• 23.04.2021 18:43
  • (108)

Bu aralar Zoom üzerinden toplantılara katılıp duruyoruz. Gelmiş geçmiş en enteresan yüksek profilli Zoom toplantısı ise, 22-23 Nisan’da düzenleniyor: ABD Başkanı Joe Biden’ın davetiyle gerçekleşen İklim Krizi Liderler Zirvesi. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, Avrupa Birliği’nin kendisinin en üst düzey isimleri ve üye ülkelerin liderlerinin, Biden ile karşı karşıya geldiği iki günlük bu toplantının davetlileri arasında. Katılan 41 liderden biri de Recep Tayyip Erdoğan; Türkiye’de gündem tam da Biden’ın “Ermeni Soykırımı’nı 24 Nisan’da tanıyacağı” ve F-35 programından çıkarılmak iken böyle de bir karşılaşma söz konusu oldu.

Eğer ki, korona virüsü pandemisi olmasa bu toplantı yüz yüze gerçekleşebilecek ve Biden ile Erdoğan, zirvede yan yana toplantı düzenleyebilecek veya en azından sohbet edebilecekti. Belki o vakit, iklim krizi gibi dünyanın geleceği açısından en önemli sorunun tartışıldığı bu zirve, Türkiye’de de “manşet” olabilirdi.

Her konuda olduğu gibi, iklim krizi meselesinde de dünyanın gerisinde kalmasak ve zamanın ruhunu yakalasak olmazdı zaten.
Her ne kadar Türkiye’den bakınca pek gözükmese de, Joe Biden’ın ABD Başkanı olarak odağına aldığı konuların başını iklim krizi çekiyor. ABD’nin Donald Trump döneminde fena halde yıpranan imajını düzeltmek için, iklim krizi meselesini kendisine bir araç olarak kullanmak istiyor. Gerçekten de, iklim krizi ertelenebilecek veya hiçbir şey yapmadan atlatılabilecek bir konu olmadığı için, vaktinde tedbir alıp kaçınılmaz değişimi ayak uydurmak yapılabilecek en mantıklı seçenek.

Biden da, zirvenin açılışında yaptığı konuşmada, “Tüm dünya, tehlikeli bir dönemden geçiyor, ama bu aynı zamanda da bir fırsat” diyordu. ABD’nin süper güç olarak tartışmasız “1 numara” olarak ağırlığını koyabilmesi için, iklim krizine karşı savaşan “süper kahraman” rolüne soyunmaktan da başka çok bir seçeneği yok. Diğer bir deyişle, ABD gerçekten de krizi fırsata çevirmeyi hedefliyor.

DÜNYA LİDERLERİNİN TEK ORTAK PAYDASI

“İklim Krizi Liderler Zirvesi”nin getirebileceği en büyük kazanç da, krizin dünya genelinde bu hayati meseleye yönelik olarak siyasetçilerin duyarlılığını arttırmak olabilir. Uluslararası ilişkilerde, popülist sağ liderler ve özellikle de Donald Trump o kadar negatif, o kadar yıkıcı etkileri tetikledi ki; birbirinin kuyusunu kazmak dışında “dayanışmaya” hemen hiçbir alanda rastlanmıyor. Ve idealizmin, dayanışmanın, ortaklaşmanın yok olduğu bu dönemde, diğer tüm konularda birbirleriyle çekişen liderlerin ortak bir payda için bir araya gelmesi hakikaten de günümüz için tarihi bir olay.

İklim krizine sırtını dönebilen lider yok: Biden ile en yüksek tansiyonu yaşayan lider olmasına rağmen, zirveye katılmayı reddedemedi. Üstelik de, bu zirvenin arifesinde, Ukrayna Krizi ile Rus muhalif Aleksey Navalny’nin hapiste sağlık durumunun kötüleşmesi, açlık grevine başlaması ve Rusya genelinde Navalny’ye destek için gerçekleşen gösterilerin sert polis müdahelesi ile karşılaşması, 2 bine yakın kişinin de gözaltına alınması gibi, iki ülke arasındaki gerilimi iyice arttıran gelişmelere rağmen.
İklim Krizi Zirvesi, Rusya ve ABD arasındaki ilişkilerde “nefes alma” imkânı sağlayan bir “es” oldu. Rusya Savunma Bakanı Sergey Şoygu’nun, gerilimin yükselmesine neden olan Kırım'a ve Ukrayna'nın doğusundaki Donbas bölgesine yapılan askeri yığınağın geri çekileceğini açıklaması da, tam zirvenin toplanması öncesine denk getirildi.

İklim Zirvesi’nde, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un teknik bir aksaklık sonucu sözünün kesilivermesi ve sırasının Putin’e verilmesi de ayrı bir ironik durum oldu. Beyaz Saray, Macron’un lafını ağzına tıkıp, yerine Putin’i konuşturarak, Ankara’da AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e yaşatılan “kanape krizi” tarzı bir diplomatik skandal yaşatmış oldu.

ÇİN VE ABD’NİN ARASINI İKLİM BULUYOR

Çin ve ABD arasında da, iklim krizi konusunda dayanışma, iki ülke arasında “pozitif gündem” maddesi olarak kullanılıyor. Beyaz Saray’ın Özel İklim Elçisi John Kerry, geçtiğimiz hafta Şangay’daydı. Kerry, 2004’te ABD Başkanı olmayı kıl payı kaçıran ve Barack Obama döneminde dışişleri bakanlığı yapan, Demoktratların en üst düzey isimlerinden biri. Bu anlamda, Kerry’nin Çin’deki temasları iklim konusunu, iki ülke arasında diplomatik paslaşmaya taşıyan mahiyetteydi. Kerry’nin 2013-17’deki dışişleri bakanlığı döneminden zaten Çin’in bugünkü lider kadrosuyla yakın teması olmuştu. Kerry ve Çin’in Özel İklim Elçisi Xie Zhenhua, 18 Nisan’da ortak bir açıklama yaparak, iki ülkenin acil biçimde iklim kriziyle mücadele için ortaklaşmaya kararlı olduğunu söylemişti. Çin ve ABD, dünyanın karbon salınımın yaklaşık yarısından sorumlu: Beraber hareket etmezlerse, zaten dünyanın iklim krizini durdurmak için bir şansı yok. Rusya ise, bu sıralamada dördüncü sırada, ancak ekonomisinin önemli bir kısmı fosil yakıtların ticaretine dayandığından dünyanın alışkanlıklarını değiştirmesinden en zarar görecek ülkelerden biri: Tıpkı Ortadoğu’nun petrol zenginleri gibi. Putin, bu nedenle de olsa gerek, dış kaynakların ülkelere çevreye zarar vermeyen yatırımlar için destek olmaya tahsis edilmesin de bahsetti.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, daha önce kendi ülkesi içinde de iddialı bulunan 2030’dan başlayarak 2060’a kadar karbon yakıt ve dolayısıyla kömür kullanımını tamamen sonlandıracağı vaadini yineledi. Çin, enerji açısından kömüre bağımlı ülkeler arasında en büyük olanı. Buna karşılık, 2018’de son kömür madenini kapatma kararı alan Almanya’da bile, kömür kullanımı ancak 2038’de tamamen bırakılabilecek. ABD ise, 2030’a kadar fosil yakıt kullanımını yüzde 50 azaltacağı vaadinde bulundu. Avrupa Birliği ise, 2030’da “karbonsuz” olma hedefini önüne, yasalarla üyelerini bağlayarak koydu bile.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasında ise, Türkiye’nin iklim krizi ile ilgili yaptıkları anlatıldı; yani “icraatın içinden” tarzı bir yaklaşım sergilendi. Türkiye’nin toplantıda telaffuz ettiği hedefse, 2030’a kadar “sera gazı emisyonlarında yüzde 21 azalma sağlamak”.

İklim krizi ile mücadele yolu uzun, yol zor. Vakit ise yok. Bu zirvenin hakiki bir dayanışma başlangıcı olması ümidiyle, siyaseti bu konuda zorlamaktan başka çare var mı?