• 12.04.2022 07:36

“Sol liberal” ve “liberal sol” terimlerini yafta olarak değil de tanımlama salahatiyle kullananların ilgisini çekecek bir düşünsel şecere kaynağı da teşkil edebilir… Ama bundan bağımsız olarak, zaten son derece ilginç bir kitaptan ve ilginç bir şahsiyetten söz edeceğim:  Trabzon’un “Liberal Bolşeviği”- Rıfkı Kulaç (1896-1962) (Islık Yayınları, İstanbul 2020). Kudret Emiroğlu, bu kapsamlı incelemesinde bir taşra aydınının hikâyesi üzerinden, bu ülkede sol düşüncenin alımlanışının, iktidarın, taşranın ve taşra aydınlarının tarihini yeniden düşünmeye kapı açıyor. Memleketin düşünce “hatta” zihniyet dünyasının analizine, bir yerel tarih merceği tutuyor.

***

Kitabın başlığında tırnak içine alınan Liberal-Bolşevik adlandırmasından kasıt, özetle, sosyalizmin ancak kapitalizmin kâmilen gelişmesi ve sosyalizme müsait bir altyapıyı hazırlamasıyla mümkün olacağı fikridir. Kahramanımız, Rıfkı Kulaç, kendini böyle tanımlamış değildir; Kudret Emiroğlu onun görüşlerini böyle adlandırıyor.

Bu tutumun “liberal” yanının çarpıcı bir özeti, Rıfkı Kulaç’ın 1927’deki bir yazısında, memleket sanayii “henüz mesainin istihsal kudreti yüksek şekilleriyle ünsiyet etmediği” için, 8 saatlik işgününe hazır olmadığımızı savunmasıdır. Sadece sosyalizmi değil, sosyal hakları da kapitalist terakki sonrasına erteler. Evvela, “içi kurtlanmış” olduğunu söylese de, “makineli milletler” seviyesine gelmek lâzımdır ona kalırsa.

Saygıyla “Karl Marx’ın ümmeti olma” lüzumundan bahseden Rıfkı Kulaç’ın sol yanını niçin sosyalist veya komünist değil de Bolşevik diye tanımlıyoruz peki? Çünkü Bolşevik devriminin ve onun Türkiye’deki serpintilerinin tanığı olmuş birisinden söz ediyoruz. Bolşevikliğe, Ortodoks Marksist bakış açısından ‘erken doğum’ gibi görmekle birlikte hayranlıkla, coşkuyla bakmış. Neticede sosyalist bir devrim olmaktan ziyade yoksulların öfke infilâkı olarak görüyor bu devrimi: “Saadete susamış sefaletin, zenginliğe diş bileyen züğürtlüğün ayaklanmış tezahüratı.” Ama olsun, seviyor yine de! Spartaküs isyanından Şeyh Bedreddin’e, Demirci Kava’ya (Rıfkı bey kendisini anmış ama w ile yazmamış!) kadar uzattığı tarihsel numunelere ekliyor.

Yine zamanının adamı olarak, milliyetçilik ve Türkçülüğü, sanayileşme, modernleşme, ilerleme davasının mütemmim cüzü olarak görmüş. Ziya Gökalp’i aşacak, “idealizm” devresinden “realizm” devresine uygun bir milliyetçilik, umuyor. Kemalist Türkiye’nin “Şark’ı ilerletme vazifesi”ne inanmış. Türk modernleşmesinin hınç-haset dinamiği, onun zihninde de harıl harıl işlerken, şu özgün tanımı üretmiş: “Avrupalaşmamıza engel olmaya çalışan Avrupa’ya direnerek…” Bu cehdin ve yine asrın icabı olarak, “eskiden olduğu gibi on iki ilmi kafasına sığdırmış âlimler” bulamayacağımızı söyleyip, uzmanlaşmayı davet etmiş.

***

Kudret Emiroğlu, Rıfkı Kulaç’ın muhtemelen ilk Trabzonlu romancı olduğunu söylüyor. 1936’da yayımladığı Milletleşen Adam - Selçuk Kamucan Sosyal Düzenin Gönüllü Korucusu , son derece didaktik bir “ihanete uğrayan devrim” anlatısı. Kamucan soyadı, başlı başına naif bir didaktizm bayrağı! Cumhuriyetin mütegallibeye teslim olarak toplumsal kurtuluş vaatlerini gömmesini anlatan romanı, Yakup Kadri’nin Ankara’sının (1934) 2. bölümüne akraba çıkartabiliriz. Bu hayal kırıklığının kahramanı olan Selçuk Kamucan’ı “dikili ağacı ve bir kalbur samanı olmayan… sosyalist bir yalvaç” diye tarif ederken, Rıfkı Kulaç kendini anlatmış Kudret Emiroğlu’na göre.

Emiroğlu’nun dikkat çektiği gibi, sentetik kelime icatlarına yüz vermeden ama arı bir dille yazan Rıfkı Kulaç’ın 1928’deki bir yazısındaki şu tasvir, lezzetli değil mi?

“Zigana’ya kadar şahit olduğumuz dişi erkek insanlar, ufak yapılı, derisi kemiklerine kadar sıska, çevik, dik sayanlardan rızkını çıkaran keçi kabiliyetli insanlardı, Şimdi gördüklerimizse daha iri yapılı, saçlı sakallı, ağır kurumlu, yanık çehreli soğukkanlı koyun bakışlı adamlar…”

(Bir parantez açayım. Karısının nazdan niyazdan canına tak eden bir noktada Rıfkı Kulaç’a yazdığı bir mektup var ki, edebî lezzetiyle değil ama bir kendiliğinden halk feminizmi numunesi olarak, ibretliktir.)

Ne yazık ki Rıfkı Kulaç, aralıklarla bazı dergilerde yazmışsa da, toplumsal gelişmenin önemli bir göstergesi saydığı “kalem mahsûlatı”nın yaygınlaşmasına, aslında yapabileceği kadar katkıda bulunamamış. Bolşeviklikle ‘iltisakından’ ötürü sürekli uzaktan gözetim altında tutulmuş. Türk Ocağı Sürmene delegeliğinden sonra sadece Şehir Kulübü’ne üye olmasına, hiçbir siyasî faaliyette bulunmamasına, yazmamasına rağmen “fişli” kalmış. O fiş, ancak 1950’de, 54 yaşındayken, kızının evlendiği subayın kariyerine zararı dokunacağı anlaşıldığında, iptal ettirilebilmiş. “Türk devlet geleneği”ndeki takibat kültürünün ‘mütevazı’ bir örneği…

***

Rıfkı Kulaç’ın sakıncalılığı, Trabzon’da İttihatçıların güçlü örgütlenmesi tarafından ezilen ama yine de hayatiyetini koruyan sol hareketle bağından kaynaklanıyor. (Öncesinde, sosyalist literatürle tanışmış, 1. Dünya Savaşı’nda esirlikte çıkarttıkları yayınlarda Ekim Devrimi üzerine yazmış.) Mustafa Suphi’lerin katledilmesini izleyen korkulu atmosferde, Rıfkı Kulaç memleketi terk edip beş yıla yakın süre Rusya’da eğleşmiş. 1924’te Moskova’dan gönderdiği bir mektupta yazdıkları, Bildungsroman makamındadır: “Buraya gelinceye kadar ayaklarım yerde yürürdüm. Buradan başımı ayaklarımın hizasına indirmiş olarak çıkacağım… Eskiden hayat kafamın içinde idi, şimdi kafam hayatın içinde… Bu çalkantılı şehir, şüphesiz benim en büyük hocamdır.” Sonra Trabzon’a dönmüş ve yarı münzevi hayatı başlamış.

Bu yanıyla bazen haddinden fazla “ağyârını câmi” olan kalın kitap, başlı başına bir yerel tarih şaheseri. 19. yüzyıl sonlarından 21. yüzyıl ortalarına, Trabzon’un siyasî, toplumsal ve kültürel tarihinin bir panoramik MR’ını çekiyor. Bu panoramanın bir cephesinde, eşkıyalıkla “devletli” olmak arasındaki sınırların gayet geçişken olduğu ağalık düzeni ve onun cumhuriyete, sonra da “Demokrat” eşrafına inkılâp edişi vardır. Bir başka cephesinde, Milli Mücadele’nin girizgâh zamanlarında Trabzon’da beliren müstakil (yani kendi kendine ve kendisinden ibaret) kurtuluş eğiliminin kısa ama ilginç hikâyesi vardır. Böyle bir ihtimalin düşünülmesini mümkün kılan bir cephe olarak da, Trabzon’un o dönemde bir bölgesel metropol olarak gördüğü umur ve kazandığı ufuk vardır. Rusya’yla canlı ilişki içinde, kozmopolit bir havası olan, dünyaya açık bir şehir, bir liman burjuvazisi görgüsü… Rusya bağının kesilmesiyle ve erken cumhuriyetin ulusal pazar inşasındaki darlıkları ve (millî güvenlik endişelerinin refakat ettiği) sürüncemeleri ile, Trabzon’un nasıl kendine kapanıp taşralaştığını, Rıfkı Kulaç’ın hayat hikâyesinin arka planında seyrediyoruz.

Mektuplarında akrabalarını “Sürmene’nin hemen hiçbir şey öğretmeyen kuytu, sönük, yavan muhiti”nde kısılıp kalmamaları için uyaran Rıfkı Kulaç, o taşralaşmanın mahkûmu olmuş. Şevket Süreyya’nın kendisine yazdığı “Trabzon’a kapanıp kalma” diyen mektubu, nafile... Kudret Emiroğlu, Trabzon’un “Liberal Bolşeviği”nin çekildiği köşesinde dünya merakını sürdüren, toplumsal ortamla beşerî uyumunu kollarken haysiyetini de koruyan, Kulaç’ın kendi vakur tabiriyle “birtakım politikacıların faydasız neşelerine” prim vermeme kaygısını hep gözeten bir aydının hüzünlü portresini çiziyor. Emiroğlu’nun şu cümlesi, bu kitabın tacı ve tahtıdır: “Rıfkı Kulaç’ın entelektüel kapasitesi, bir emniyet sorunu olduğundan fazla, toplumsal ve siyasal bir sorundur.” [1] Lüzumlu ve faydalı bilgilerin ötesine açılan meraklarla ilgili bir ‘beka’ sorununu tarif ediyor Emiroğlu. Bizzat taşralaştırıcı bir beka sorunu…


[1] s. 493’teki bu cümlenin orijinalinde tashih var!