Peker’in Siyasal Figüre Dönmesi Türkiye İçin Çok Vahim

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu gitse bu sistem değişir mi, hayır. Bu sistem temel, Soylu onun üstündeki bir kat, bir direk… Direği oradan alırsınız ama temeller değişmedikçe, formel olana dönülmedikçe, hukuka dönülmedikçe, hukuk devletine geri dönülmedikçe bu mekanizmaların ortadan kalkması mümkün değil.

Peker’in Siyasal Figüre Dönmesi Türkiye İçin Çok Vahim
22.06.2021 - 06:52
Haber Merkezi
1869

Türkiye hala Sedat Peker’in 2 Mayıs’ta başlayan Youtube videolarının etkisinde. İddiaların odağındakiler bir ölçüde tartışmaları yok saysa da bu yüz çevirme toplumda oluşan dalgayı engellemiyor.

Peker bizatihi bir suç örgütü lideri olsa, bunu kendisi de kabul etse de iddiaları ciddiye alınıyor. Bir yanda bir mafya liderinin ifşaatları diğer yanda Türkiye’de siyasal sistemin geldiği yere ilişkin köklü korkular ve zaman geçtikçe bu korkuları daha da besleyen iddialar bulunuyor.

Peker’in açıklamaları ile başlayan süreç, Türkiye’de mafya-siyaset-devlet ilişkisi, mafya olgusundan arınma ihtimali, asker-toplum asker-devlet dinamiğinde bugünkü sürecin muhtemel etkisi gibi konuları Türkiye siyasi tarihini ve siyasi işleyişini en iyi değerlendirebilecek isimlerden gazeteci Ali Bayramoğlu ile konuştuk.

Sedat Peker’in iddiaları Türkiye’de pek yabancısı olmadığımız devlet-mafya ilişkilerinde nereye oturuyor? Bir mafya hesaplaşması mı yoksa bu ifşaatların sonunda gerçekten bir arınma süreci gelir mi?

‘Arınma süreci yaşar mıyız?’ sorusuna pozitif cevap vererek yanıta başlamak doğru olmaz. Bugüne kadar, bu tür hadiselerin hiçbirinde Türkiye arınma süreci yaşamadı. Rant, siyaset ve çeteler ya da yer altı dünyası ilişkileri çeşitli formlarda, çeşitli biçimlerde Türk siyasal sisteminin sabitelerinden biri oldu.

Bunlar ortaya çıktığı zaman bu ilişkileri kuranlar kısmi bedeller ödediler ama sistem hiçbir zaman bundan etkilenmedi. Bugüne baktığımız zaman biraz daha sorunlu gözüküyor. Türkiye’de son büyük kriz Susurluk idi. Susurluk bir siyasi istikrarsızlık dönemi hadisesidir aynı zamanda. Tartışılan bir siyasi iktidar vardı, büyük bir iç çatışma vardı. Susurluk bütün bunların gölgesi altında yaşandı ve dolayısıyla bir dizi yargı sürecine, temizlik sürecine yol açtı.

Bu kez karşımızda parti-devlet modeli var. Son derece güçlü bir siyasi irade var, tırnak içinde güçlü. Aynı zamanda son derece otoriter, bugüne kadar bu tür durumlarda verdiği tepkileri biliyoruz. Bu tepkiler bu tür ilişkilerin, bu tür karanlık tabloların açığa çıkması halinde bunların hakem kurullar yani yargı tarafından temizlenmesi ve siyasi yaptırımın devreye girmesi değil. Şimdiye kadar tam tersine içeride liderin, biraz vicdanından ve takdirinden hareketle kapalı yaptırımlar izlemesi yoluyla oldu. 17-25 Aralık’ı hatırlıyoruz. Tayyip Erdoğan kendisini mahkemelerin yerine koyarak 3-4 bakanı görevden aldı. Bu mesele bu kez biraz daha büyük bir meseleyi andırıyor. Yani Tayyip Erdoğan’a, sistemin özüne kadar giden mesele.

Bugüne kadar dikkat edecek olursak, Türkiye’de yer altı dünyası üç biçimde karşımıza çıktı. Birinci biçim, toplumun adaletsizlik mekanizmaları ile ilgili. Çek tahsilat çeteleri, esnaf arasında, iş adamları arasında haksızlığa uğramış kocalar eşler gibi haller noktasında karşımıza çıktılar. İkinci büyük biçim, Ticaret Bankası ihalesi örneği idi. Mesut Yılmaz’ın başbakanlığı döneminde gördük, Korkmaz Yiğit’in bankayı satın almasında yer altı dünyasının, Alaattin Çakıcı’nın ihaleye müdahale ederek insanları korkutarak; belki doğrudan kanıtlar ortaya çıkmadı ama, bir tür siyasetçinin yapmak istediği kaynak transferini kolaylaştıran bir fonksiyonla karşımıza çıkmasıydı. Üçüncüsünü de biliyoruz, yer altı dünyası devlet tetikçisi olarak kullanıldı.

Bu kez Sedat Peker’in anlattıklarında bunlar var. Kaynak transferinde kaba gücün devreye girmesi, Hürriyet gazetesi baskını ile bir kez daha karşımıza çıkıyor ama artı bir şey olduğunu düşünüyorum. Bu da yer altı dünyasının bu kez siyasi aktörler arasındaki ilişkilere yandaş olması. Bu yeni bir şey. Ya da en azından bu çapta görmediğimiz bir şey.

Peker hikayesini buradan ele alırsak; örneğin Soylu üzerinden AK Parti içerisindeki siyasi aktörler arasındaki güç yarışmasında rol oynamış biri olduğu görünüyor. Eğer öyleyse tam da söylediğim noktaya; siyasallaşmış, siyasi güç olarak kullanılan kaba kuvvet mekanizmasının tam ortasına oturuyor.

Diğer taraftan baktığımızda Peker’i tek başına ele almamak lazım. Alaattin Çakıcı da bununla bir paket. Çakıcı Türkiye’nin en korkulan ve en tehlikeli görülen yer altı dünyası reisi, lideri. Bu adamın hapishaneden çıkma öyküsü, çıktıktan sonra iktidar ortağı bir siyasi parti tarafından koruma altına alınmasının ötesinde, liderlere yaptığı tehditlerin fiilen desteklenmesi, doğrulanması, bir siyasi alanın içerisinde bir unsurmuş gibi değerlendirilmesi. Bütün bunlar yeni.

Sadece siyasiler değil gazeteciler de… 

Kesinlikle. Hatta dikkat edersek açıklamaları siyasi nitelikli idi. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu söylüyor. Devletin güvenlikçi pozisyonuna destek veriyor. Devletin kullanmış olduğu, siyasi iktidarın kullanmış olduğu iç düşmanlar, teröristler gibi vurguları kullanıyor. İfade biçimi tehditkâr olabilir ama sonuç olarak tümüyle siyasi içeriğe sahip, bir siyasi pozisyon alış üzerine kendisine meşruiyet atfeden bir tablo bu.

SİYASET MAFYAYI HAZIR TEHDİT GÜCÜ OLARAK KULLANMIŞ

Şimdi bunun yanına Peker’in mitinglerini eklediğiniz zaman. Tekrar hatırlatmayalım ama o kan banyosu, oluk oluk kanların akması, bayrak direklerinde sallandırma iddiaları; bunlar ya referandum destek mitinglerinde ya da farklı siyasi süreçlerde ifade edildiler.

Bu tür mitingler İçişleri Bakanlığı’ndan azade mitingler değil. Peker’in söylediğine göre, Elazığ’da yapmak istediği bir miting Mehmet Ağar tarafından engellenmek isteniyor. Mehmet Ağar kim, kocaman bir soru, yani ‘resmen’ kim? Mitingin yasaklanıyor olması üçlü ilişkiyi gösteriyor. Ağar’ın süreç üzerindeki gücü, İçişleri Bakanlığı’nın Peker’e yol vermesi, sonrası bu yolu Ağar’ın kesmesi gibi bir dizi ilişki karşımıza çıkıyor. Bu hadise bile aslında basında günlerce dosya oluşturacak bir hadisedir.

Burada yer altı dünyasının; siyasetçinin, siyasi partilerin tehdit eden hazır güç olarak sahada kullandığı unsur olduğunu -açıkçası- Peker’in açıklamalarıyla daha net gördük. Yani tahsilat, kaynak transferinde zorbalık, devlet tetikçiliği yanında Sedat Peker olayında benim dikkatimi çeken taraf bu. Bir tür ‘mafyalaşan devlet’ fazla olur tabir olarak ama devletin mafya güçlerini çok yönlü ve kullanışlı hale getirdiği bir tabloya işaret ediyor.

MAFYA SİYASİLEŞTİ, DEVLET MAFYAYI TABİİLEŞTİREREK BÜNYESİNE ALDI

Bugüne kadar dile getirilen iddialar sizde nasıl bir izlenim uyandırıyor? Daha çok kriminal bir yolsuzluk anlayışının devletin birçok kademesine yayılmış olması ile mafyatik bir yönetim tarzının devletin, siyasetin, iktidarın kodlarına işlemiş olması arasındaki farkı siz nasıl okuyorsunuz? Mafyanın siyasallaşmasının ötesine geçen bir iç içe geçmiş ilişki tarzı mı var? Mafya temizlenirse bunun temizlenmesi ne kadar mümkün?

İki boyutun da olduğunu düşünüyorum. Sorun da iki boyutun da içiçe  olmasında. Bir madalyonun iki yüzü. Şunun için; ‘Devletin mafyalaşması tabiri fazla olur’ diyorum. Yeteri kadar delil yok. Yani elimizdeki delillerden hareketle projeksiyon yaparsak; biz siyasetin mafyalaştığını, mafyanın siyasileştiğini, devletin mafya ilişkilerini tabiileştirerek kendi bünyesine aldığını, dolayısıyla bunu yaptığı oranda da işleyiş bakımından mafyatik bir işleyişe zaman zaman ulaştığını söyleyebiliriz.

Mafya devleti manşeti atar mıyım, ondan şüpheliyim daha çok delil ve kanıta ihtiyacımız var. Ama bunlar da son derece kuvvetli ipuçları. Bir kişinin görevden alınması, bir-iki dosyanın adliyeye gitmesi ile değişecek bir tabloyu andırmıyor. Bundan da git gide daha çok emin oluyorum.

2016 sonrası, -biraz öncesi biraz sonrası- 2017 referandumu falan da bunun içine dahil olmak üzere, Türkiye’de çok kuvvetli bir rejim değişikliği oldu. Darbe girişimi ile birlikte Türkiye’de zaten azalmakta olan açık siyaset, açık toplum fikrinin, tamamen bittiğini görüyoruz. Bunun çeşitli unsurları var; Tayyip Erdoğan’ın yaşadıkları, Arap baharı filan, onları biliyoruz ama bir de başka bir faktör var; devlet faktörü. Devletin karşı karşıya kaldığı bir kriz. Bu krize karşılık, bu alanı yeniden inşa ederken kurmuş olduğunuz ilişkiler var.

SİSTEMİN MOTORU ARTIK ASAYİŞ GÜÇLERİ

2016’da kurulan ittifakın; modernist asker zihniyeti, devlet zihniyeti, ulusalcı bir yapı ve AK Parti’nin en sağcı reflekslerinin girdiği bir koalisyon olarak karşımıza çıktığını düşünüyorum. MHP’nin burada oynadığı role baktığınız zaman bu rol meta-siyasi ya da siyaset ötesi niteliktedir. Yani devlet ile, asker ile kurduğu ilişkiler, temsil ettiği zihniyet, bu mafyatik ilişkilerin devreye girmesi, hukuk ve kural dışılığın tabiileştirilmesi gibi pek çok unsurun taşıyıcısı bir aktör olarak devreye girdi. AK Parti’nin, Tayyip Erdoğan rejimini kastediyorum, buradaki çimentoda yaşar hale gelmeye başladığını görüyoruz.

Dolayısıyla 2016’da darbe sonrası temizliklerde ve sonrası yeniden inşa ile kurulan siyasal düzende bence gayrı meşru, gayrı yasal unsurların önemli bir yeri var.  Bunların bir parçasının yer altı dünyasının insanları olduğunu görüyoruz. Eğer böyleyse, yani bu şu anda bazı gözlemlerimize dayanan hipotez, 2016 sonrası kurulan otoriter sistemin içerisinde bu tür kaynaklar seferber edilmeye başlanmış ise buradan şuraya doğru gitmemiz mümkün:

Sistemin motoru değişmeye başlamıştır. Sistemin motoru asayiş birimleri olmaya başlamıştır diye tablo karşımıza çıkar. İçişleri Bakanlığı’nın oynadığı bir motor rol, kurucu rol, denetleyici rol karşımıza çıkarmaya başlar. Bu kadar fonksiyona sahip bir İçişleri Bakanlığı’nın oynadığı rol, açık bir polis devletini ya da nasıl söyleyelim faşizan devletleri aklımıza getiren bir iş birliğidir. Böyle bir ittifakta yani hukukun geri planda olduğu, bırakın hukuku, kuralların geri planda olduğu bir yerde, asayiş kuvvetleri ve başındaki kişi regülatör güç olmaya başlayan yapı ve doku oluyor.

Bu doku bu kadar geniş alana yöneldiği zaman pek çok fonksiyon bozukluğu çıkar. Bu fonksiyon bozukluklarından biri mafyaya duyulan ihtiyaç olabilir, onun kullanılması olabilir. Dolayısıyla siz mafyalaşmaya başlarsınız. Tabi böyle bir güç kullanıldığı zaman, gücü kullanan kişinin siyasi konumu, sistemik anlam dışında kişisel anlam da taşır. O kişinin siyasi mücadele için, eleştiriler ve iddialar karşısında kullandığı araçlar arasında örneğin; mafyanın olmaması düşünülebilir mi? Zaten Peker’in anlattığı şeylerde bunlar da var.

Bir başka taraftan bakınca, düzenleyici bir yapı söz konusu olduğu zaman, burada bir dizi siyasi iktidar içi kavgaların ya da birleşme noktalarının, İçişleri Bakanlığı veya asayişin şemsiyesi altında karşımıza çıktığını görmeye başlarız. Ben 2016’da kurulan bu tablonun, ittifakın ve düzenin bu tür yönler içerdiğini düşünüyorum.

Tayyip Erdoğan’ın siyaset tarzı bu tüm enformel ilişkilere müsait. 2016 büyük bir dönüştür, 2016 bir siyasal modeldir. Bu model de iradi olarak hukukun, yasaların, kuralların keyfi ve işte enformel araçlarla birleştiği bir model olarak karşımıza çıkıyor. Kaynak dağılımı içerisinde de mafya gruplarının ya da güç mücadelesi içerisinde yer altı gruplarının burada açıkça yer aldığını düşünmek gerekir.

2015 SONRASININ ADI ERDOĞANİZM REJİMİ 

Tasvip etmek için demiyorum ama askeri vesayetin işgal ettiği bir yönetim ağırlığı vardı. 15 Temmuz’da ordunun çözülmesi, çok sayıda FETÖcünün tasfiyesi ve ordunun toplum nezdinde meşruiyetini kaybetmesi ile bu vesayet ağırlığı kalktı. Devletin genelinde de FETÖ tasfiyesi üzerinden yönetimsel boşluk çıktı. Mevcut iktidar o boşluğu meşru siyasetle doldurup, devleti yeniden tanımlayıp bir yere evrilecekken kendi iktidarını tahkim etmek için kullandı. Ülkeyi yönetemez hale gelince kendi boşluğunu da mafya ile doldurmaya başladı. İçişleri Bakanlığı üzerinden hayata geçirilen asayiş mantığının, -belediye başkanlarını görevden almak, pandemiyi yasaklar ve kontroller ile yönetmek, vs- iktidarn ana omurgası haline gelmesi, mevcut iktidarın yönetemez hale geldiğinin bir işareti mi?

Devlette boşluk oldu, ittifak da bunun kaçınılmaz sonucudur değil benim söylemek istediğim. O bir tercihtir.  İlk yapılması gereken, gerçekten sistemin tüm aktörleri ile oluşacak şeffaf ve temiz bir ittifak üzerinden yeniden yapılanmaydı. Siyasi iktidar bunu tercih etmedi. Kendi varoluşunu da dikkate alarak, ittifakı TSK’nın birtakım unsurları, MHP ve diğer unsurlar ile karşımıza çıkan bir aktörler öbeğiyle oluşturdu. Buna katılıyorum.

İkincisi,  vakum aynı zamanda devlet içi dengeleri bozdu. Bu ülkede siyaset üç halkada oluşursa; bunlardan biri Batı’dan gelen dalgaların Türkiye’ye etkisi, ikincisi toplumun talepleri, üçüncüsü de devlet içerisindeki aktörler arası ilişkilerdir.

Burada alfa aktörü uzun süre silahlı kuvvetler oldu. Darbe girişimi bunu alt üst edince, bu alan boşaldığı zaman, bu alandaki dengeyi dolduran bir baskıcı siyaset unsuru oluşmaya başladı. İçişleri Bakanlığı; 200 bine varan önemli bir güç olan jandarma kuvvetlerinin, emniyetin, diğer güçlerin başındaki unsur olarak askerin eski yaptığı fonksiyonu siyaseten yapmaya çalışan bir istikamette ilerledi.

İçişleri Bakanlığının güvenlik alanını tamamen kontrol etmesinde bu faktör önemli şekilde var. Yani bu, o olumsuz vesayet dokusunun oluşturduğu dengenin bozulması ile başka bir vesayet mekanizmasının devreye girmesi ile alakalı. Bu Türkiye’yi yönetemedikleri için mi böyle oluyor? Yani işte İçişleri Bakanlığı üzerinden pandemi politikalarını uyguluyoruz. İçişleri Bakanlığı ya da asayiş güçleri, her yerde ve özellikle de yargıyı ikame eder şekilde ortaya çıkıyor. Bu bir tercih aslında. Buna Erdoğanizm demenin de bir mahsuru yok.

Erdoğan’ın 2015 sonrası böyle bir rejimi seçtiği kanaatindeyim. Her türlü meşruiyetin ve yasallığın kaynağı olarak kendisini ve seçilmişleri düşünen, bunun yanında toplumsal fayda, siyasi fayda, milli fayda istikametinde her türlü aracı kullanmayı kendisine hak gören bir bakışın içindeyiz. Bu bakış açısı paralel bütçe yaratabiliyor, bir bakıyorsunuz kaynakları transfer edebiliyor. Bu bakış açısı bu tür enformel yeraltı ilişkilerine müsaade edebiliyor. Siyasal eleştiriden, kurumsal denetimden, hesap vermekten hazzetmiyor.

Diğer taraftan otoriter sistemler, yönetim kabiliyetleri yüksek sistemler değildir. Bizim gibi kısmi açık toplumlarda sürekli olarak tıkanmalar yaşarlar, biz Türkiye’de bu tıkanmaları sık görüyoruz. Pandemide görüyoruz. Ekonomide görüyoruz, başka alanlarda görüyoruz. Böyle durumlarda da sistem mevcut araçlarını kullanarak güvenlikçi yönetim anlayışını daha derin noktalara iterek tıkanmayı aşmaya çalışıyor.

Şu çıkıyor karşımıza; acz tablosu. Yönetememenin getirdiği bir güvenlikçi topyekûn acziyet. İki şeyi ayırmayalım. Bu hem bir tercih hem de sonuç. Sonuç zaman zaman tıkanıklıklar üretse ve hükümeti zora sokuyor olsa da bu kurulan sistem topyekûn bir sistem. Soylu gitse bu sistem değişir mi, hayır. Bu sistem temel, Soylu onun üstündeki bir kat, bir direk… Direği oradan alırsınız ama temeller değişmedikçe, formel olana dönülmedikçe, hukuka dönülmedikçe, hukuk devletine geri dönülmedikçe bu mekanizmaların ortadan kalkması mümkün değil.

BU TOPLUM EŞKIYA FİGÜRÜNÜ SEVER

Peker nasıl bir karakter sizce? Birçok iddia dile getiriyor. Bunların hiçbiri delil göstererek yalanlanmadı. Bilakis veriler, tanıklıklar bunları teyit ediyor. Ama kendisi aynı zamanda bir suç örgütü lideri. Bunu kendisi de kabul ediyor. Buna rağmen kendisine muazzam bir ilgi var. Bir sosyal medya fenomeninin ötesinde siyasal figüre evriliyor. Sosyolojik olarak Peker figürü neye tekabül ediyor?

Hakikaten ben bile Peker’i izlediğim zaman, önce, Peker’in kim olduğunu hatırlamak için Peker’in başka videolarını izliyorum. Karıştığı cinayetleri, suçları… Peker’in ekranda oluşturduğu bir cazibe çekimi var, o cazibe çekime kapılmamak için.

Ahmet Kürkçü diye bir arkadaşı varmış, işlediği cinayetler anlatılıyor. Arkadaşlarını nasıl öldürmüş, cinayetler…. Böyle bir adama sempati duymak büyük bir paradoks. Bu paradoksun açıklanabilecek hususu var, imajlar çağı, Ferhat Kentel’in sık kullandığı, Ulus Baker’in de hayattayken kullandığı duygu sosyolojisi. Bir olay olur, o olay bir imaj oluşturur. O imaj belleğimdeki bir imaj ile birleşir, imajların birleşmesinden gerçeklik ürer, böyle bir tablo var karşımızda. 

Bütün olup biten karşısında, kapalılık karşısında, gizem karşısında ortaya çıkan bir adam var ve bu adam suçlu da olsa anlattıkları ile, itiraf ettikleri ile size doğru gelen, sizin de bunların söylenmesi gerekir diye düşündüğünüz yerlere işaret ediyor olması ona yönelik bir doğrulamayı beraberinde getirir.

Medyatik bir adam, ekran karşısında kabiliyetli, açıkçası cazip, karizmatik tarafı var. Reklamcı olsa başarılı olurdu çünkü kullandığı bazı klişeler, vurgular, onları tekrarlama biçimi, tekrarlanma biçimi ile kişisel ilişkiler ağı üretiyor. Bu şu demek; TV ile kişinin kurmuş olduğu ilişkide hiçbir süzgeç yok, aracı yok. Basın süzgeci, ahlak süzgeci yok. Olmadığı zaman herkesin o kişiye vermiş olduğu anlam karşımıza çıkmaya başlıyor.

Peker’e verilen anlam; Peker’in kavga ettiği insanlara verilen anlamla birlikte yürüyor. Mehmet Ağar’a, Soylu’ya verdiğimiz anlam ile Peker’e verdiğimiz anlam bir blok oluşturmaya başlıyor. Orada bir terazi sistemi karşımıza çıkıyor. Paradoksu biraz bu açıklar, kapalı toplumda söylenemeyenlerin ya da varsa karanlıkların ifşa edilmesi onu ifşa eden adamı belli bir meşruiyete oturtmamıza yol açıyor. Bu tür şeyler dikkat çekicidir. Bir eşkıyanın TV’lere çıkıp hükümetle savaşmaya başlaması. Bunun bir ‘story’ tarafı var. Bu dizi izler gibi izlenen bir şey.

Bu toplum eşkıyayı sever, yeni bir şey değil. Çakıcı’yı – Alaattin Çakıcı değil türkülerdeki Çakıcı’yı- düşündüğümüz zaman… Erzurum Üniversitesi’nin halk bilimcileri çok güzel işlemişlerdir. Eşkıyalık Türkiye’de statüdür. Haydut vurur, kırar, tecavüz eder, ahlaksızlık da yapar ama bu haydut aynı zamanda mazlum ve mağduru iktidar karşısında duygusal ve simgesel olarak temsil eder. Hatta çaldığı malları dağıtır. Eşkıyanın zalimden alıp mazluma sembolik, fiili olarak, nakdi olarak yardım ettiği bir gelenek var.

Osmanlı’da Celali isyanlarından beri karşımıza çıkan tablodur. Türküleri ve şarkıları ile eşkıyanın toplum tarafından benimsenmesi tablosu. Peker tarafından bugün de dile getiriliyor. Bugün de aynısı var. Peker tek başına, bir kere sisteme meydan okuyor, tweetleri izlediğim zaman ‘Peker abi bunu da açıkla’, ‘şunu da açıkla’, ‘bunun da üzerine git’ gibi beklentilerin biraz ona atfedilen anlamla ilgili olduğunu düşünüyorum. Yani bir tarafıyla geleneksel eşkıya profilinin çağdaş bir tipolojisi, bir tarafıyla da imaj toplumunun, toplulukların insanlararası ilişkileri kurma imkânı veren teknolojiler ile üretmiş olduğu bir dizi sanal gerçeklik aynı zamanda gerçek gerçeklik. 

Jean Baudrillard’ın ‘simülark’ diye bir kavramı vardır. Gerçekliği ikame eder der gerçeğin tahayyülü ya da bir gerçeğin simgesi. Mesela New York resminin, New York’un yerine geçmesi gibi. Sedat Peker bir anlamda adaletin yerine geçen, elinde adaleti sağlayacak kaba kuvvet olan simülark fonksiyonu görüyor. Ben böyle görüyorum açıkçası. Uzaktan sosyolojik tahlile tutmak başka bir şey. Sosyolog arkadaşlar sahada daha iyi yakalarlar umarım.

Kapalı toplumun biraz tokmaklarının açılması, nobran adam ya da adamların bir başka adam tarafından yıpratılması, o adamın kavga ettiği sahnede dizi izler gibi pozisyon alınması. Erol Taş’ın kötü karakter oynadığı için geçmişte dayak yemesine benziyor. Bu da bir simülark. Peker’in de böyle bir boyutu olduğunu düşünüyorum. Kapalı toplumun ya da sırların ve pis ilişkilerin kapılarını açması. Hukuk profesörü de bir yük arabacısı da aynı ilgiyle izledi ve bu kişi cazibe merkezi haline geliyor.

PEKER SİSTEMİN GÖZLEMCİSİ DEĞİL İTİRAFÇISI

Peker’in bu kadar karşılık bulmasının ardında siyasetin hem iktidar hem muhalefetin toplumun itirazını, taleplerini temsil edememesi mi yatıyor? Bir yanda iktidara sert eleştiriler yönelten seküler ya da sol bir muhalefet diğer yanda yanlışları gören ama iktidardan vaz geçemeyen milliyetçi-muhafazakâr bir iktidar seçmeni. Peker sert itirazları ve içerden eleştirileri milliyetçi bir dille kurgulayarak tüm toplumu yatay kesen bir zemine mi oturuyor? Aynı zamanda diğer soru; Sedat Peker bir boşluğu mu dolduruyor?

Evet öyle bence. Kapalı toplumun ve sistemin varlığı buna karşılık siyasi eyleme geçemeyiş, hukuki bir beklenti olmaması, siyasi partilerden gelecek değişim dalgasının çok fazla umut vermemesi, kapalı hali bu tür küçük anahtarları açıyor olması olaya olan ilgiyi çok artırıyor.

Peker bu anlamda siyasileşen bir boyutu da taşıyorsa bu olabileceklerin en vahimidir. Sedat Peker, adeta bir siyasi figür gibi yol alıyor diyeceksek, kısmen doğru tabi, son derece tehlikeli ki toplumdaki ve sistemdeki muhalefet partilerinin, muhalefet fonksiyonunun, kanaat önderlerinin ve basının işlevlerinin karşılıksız olduğunu gösteren bir boşluk da karşımıza çıkıyor. Onları ikame eden duyguların karşılığı olarak ortaya çıkıyor demektir ki, bu hem doğru hem de tehlikeli diye düşünüyorum Türkiye için.

Hiçbir zaman unutmayalım; Peker, o resmedilen sistemin kanıtı. Bu işleri uzaktan gözlemiş hakem değil itirafçı. Ben kurtarıcınız değilim diyor. Derdim var kişisel diyor. Belli ki kabadayı dünyasının değer sistemi ile işte ailesine yapılan ile çocuklarına yapılanlarla buna tahammül edememesiyle bunun toplum önünde olmasının onun itibarına getirmiş olduğu büyük tahribat ile harekete geçmiş bir adam. Kendisine belli kavgalar içerisinde ‘sen git biz seni getireceğiz’ dendikten sonra o getireceğiz diyen adamların kendisine yönelik bir dizi operasyon başlatması karşısında çaresizliğe düşmüş bir intihar komandosu aslında.

Yeraltı dünyasının ifşaatları ile karşı karşıya olduğumuzu unutmayalım. Aslında aciz bir adamın açıklamaları bunlar, bu aczden güç üretiyor. Söylediği sözlerle bir dizi hareket üretiyor. Türk basınının durumunu biliyoruz, Türk basını hiç bu kadar kötü duruma düşmedi. Fakat şu açıklamalar; internet sitelerinde bazı haber sitelerinde, bazı muhalif gazetelerde, gazetecilik eylemini tekrar harekete geçirmeye başladı. Muhalif gazetecilik iktidara küfretmekten ibaret olmayıp, o iddiaların arka planını araştırmaya doğru gitmeye başladı. Ziraat Bankası hikayesini öyle ele almak lazım. Biraz deştiler ortaya çıkardılar. Bu da hüzünlü. Böyle olması mı gerekiyor? Dediğim gibi muhalefet partileri açısından ciddi sorun var ortada.

İYİ Parti’ye baktığımız zaman, iddia olarak söylemiyorum, İYİ Parti bu ilişkilerden ne kadar bağımsız emin olamam. Yani yer altı dünyasının bazı unsurlarıyla ilişki kuran siyasetçiler o partide var mıdır, vardır. Yeni siyasi partileri bir kenara bırakalım, CHP çok daha iyi, etkin ve keskin şekilde ortaya çıkamıyor. Sedat Peker’in üzerinden siyaset yapar gibi görünüyorlar.

Türk siyaseti ile ilgili sorunlu durumlar bunlar. Yani düşünsenize Peker açıklamalar yapıyor, yapıyor, yapıyor… Türk siyasal sistemi, medya, yargı, herkes orayı bekliyor. Padişahın fermanını bekliyor. Nasıl raconu kesecekse, ona göre tavır almayı beliyor. Tabi muhalefetin çok daha farklı ve etkin olması gerekir. CHP’nin toplumun merkezine oturmak, çatışmadan uzak durmak, kültürel değerleri bir araya getirmek tavrı yeterli değil. Burada bir hukuk inşa edici mikro alan faaliyetleri göstermesi lazım ama bunu yapmıyor. Diğer partiler ile ilgili çok şey söylemeye gerek yok, onların durumu şu anda farklı. Kendi varlıklarını kurmaya, geliştirmeye çalışıyorlar. Liderler üzerinden yol alıyorlar.

ORDU İÇE KAPALI YAPISINI KORUYOR

Son dönemde çok gündeme getirdiğiniz bir konu var. Askeri idarenin ya da Türk Silahlı Kuvvetleri ile siyaset ilişkisinin tek bir kişi üzerinden yürütülmesi, Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın sistemdeki kişisel ağırlığının artmasını eleştiriyorsunuz. Bir yanda da en azından Genelkurmay Başkanı artık Milli Savunma Bakanı’nın arkasında duruyor. Bu bir geçiş dönemi için, daha sivil bir asker-siyaset ilişkisi için ara dönem olması hasebiyle olumlu değil mi? Sorun nerede burada?

Geçiş dönemi olabilir mi, bu koşullarda sanmıyorum. Neden? Anlatayım.

Asker hükümet ilişkileri bakımından, kâğıt üstünde legalist ve demokratik beklentiye uygun bir şema var. Aslen, ancak uygulamaya ve sahaya baktığımızda, demokratik hukuk prensiplerinin gerektirdiği ordu—siyaset yapılanmasının olmadığını görüyoruz. Birkaç nedeni var.

Bu nedenlerden bir tanesi şu; Millî Savunma Bakanlığı dün askere tâbi bir yapıydı. Bugün mevcut şema tersi. Ancak uygulamada bakanlığın askerî yapının parçası haline gelmeye başladığı bir doku var.  Bakan askerin devamı ve tüm yetkilerini kendisinde toplayan kişi. O zaman veyaset döneminin en önemli özelliği olan askeri tek merkezde yetki toplulaşması manzarası değişmemiş oluyor.

Bu ise ordu içinde yeni yapılanmadan çok, ordunun Milli Savunma Bakanı üzerinden siyasi iktidara tâbi olması, iktidarın el değiştirmesi modelini ifade ediyor.  Oysa, demokratik denetime tâbi ordularda güç ayrı kollardan sivil makamlara bağlıdır. Güç parçalanır, ayrı ayrı denetlenir. Kâğıt üstünde deniz ve hava kuvvetleri, Genelkurmay Başkanına değil ama MSB’ye bağlı. Bunların ayrı kollardan denetlendiği varsayımımız var. Hayır, böyle çalışmıyor. MSB ordunun parçası, başındaki kişi de Genelkurmay Başkanını ikame eden nitelik taşıyor. Güç yeniden elde birikmeye başlıyor. Bu büyük bir sorun.

Ben açıkçası, Akar’ın konumuna bakınca; simgesel olarak da Akar’ın sivil makamı ifade etmekten çok, ordunun komutanı şeklinde karşımıza çıktığını görüyorum. Giydiği üniforma ile, selamlar ile, ordu üstündeki askeri dil hükümranlığı ile burada ordu dokusunun ve yapısının temel olarak değişmediğini görüyoruz. Ordunun bir kişi üzerinden Erdoğan’a bağlı olduğunu varsayabiliriz. Bu da demokratik ilkelere uygun bir ordu yapısı değil. Silahlı Kuvvetler bugünkü yapısı ile kendi içine kapalı bir ordu anlayışını muhafaza ediyor. Görünümü sivil olan, iç dokusu bakımından kendi içine kapalı bir yapı bu.

Dün şunu söylerdik; “Genelkurmay bütçe hazırlar MSB sorumluluk üstlenir.” Bu tablo ne kadar değişti? Şekli olarak değişmiştir. Bugün yine MSB başındaki emekli askerin savunma bakanlığını ordunun parçası kılmasıyla aynı mekanizma çalışmaktadır. Ordunun denetlenir kısmı başındaki kişidir. Genelkurmay Başkanını ikame eden Savunma Bakanıdır.

İkincisi sorun şeffaflık olmaması. Ordu yapısı büyük bir tartışma konusu. 2016 sonrasında nasıl bir ordu dokusu ortaya çıktı sorusu büyük muamma. Çok alım var ama profesyonel ordu istikametinde, bunlar gönüllülük ile alınan kişiler, bunların ürettiği doku nedir? Önemli bir soru. Demokratik denetim hukuki denetimin çalıştığını gösteren hiçbir mekanizma karşımızda yok.

Ya da şu soruyu sorabiliriz, yeni subay profili nedir? Eski yapıyı ikame eden profil nedir? Demokratik hukuk devleti prensipleriyle barışık bir subay profilli mi yoksa güç merkezli bir subay profili mi? Muhtemelen ikincisi. Türkiye sivilleşme meselesini halletmedi.  

Jandarmanın İçişleri’ne bağlanması mesela… İçişleri’nin tanımladığımız fonksiyonunu ele aldığımız zaman bu sefer  denetlenmesi mümkün olamayan başka güç sorunu çıkıyor karşımıza.

Tayyip Erdoğan’ın kurduğu sistemi de ben Mustafa Kemal’in Cumhuriyetin ilk dönemlerinde kurduğu sisteme benzetirim. 1922 de meclis ilk toplandığında genelkurmay bakanlık olarak tasarlanır. Daha sonra riyaset olur. ‘Reis’e öyle yetkiler verilir ki reis siyasetçilere soru sorabilir, bakanlıkların hamlelerine veto koyabilir, okul açmayın der, o yolu yapmayın der. Bildiğimiz bir denetim fonksiyonudur bu ve temelde Fevzi Çakmak, Mustafa Kemal’e bağlıdır. Erdoğan-Akar’ın ilişkisi de bunu andırıyor. Burada ilişkiler kurumsal değil şahsidir, şahıslar üzerindedir. Bu da büyük kurumsallık boşluğunu ifade ediyor.


Editör: N. Cingirt

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar