• 19.01.2012 00:00

 Düne kadar Kürt sorunu kaynaklı hak taleplerinin önü, dönemin iktidarları tarafından ‘’bölücülük’’ bahanesiyle kesilirdi. Bu gün pek de itibar edilmeyen bu sözcüğün yerini ‘’KCK’’ aldı.

Anadil talebinden özerkliğe, rutin basın açıklamalarından, mahkemede kendi öz dilinde savunma yapmaya kadar, yeryüzünün başka yerlerinde uğruna siyaset yapmanın dahi komik kabul edildiği kimi hak talepleri, bu üç harften oluşan sihirli sözcüğün barikatına takılıyor Türkiye’de…

Kürtlerden, onların ayrı bir ulus olmaktan kaynaklanan topluluk haklarından mı söz ettiniz, KCK’lisiniz. Türklerin kendilerine reva gördüğü şeylerden Kürt ya da diğer etnik - kültürel kimliklerin mahrum edilememesinden mi dem vurdunuz, bölücüsünüz. Seçilmiş siyasetçi olun, gazeteci ya da akademik ünvanlara sahip bilim insanı olun farketmez, KCK denen ‘’gayya kuyusuna’’ bir kere düşmüşsünüz demektir ve sonu belli olmayan mahkemelerde sürünmeyi hak ediyorsunuzdur en baştan…

Eşitsizlik ve onun hukuksal tezahürleri üzerine bildiğiniz şeyleri başkalarıyla paylaşmanın; bir telefon görüşmesinin ya da internet üzerinden bir mesaj atmanın ‘’örgüt ilişkisi’’ olarak kabulü üzerinden, hapislerde ömür tüketmenin kodları haline getirilmiş KCK’nin, gerçekte nasıl bir şey olduğuna  yakından bakmak lazım.

Murray Bookchin (d.1921- ö. 2006) sıkı bir yazar ve siyaset felsefecisi … Marksizmin sınıf temelli çözümlemeleri yerine, yani kapitalist devlet aygıtının parçalanmasını önermek yerine, toplulukların konfederal örgütlenmesiyle sistemin ‘’dönüştürülmesi’’ gerektiğini öneren ciddi kitapları var. ‘’Ekolojik Bir Topluma Doğru’’ kitabında ‘’doğrudan eylem, özgür yurttaşlardan oluşan cemaatler yoluyla kamusal alanı doğrudan yönlendirebilen aktif inisiyatifi amaçlar’’ der. ‘’Tahakküm ve hiyerarşi ilişkilerinin yerini özyönetimin alması, yeni bir yurttaş öznenin, yani özgür ve kendi kaderini belirleyen yurttaşın sahneye çıkması, devlete karşı yurttaş örgütlerinin ve halk meclislerinin oluşturulması anlamına gelir’’ diyen yazar, devlet dışında kalan özgün toplulukların siyaset yapma süreçlerinde yer almasının ideolojisini kurar bir yanıyla.

Diğer yandan alışıldık yönetim anlayışlarının yerini dünya genelinde  ‘’karşılıklı yönetme / Yönetişim’’ilkesinin alması, ‘’AB yerel yönetim özerklik şartı’’nın kabul edilmesi ve ‘’Kent konseyleri yönetmelikleriyle’’ kent yönetimine aracısız katılımın önünü açacak uygulamalara geçilmesi, genel anlamda topluluk haklarının korunup kollanmasının bir ön kabulü niteliğindedir.

İdeolojik arka planı ve uygulama pratikleri zamanla olgunlaşan KCK (Koma Civakên Kurdistan / Kürdistan Topluluklar Birliği) 2005’te kuruluyor. Aslında KCK’nin kuruluşu, Kürt hareketinin sözcülerinin ayrı bir devlet kurma talebinden vazgeçtiklerinin ve bugün ‘’demokratik özerklik’’ olarak tarif edilen, eşit haklar temelinde ‘’ortak vatanda’’ birlikte yaşama dayalı bir çözümü benimsediklerinin belgesi de sayılır.

kendini; topluluk demokrasisini, toplulukların eşit ve özgür bir arada yaşamasını esas alan, ‘’devlet olmayan’’, örgütlenmiş demokratik, siyasal ve toplumsal bir organizasyon olarak tarif etmektedir. Bu yapılanma, toplum içinde yaş, cins, sınıf, ulus, etnisite, inanç farklılıklarına yaşam alanı açmak ve bu farklılıklardan kaynaklanan eşitsizlikleri ortadan kaldırmak üzere bu toplulukların ayrı örgütlenmesine ve birlikte yaşamasına dayalı konfederal bir sistem öngörmektedir.

Yine KCK sözleşmesinde, bu yapılanmanın bir devlet sistemi olmayıp, kadınların, gençlerin, emekçilerin, tüm halk ve toplulukların kendi demokratik örgütlenmesi üzerinden politikaya katılımının esas alındığı belirtilmektedir.

Kısaca KCK sistemi, devlet kurma ve iktidar hedefi olmayan halkın örgütlü kesimleri üzerinden, sistemi dönüştürmeyi amaçlayan bir yapılanma olarak tarif edilebilir.

KCK, iddia edildiği gibi ‘’paralel bir devlet örgütlenmesi’’ değil, Kürt ulusunun ve Kürt coğrafyasındaki farklı etnik, dinsel toplulukların farklı örgütlenmesi ve bu toplulukların demokratik zeminde ortak hukuk oluşturmalarına dayanıyor.

Yani ortada ne ayrı bir devlet var, ne de iktidar hedefi…

Bunun bilinmesine rağmen KCK’yi sistem için tehlikeli kılan şeyin ne olduğu daha bir belirgin olarak ortaya çıkıyor; onun bir devlet yapılanması olmaktan çok, toplumun bütün kesimlerinin örgütlülüğünü amaçlaması.

’Paralel devlet’’ söylemi bu açıdan, halkın örgütlü bütün kesimlerini hedef haline getirmek üzere geliştirilmiş bir söylemdir. Ve son günlerde yaşandığı gibi, demokratik çözüm kendini dayattıkça, saldırının kapsamı ve dozu da artmaktadır.

Abdullah Öcalan’ın dağ kadrolarına mesaj taşıyan(!) avukatlarıyla, siyaset akademisinde molotof kokteyli yapmayı öğreten(!) üniversite hocalarını, bilinmeyen bir dille(!) savunma yapmak isteyen Kürt mahkumlarını, gazetecisini, sendikacısını, insan hakları savunucularını seçilmiş kent yöneticileriyle birlikte illegal örgüt muamelesine tâbi tutan iktidarın, saldırılarının altında yatan temel dürtü de bu örgütlülüktür.

Bugün demokratik bilinç düzeyi ile meşru haklarını kullanma ve tepkilerini dile getirme konularında Türkiye’nin en örgütlü kesimi Kürtlerdir. Ve açıktır ki AKP’nin örgütlü bir topluma, kendisinin öngördüğü bireysel haklarla sınırlı çözümlerini kabul ettirmesi mümkün değildir. AKP, demokratik çözümün tüm seçeneklerini ileri süren Kürt siyasetini terörize etmekle bir yere kadar iktidarını taşıyabilir, ama ya sonra?..

Dün ‘’bölücülük’’ olarak tanımlanan şeyler bugün ‘’KCK’’ olarak cezalandırılıyor. Özünde değişen bir şey yok. Bir farkla ki; bugün yeni olan, uluslararası ilişkilerin AKP iktidarına, bölgesindeki gelişmelere  dönük  yüklemiş olduğu yeni misyonla birlikte, sözkonusu baskıcı politikanın, hem Kürt halkının örgütlü kesimlerini ve hem de ülkedeki her türlü demokratik örgütlenmeyi hedef haline getirecek bir düzeye çıkartılmış olmasıdır.

 KCK’nin bir paralel devlet kurma amaçlı olduğu söylemi, ‘’ bölücülük’’ söyleminin eskisi gibi prim yapmadığı bir dönemde, örgütlü halk kesimlerinin tasfiye edilmesine yönelik bir arayışın sonucu olduğu artık görülmelidir.