

Örneğin Abdullah Cevdet; “Uzun tecrübelerimizle biz, Müslüman kafasının, doğrudan doğruya Hristiyan âleminden geldiği takdirde aydınlığa bütün girişleri kapayacağını müşahede etmiş bulunmaktayız. Binaenaleyh bizler, Müslüman damarlarına yeni bir kan nakletme görevini üzerlerine alan bizler İslamiyet’te çok miktarda bulunan terakkiperver prensipleri arayıp bulmalıyız” diyordu.

Ziya Gökalp 1911 yılında Selanik’te Genç Kalemler Dergisi’nde, İttihat Terakki’nin Türkçü politikalarına kuramsal bir çerçeve kazandırırken; The Times’dan Valentine  Chirol, “Ortadoğu” kavramını çoktan tedavüle sokmuş bölge üzerine yazılar kaleme almaktaydı.

Batılılaşma ve modernleşme hareketlerin ortaya çıkış kaynağı da kuşkusuz Batı idi. Bir taraftan da büyük bir kültürel sömürü tesis edilmişti. Haliyle İslamcılar da Türkçüler de gelenekle problemliydiler.

Klasik din eğitiminden geçmiş, Fransızca bilen, Batı filozoflarını tercümeden okuyan aydınlar; çağdaş uygarlığın, modernizmin sorunlarına karşı yine modernist ve akılcı bir yöntemle çözüm arayışına girişmişlerdi.

Batıcılar gibi İslamcılar da Osmanlı ilerlemesinin gerçekleşebilmesi için Avrupa’dan istifade edilmesi konusunda hemfikirdiler.

Farklı olarak Mehmet Akif’in;

“Bu cihetten hani hiç yılmasın oğlum gözünüz

Sade Garb’ın, yalnız ilmine dönsün yüzünüz” mısralarında da ifade ettiği gibi Avrupa’nın sadece ilim ve sanatının alınması gerektiğini düşünenler de vardı.

Sait Halim Paşa ise; “İslam dünyası maddi geriliğe düştü, Batı dünyası ise ahlaki açıdan sosyal bir felaket yaşamakta. Dolayısıyla biz onlardan teknik, bilim, sanat; onlar da bizden ahlaki ve sosyal kanunlar öğrenmelidir diyordu.

Balkan Savaşları Batıcı ekolün iflasıyla sonuçlanınca İttihat Terakki yönetiminde bu sefer Türkçü siyasi görüşler hâkim olmaya başladı. Türkçüler de Batı uygarlığı konusunda pek seçici davranmadılar.

Bu dönemde Afganistan’da İslam ülkelerinin ulusal kurtuluşlarının tek tek gerçekleştirilmesinden sonra İslam birliğinin kurulabileceğini fikrini savunan Cemalettin Efgani,  bazı Yeni Osmanlıları, Jön Türkleri, Mehmet Emin Yurdakul, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu gibi Türkçüleri; Mehmed Âkif, Ahmet Hamdi Akseki, Said Nursi gibi İslâmcıları;  Seyyid Bey, Şemseddin Günaltay gibi aydınların ilgisini çekti ve etkilemeyi başardı.

Kısacası, buraya ait olmayan köklü düşünce geleneğinden kopuk ithal fikirler ve tercümelerle tuhaf şekilde çözüm aranmaya başlandı. Buradan devam edelim…