• 20.12.2021 09:20

Dövizdeki anormal yükselişin 7’den 70’e herkesi ekonomist yaptığı memlekette, bu durumla ilgilenmemeye çalışan nadir insanlardan biriyim (biriydim). Her şeyden önce elde kalan yarım aklımı korumak istiyorum (istiyordum). Ortada dolara bağlı bir tasarruf hesabı da olmadığı için ‘indi, çıktı, fırladı’lardan uzak durmaya çalışıyordum. Ta ki, şimdi almayı hayal bile edemeyeceğim 2009 model arabamız bozulana kadar.

Küçük motor hacimli bu emektar Japon arabası bir ay öncesinden alarm vermeye başlamıştı. Yarı otomatik olan araba yüksek vitesten düşerken kendini kasmaya, ara ara durmaya başlayınca tamir ettirmek şart oldu. Muğla Milas’ta götürdüğümüz birkaç tamirci derde deva olmayınca, İzmir’de yaşayan askerlik arkadaşım Yaşar’ı aradım. Sağolsun yardımcı oldu. Geçen hafta Cuma günü gittiğimiz tamirci teşhisi koydu. Araç yarı otomatik olduğu için şanzıman balataları aşınmıştı. Abdurrahman usta hemen arabanın markasının İzmir’deki ana bayisini aradı. Ellerinde yokmuş ama sipariş verirsek İstanbul’dan getirtebilirlermiş; Salı günü elimizde olurmuş. Sipariş verildi, parçanın o anki kurla fiyatının 5400 lira olduğunu söylediler. Nasıl olsa parçayı aldık, şimdi parasını ödeyeyim dedim; ana bayi ‘olmaz’ dedi. Parçanın onlara ulaştığı anda dolar kuru neyse faturayı onun üzerinden düzenleyeceklermiş.

İşte o andan itibaren dört gün boyunca beni hop oturup hop kaldıracak dolar serüvenim başladı. Elimde telefon dolar kuruna bakıyordum sürekli; o saatlerde 13,70 civarındaydı. Bu sırada bir şey dikkatimi çekti; bu dolar denilen şey gece yükseliyor, sabahları rekor açılışla tavan yapıyor, sonra çok az inişe geçiyordu. Zihnimde canlı refleksiyle hareket eden bir yaratık belirdi, tabii tek hücreli…

Benim kesintisiz döviz takibim eşim Dilek’in de dikkatini çekti. Oysa evde bu görev onundu. İş çıkışı eve geldiğinde öfkeli bir sesle “dolar yine fırladı, insanlar perişan, bugün aldığını yarın aynı fiyattan alamıyor…” diye celallenir, ben de kısık bir sesle “hı hı, evet öyle” diye cevap verirdim. Bu halim onun öfkesini daha da artırır, bu sefer anlayabilmem için sesini yükselterek tekrarlardı söylediklerini. Hani biraz daha gaz verse bahçede kullandığımız kazma küreği kapıp sokağa fırlayasım gelirdi. Böyle anlarda -bunu Dilek’e hiçbir zaman dile getirmesem de- içimden, “ömrümüzün sonbaharında İstanbul’un kaosundan kurtulmak, biraz huzur bulmak için onlarca yıl sonra kalkıp buralara geldik, şimdi bu olacak şey mi?” derdim. Demek ki nereye gidersen git, memleket huzursuzsa sana da huzur yoktu.

Cumartesi günü, Dilek’in evinde kaldığımız kardeşinin ve kocasının ısrarıyla arkadaşlarının evindeki doğum günü kutlamasına gittik. İzmir’de veterinerlik yapan Ülkü, üniversite yıllarından beri arkadaşlıkları olan insanlarla bizi de tanıştırmak istemişti. Evde bizim dışımızda veterinerlerden oluşan sıcak bir ortam vardı. Masadakiler, bizim dışımızda veterinerlikle ilgili değişik kollarda çalışan insanlar olunca, konu da haliyle oraya geliyor. Dövizin yükselmesinin işlerine yüklediği sıkıntılar akşamın tek konusuydu. Büyük bir yumurta çiftliğinde yönetici olarak çalışan veteriner hekim, doların yükselişine bağlı olarak artan maliyetlerden dolayı firmalarının bir yıldan fazla bir süredir zararına satış yaptığını anlattı. Klinik sahibi bir veteriner de, mamalardan evcil hayvanların aşılarına kadar her şeyin aşırı yükseldiğinden, bunu hasta sahiplerine anlatmada güçlük çektiklerinden yakındı. Masadaki konuşmaları yarım yamalak dinlerken, bir yandan da döviz artışına bakıyordum telefonda. Onlar konuşurken dolar 14 liraya dayanmıştı.

Benim bu dalgın halimi fark eden masadaki bir arkadaş ‘hayrola’ der gibi yüzüme bakınca, ben de sıra bana geldi diyerek arabanın parçası nedeniyle çok gergin olduğumu, Salıya kadar dolardaki artışa kilitlendiğimi anlattım. Masada bir gülüşme oldu. Allahtan nazik insanlar, alaya almadılar. Hatta içlerinden biri “Ben senin arabanın masraflarını öderim, yeter ki dolar düşsün” bile dedi. Sağolsun…

Hafta sonunu ‘dolar indi çıktı’ tedirginliğiyle geçirdim, Pazartesi gününe biraz da Dilek’in katkılarıyla ‘ne olacaksa olsun’ kıvamında girdim. Kendime söz verdim, artık doların yükselişi-inişiyle ilgilenmeyecek, parçayı almaya gittiğimde ‘cezamız neyse’ ödeyecektim. Bunun için bankadan tüketici kredisi çektim. Salı günü saat 11:00 civarında Abdurrahman ustayı aradım. Usta, bir yakınının cenazesinde olduğunu, cenazeden sonra parçayla ilgileneceğini söyledi. O an kendime verdiğim sözü tutamayacağımı anladım; bir tedirginlik kapladı içimi, gün değil saatler değil, dakikalar hatta saniyeler belirliyordu doların yükselişini. Öğleden sonra tekrar aradım, Abdurrahman usta soğuk bir sesle hâlâ cenazede olduğunu, birazdan tamirhaneye geçeceğini, parçanın durumuna göre bilgi vereceğini söyledi. O an kendimden utandım, “koyun can, kasap et derdinde” sözü geldi aklıma. Akşamüstüne doğru usta aradı, parçanın geldiğini, arabayı da tamir etmeye başladığını fakat parçayı ertesi sabah alabileceğimizi söyledi. Bizim parça bir gece daha doların yükselişini bekleyecekti…

Çarşamba sabahı ustanın kalfasıyla birlikte bizim emektarın parçasını almaya gittik. Artık dolar kuruna da bakmadığım için ne kadar fark ödeyeceğimi bilmiyordum. Cumadan Çarşambaya 600 lira fark yemişti bizim parça…

Perşembe günü öğleden sonra tamir edilen arabayı aldım. İzmir’de kaldığımız süre içinde sürekli yağan yağmur nedeniyle evde tıkalı kalmak Dilek’le beni yormuştu. Bir an önce evimize varmak istiyorduk. Aydın otoyolunda ilerlerken Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk kez katıldığı toplantıdan sonra asgari ücretin 4250 TL olarak belirlendiğini öğrendik. Dilek, “verdikleri bu parayı birkaç ay içinde geri alırlar” diye söylendi. İçimden, bu kadın son zamanlarda hep negatif konuşuyor diye geçirdim. İkinci haberde benzine 55 kuruş zam geldiğini söyledi radyo. O an benzin durumuna baktım, tamire götürürken doldurmuştum depoyu. Doluya yakındı, içimi bir ferahlık kapladı.

Aydın otoyolundan Söke’ye saptıktan sonra “bir şeyler yiyelim” dedik. Ortaklar’a yaklaşıyorduk, burada çöp şiş yenir ama o da pahalıdır diye konuştuk. Sonra, birbirimizin yüzüne baktık ve aynı anda döküldü sözcükler: “Zaten battık, daha da batalım…”

Arabayı yol kenarındaki, çöp şiş yapan bir işletmenin otoparkına çektik…