• 7.02.2012 00:00

Akçakoca’ya kar yağıyordu…

Uzunca bir zamandır karın böyle tuttuğuna tanık olunmamıştı bu kentte.

Lapa lapa yağan kar taneleri, ince ve usûl hareketlerle salınan beyaz simler gibi, narince uçuşmaktaydı boşlukta.

Öylesine serseri, bazen dingin ama çoklukla acelesiz bir halleri var gibiydi.

Bense cam kenarında dikilmiş, tek bir kar tanesinin, beyaz salınımlı bir gelinlik tülü gibi ahenksizce gezişini seyre dalmıştım.

Milyarlarca kar tanesinden birini gözüme kestirmiş, onu sahiplenmiştim.

Minik kar tanesi, arkasına rüzgârı almış beyaz bir yelkenli misali, önce biraz sarhoşça, sonra, rotasını yitirmiş kılavuzsuz bir teknenin, dalgaların gücüne yenik düşerek kıyıya vurması gibi, kontrolsüz bir hareketle penceremin camına çarptı.

Beyaz bir kristali dikkatle işleyen kalemkârın geride bıraktığı değerli toz parçaları gibi, dağıldı sonra cama çarpan kar tanesi.

Cam yüzeyinin ıslak zemini üzerinden usulca akıp yiten bir su damlacığına dönüştü sonra.

Hayat gibi, hayatın tüm mânâsını içinde taşıyan esrarlı bir şişenin, ansızın kırılıvermesi gibi bitti her şey o kar tanesi için.

Bir varmış, artık bir yok…

Daha uzakta, çatıları, yolları ve evimizin arkasındaki fındık bahçesini beyaz bir örtü gibi kaplayan kardan evrene dikkatlice baktım.

Kar, ne de gururla sermişti hünerini.

Bereketiyle mağrur tanrıça Kibele’yi kıskandıracak bir rahmetin yatağını arsızca sermişti bu şehrin zeminine… bütün hazlardan daha hazzını verme vaadiyle.

‘Su dediniz, kuraklık dediniz, verimli hasat dediniz, alın öyleyse!’ der gibi, ne yana baksak o kadar utanacağımız bir ayıp yanımız gibi, bir damla kanı pütreretek çogaltan bembeyaz bir patiska gibi, gözümün aldığı her yerde kar vardı.

Camı açmak, avuçlarıma kar doldurmak, tek tek damlaların yüzüme çarparak gerçekten yaşadığım hissini yeniden kazanmak fırsatını kaçırmak istemedim.

Pencereyi sonuna kadar açtım…

Soğuk bir rüzgâr deydi önce yanaklarıma. Başımı daha bir sarkıttım dışarıya. Kar tanelerinin ılık bir nefes gibi boynumdan içeriye girmesiyle, beyaz bir perdeye dönüştü dünya. O anda ne gam, ne keder, ne soğuktan donanlar geldi hatırıma. Sadece kara dokundu tenim , kar oldum, karlaştım...

HAYATIN İKİ YÜZÜ

Doğa, sonsuz evrende ne kadar sıradan varlıklar olduğumuzu çok sık hatırlatıyor bize. Bazen deprem ile, bazen sel ile bazen de tipi ile kar ile…

Birkaç gün yağan karın hayatımızı tümden durdurmaya muktedir olduğunu bilmek kabulü zor bir şey. Fakat, teknik imkânlarımızın gelişmişliğiyle şişen egolarımızın bir tek doğa olayıyla yerle yeksan olduğunu görmek, insanal bencillik ve kibirden örülü zırhımızla bu olağanüstü tabiat karşısında ne denli çaresiz olduğumuzu bilmek için karın birkaç gün yağması bile kâfi…

Hayatın birbirine bakan iki yüzü var; birinde bitenin diğerinde başladığı iki aksi yüz...  Yaşam ve ölüm, sevinç ve keder,  güzel ve çirkin gibi birbirine deymeyen, sırasını savmayan, usûlca hayatlarımıza giren ve çıkan iki garip dünyevî sûret.

Kar, tabiat ananın yüzüne takındığı en güzel ve en işveli ifade galiba… Onda, bütün çirkinlikleri bir anda süt beyaz bir ihrama dönüştüren sihirli bir hüner ve tabiatın kendisinin bütünündeki ‘’mutlak ruhun’’ en güzel görüntüsü var.

Gel gözüm aşk ile seyreyle…

Hayatın, tüm romantik duygularımızı kışkırtan bu mucizevî yanının dışında başka bir yüzü de var maalesef…Kışların ‘’kara kış’’olarak yaşandığı coğrafyalar, göz önünden uzak yaşanan başkaca hikâyeler,  yoksunluk ve çaresizlik içinde debelenen yaşam öyküleri gibi…

Mesela, naylon çadırlar altında mahsur kalmış Vanlı depremzedelerin, çocuklarıyla ilgili sıcak düşler kurması ne kadar mümkün bu şartlarda…

Evsiz oldukları için sokakları mesken tutanlar; kar aralıksız yağarken ne haldedir şimdi?

Karla kaplı caddelerde müjdeli bir haberi paylaşmaya koşar gibi garipçe bir tutkuyla, bizi sevgilinin elini tutmaya ve kar altında birlikte yürümeye iten o ‘’ambians’’, yolları kardan kapanan köylerde ölüme davetiye değilmidir şimdi?

Buz tutmuş bir gölet üzerinde hatıra resimleriyle ölümsüzleşen bembeyaz örtü, tipide mahsur kalmış bir kurtarma aracının çaresizliği değilmidir hayatın diğer yüzünde …

Kimsesizler, evsizler, yakacak yetiremeyenler, aç kalan kuşlar, kedi-köpek ve börtü böcek...Nasıl ısınacaklar diye kahırlandıklarımız… Hayatın diğer yüzündeki akneler gibi, yaşadık saydığımız hayatın ceberrut suretinde her yeni gün oluşan kara lekeler gibi, kalın bir kar tabakası altından usulca boyveren ‘’kardelenler’’ olarak, en sahici öyküleriyle çıkarak, yüzümüze çarpmakta şimdi.

Hatırlanmak ve sahip çıkılmak istercesine…

Kar yağıyor ve ben üşümüyorum… İçimde bıçak kesiği bir sızı, aklımda kardelenler var. Açık penceremin önünde kar tanelerine eşlik eden uçan bir halının düşünü kurmaktayım. En derin koyaklardan çıkıp gelen ve peşinden sürüklediği soğuk rüzgârla, yüzüne çarptığı her fâninin ruhunu biraz olsun temizleyen bir ölümsüz olarak, kardan halının üzerinde oturmuş düşlüyorum kendimi.

Tepemden aşağıya kar yağıyor ve ben nasılsa üşümüyorum bugün…