• 16.01.2022 22:00

Muhafazakarları belirleyen temel hassasiyetlerin başında tabii ki dindarlık gelir.

Dini hassasiyetin siyasete tahvili, son yıllarda ekonomiyi konuşurken “nass” ve “çözüm İslam ekonomisi” gibi söylemlerle kendini gösteriyor.

Muhafazakâr hassasiyet deyince “Osmanlı” kavramını da ekleyebiliriz. Son on yılda yoğunlaşmak üzere Erdoğan’ın “şanlı ecdadımız” söylemi, TRT’deki hamasi dizileri biliyorsunuz.

Kadın ve aile konusunda cemaatlerin kampanyası üzerine Erdoğan “İstanbul Sözleşmesi”nden Türkiye’yi çekti çıkardı…

Türkiye’nin öbür kesiminin hassasiyetleri ise laiklik, cumhuriyet, kadın hakları gibi kavramlarla ifade edilebilir.

Elbette birleştirici değerlerimiz, hassasiyetlerimiz de var ama feci halde kutuplaştığımız da bir gerçek.

BİZ’ KABİLESİ

Demokratik bir toplum, doğası gereği ‘çeşitli’dir. Kurumlaşmış bir demokraside farklı hassasiyetlere sahip vatandaşlar hukukun teminatı altında, eşit haklara sahip ve hürriyet içinde yaşarlar.

Evet, hukuk, eşitlik, hürriyet… Şeffaflık, liyakat gibi değerlerle listeyi uzatabiliriz.

Türkiye’de hukuk, eşitlik ve hürriyet kavramları üzerine hassasiyet, her kesimde zayıftır!

Eşitlik, liyakat, şeffaflık ne demek, “biz” üstünüzdür.

Hürriyeti kendimiz için isteriz, başkasının hürriyeti önemsizdir…

Hukuk zaten siyasi iktidarın elinde bir araçtır, hatta bir sopa! Yargıçlar bile “bizden” olmalıdır.

Böyle bir yapıda iktidara gelmek ganimete konmak gibidir. İktidarın dışında kalmak ise kapının dışında kalmaktır…

Bir tür siyasi kabileciliktir bu!

Yakında Almanya’da iktidar değişti; gidenler de gelenler de siyasi olgunluğa sahip medeni partilerdi, herkes hukukun üstünlüğünden, kurumların tarafsızlığından emin… Ya bizde?..

ARINMA İHTİYACI

Bir alıntı yapacağım, yolsuzlukları eleştiren bir konuşmanın şu satırları:

Bugün milliyetçi-muhafazakâr kesimin çok ciddi bir arınmaya ihtiyacı var. Özgürlükçü bir din anlayışı ile bütün o yıpranmış değerleri inşa etmemiz lazım. Bu sadece siyasi bir sorun değil, bu bilimsel, entelektüel ve bir aydın sorunudur. Vatan ve din kavramlarını kendisi etrafında yorumlayanlar en çok da vatan ve din kavramlarına zarar veriyor…”

Bu sözler Gelecek Partisi lideri Ahmet Davutoğlu’na ait… 20 Mayıs 2021’de KararTV’de yayınlanan konuşmasından aldım.

Gecen Cuma günü Elif Çakır’la KararTV’deki programımızda, Davutoğlu’na bu sözlerini okuyarak meseleyi yine sordum. Yine milliyetçi muhafazakar kesimlerin tepkisizliğinden yakındı. Milliyetçi muhafazakar aydınlara, Nurettin Topçu Hocamızın “İsyan Ahlakı” kitabını hatırlattı…

Ben de Mümtaz Turhan ve Ali Fuat Başgil gibi hocalarımızı hatırlattım…

Topçu’ların, Turhan’ların, Başgil’lerin seviyesi… Ve bugünkü seviye!

BİZİM” GÜNAHLARIMIZ

AK Parti milletvekilleri, Davutoğlu’nun yolsuzlukla mücadele içeren hükümet programını coşkuyla alkışlamışlardı, Davutoğlu’ndan sonra “yolsuzluk” kelimesine bile yer vermeyen hükümet programlarını da aynı coşkuyla alkışladılar…

İyi mi, kötü mü ne önemi var, “bizim” partimiz çünkü…

Yolsuzluk iddialarından bir tekini bile soruşturma konusu yaptılar mı?

Muhalefeti hainlikle suçlamak bizde yüz yıllık siyasi hastalıktır, şimdi bugünkü iktidarın hastalığı!

AK Parti kurulduğunda bir kesim Amerikan belgelerinden “Yeşil Kuşak” ve “Ilımlı İslam” kavramlarını alıntılayarak bu partiyi “dış güçler”e bağlamıştı…

Şimdi iktidar, muhalefeti “dış güçler”e bağlıyor.

Bunlar siyasi güç kavgasının boş laflarıdır…

SORUN KENDİMİZDE

Siyasi olgunluğa ulaşamamış, hukuku siyasetten üstün olarak kurumlaştıramamış bir toplum düzeyindeyiz. Siyasi partileri medeni rakipler değil, çarpışan kabileler gibi algılıyoruz!

Böyle bir siyasi gelenekte, eski fay hatlarının kabile kavgalarını sürdürmek yerine, farklı renkleri bir araya getiren “Millet İttifakı”nı ve 6 partinin işbirliği yapmasını önemli ve değerli buluyorum.

Sıkılmış yumruklar açılmalı, her siyasi kesim, mahallesinin duvarlarını yıkıp dışarıya açılmalıdır.

Millet olmak” (uluslaşmak) zaten böyle olur; siyasi vatanseverlik de bunu gerektirir.

Her dönemde kalkınma ortalamamızın “vasat” olmasının bir sebebi, sert siyasi kutuplaşmalar ve bu yüzden hukuk kurumlarının zayıf kalmasıdır. Bunu hiç akıldan çıkarmayalım.