• 20.04.2021 07:51
  • (157)

Bir ülke, hiç “yumuşak güç” (soft power) sahibi olmadan sadece “sert gücüyle” dış politikada nüfuz sahibi olabilir mi? Yumuşak güç, aslında siyaset bilimci Joseph Nye’ın 1980’lerde ortaya attığı bir kavram. Dış ilişkilerde, ikna, çekim gücü ve “kalpleri-zihinleri” kazanma yollarıyla nüfuz elde etmek ve hedeflerine ulaşabilmek, yumuşak güç ile mümkün olabiliyor. Sert güç (hard power) ise, ekonomik ve özellikle de, askeri gücünü kullanarak istediğini yaptırmak; yani “sopa” yoluyla hedefine ulaşmanın aracı.

Baktığımızda, Türkiye’nin dış politikasında askeri gücün özellikle ön plana çıktığını gözlüyoruz. Belki de, askeri ve istihbarat kanatlarının dış politikada bu kadar güç sahip olduğu, belirleyici rol oynadığı bir dönem olmadı Türkiye tarihinde. Diplomasi de, askeri güç-istihbaratın çizgisini saha dışında, siyasi yönetimler nezdinde sürdürüyor. Diğer bir deyişle, sert gücü sözlerle ve temaslarla sürdürmüş oluyor.

Uluslararası İlişkiler eğitim hayatım boyunca defaatle okumak mecburiyetinde kaldığım siyaset bilimci Francis Fukuyama, hayatımın bu dönemine de, Türkiye’nin insansız hava aracı teknolojisi ile kazandığı bölgesel güç üzerine yazdığı yorum ile girdi. Fukuyama’nın “Droning on in the Middle East” (kelime oyunu ile hem “Ortadoğu’da Vızıldanmak” hem de “Ortadoğu’nun Drone’lanması” anlamına gelecek bir başlığı olan) makalesi, her ne kadar Türkiye’de ülkeyi öven bir yorum olarak övünç vesilesi olsa da, aslında ana fikir olarak geleceğin kaotikliğine ve getirdiği belirsizliklere işaret ediyordu. Erdoğan’dan “otokratik bir lider” olarak bahseden Fukuyama, ABD ve İsrail dışında bir gücün Ortadoğu’da silahlı insansız hava araçları (SİHA) ile güç sahibi olmasının olası sonuçlarını sorguluyordu.

Fukuyama’nın Amerikan muhafazakarlığını temsil eden görüşlerinden ziyade, Türkiye’nin önündeki temel soru, sert güçle nereye kadar gidilebileceği. Donald Trump’ın kendisi “şimdilik” sahada kızağa çekilmiş olabilir ancak, “America First” (Önce Amerika) tarzı siyaset çizgisi, dünya genelinde etkisini sürdürüyor. Yumuşak gücün dünyadaki başlıca merkezlerinden Avrupa Birliği’nde bile, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, Avrupa’nın kendi ihtiyacını karşılamadan sınırları dışına korona virüsü aşısı yollanmaması gerektiği argümanını nasıl unutabiliriz? Bu da bir, “Önce Avrupa” politikası değil mi?

Elbette, herkesin sadece kendini düşündüğü ve yumuşak gücün olmadığı bir dünya cehennemden başka bir şey olmaz. Ve böyle bir dünyada, hiçbir sorun çözülebilir mi?

Şimdilerde, Rusya-ABD-Ukrayna üçgeninde Türkiye arabuluculuk yapma niyetinde: Ancak bu arabuluculuk da, sert güce dayanan bir yaklaşımın eseri. Askeri bir diplomasi daha çok ve içinde gene yumuşak güç yok. Son kertede “yumuşak güç” eksikliği, ordu ve istihbarat gibi sert güce dayanan tarafların gücünü baltalayacak bir durum.

YUNANİSTAN İLE NEGATİF GÜNDEM KRİZİ ÖRNEĞİ

Yunanistan ile geçen hafta yaşanan “negatif gündem krizi”, yani iki ülkenin Dışişleri bakanları Nikos Dendias ve Mevlüt Çavuşoğlu arasında yaşanan söz düellosu, bu durumun bir örneği idi. Dendias, aslında Türkiye’de basına yansıyandan çok daha sert konuşmuştu. Egemenlik hakları ihlallerinden bahsederken “Mevlüt, orası Yunan toprağı Mevlüt” tarzı üsluptaki ifadeleri, herhangi bir hükümet tarafından kolay yenilip yutulacak sözler değildi. Kameralar önünde yaşanan atışmadan sonra, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “Çavuşoğlu, Dendias’ı yerine oturttu” demesi ve hükümete yakın basındaki klasik sert haberler dışında, Ankara tarafı konuyu fazla büyütmedi.

Üstelik, tam da Dendias’ın Ankara ziyareti esnasında Yunanistan’ın Girit Adası açıklarında “bilimsel araştırma yapma” gerekçesiyle, NAVTEX ilan ettiğini; yani bu suları abluka altına aldığını da unutmayalım. Türkiye de, bu durum üzerine aynı koordinatlarda karşı NAVTEX ilan etti. Böylece karşılıklı, “benim kıta sahanlığım” ve “senin kıta sahanlığın” şeklinde bir egemenlik çekişmesi (daha) yaşanmış oldu.

Fransız Oşinografi Filosu’na ait araştırma gemisi L’Atalante ve ona eşlik eden Yunan donanmasını 'Elli' sınıfı fırkateynlerinden birinin, 17 Nisan’da Türk Deniz Kuvvetleri’nin iki fırkateyni ile burun buruna geldiğini de hatırlatalım. Sonunda, Fransız ve Yunan gemileri bölgeden çekildiler. Olay üzerine, Ankara’daki Yunanistan ve Fransa büyükelçileri de, Dışişleri Bakanlığı’na çağrıldı.

Tüm bunlara rağmen, Yunanistan ve Türkiye arasında hem bu ay sonu (27-29 Nisan’da), Kıbrıs Sorunu odaklı, Birleşmiş Milletler çatısı altında 5+1 görüşmeleri gündemi var; hem de, Erdoğan-Mitsotakis Zirvesi söz konusu olabilir.

ORTAK PAYDA OLMAYINCA

Dendias da, her ne kadar Başbakan Kyriakos Mitsotakis ile koordineli biçimde tansiyonu yükseltmiş olsa da, Atina’ya dönünce daha yumuşak konuşmaya başladı. “Türkiye ile aramızdaki sorunları halletmemiz zor ama imkansız değil” diyen Dendias, Çavuşoğlu’na yaptığı Atina davetini de yineledi.

Buna karşılık, Dendias’ın Atina dönüşü dile getirdiği “doğrulardan” biri, “Türkiye ile ortak paydamız yok” idi. Öte yandan, Çavuşoğlu’nun Ankara’da Dendias’a, “Büyük güçler, Yunanistan-Türkiye çatışmasından silah satışlarını artırarak fayda sağlıyor” şeklinde ifade ettikleri, hiç de yanlış değil.

Büyük güçler, sadece silah satışlarını da kullanmıyorlar: Rusya, Türkiye ile turizm hattını bloke edecek kararlar aldıktan hemen sonra Yunanistan Turizm Bakanı Harry Theocharis de, Moskova’daydı. Ziyaretin sonucunda, önümüzdeki aylarda “yüzbinlerce Rus turistin tatillerini Yunanistan’da geçireceği” açıklandı.

Yunanistan ve Türkiye, “yumuşak güçlerini” karşılıklı kullanmaktan çok uzak ve karşılıklı milliyetçiliği yükseltmeye dayalı bir politika izleyince, orta yolu bulamıyorlar. Elbette, Dendias’ın da söylediği gibi aradaki sorunları çözmek gerçekten de zor: Buna karşılık, bu sorunlara rağmen gayet iyi biçimde ilişkilerin yürütüldüğü dönemlerimiz de oldu. O zamanlar, karşılıklı olarak yumuşak güç ön plana çıkıyordu.

Sadece Yunanistan ile olan ilişkilerde değil, yumuşak gücün hiç kullanılmadığı, olmadığı ve milliyetçi bir dış politikanın alanı çok dar değil mi? Hatta, yukarıda sorguladığımız gibi, sert gücün de etkisini azaltan bir durum değil mi “yumuşak güçsüzlük”?

Çin, ülke dışındaki yumuşak gücünü artırmak için yılda 10 milyar dolar harcıyor. ABD, Joe Biden başkanlığında yumuşak gücünü tekrar kazanmak için, iklim krizi meselesine odaklı, son derece kapsamlı bir “çevre diplomasisi” geliştiriyor. 22-23 Nisan’daki 40 dünya liderini Biden’ın çağrısıyla bir araya getirecek, iklim krizi odaklı Dünya Günü Zirvesi de, bu politikanın görücüye çıktığı kamuoyu önündeki ilk büyük adım. Geçen hafta Çin’i ziyaret eden Beyaz Saray’ın İklim Elçisi John Kerry’nin de, ABD politikasında ne denli güçlü bir isim olduğunu hatırlara getirelim. Çin ve ABD, ilişkilerini bu konu üzerinden geliştirme yolunda ilerliyor.

Son yıllarda Ankara, Avrupa nezdinde elde ettiği bir çok kazanımı Almanya’yı tarafına çekmiş olması sayesinde gerçekleştirdi. Ama ya Şansölye Angela Merkel’in emekliye ayrılacağı Ekim 2021 sonrası? Merkel’in yumuşak gücünü, kendisininmiş gibi kullanamayacak Türkiye... Ve yumuşak gücü Merkel’den çok farklı biçimde kullanan Yeşiller’in de, Almanya’da iktidarın kilit parçası haline gelmesi artık somut bir gerçeklik.

Türkiye’nin “yumuşak gücü” konusu, sadece iktidarın değil, muhalefetin de üzerine düşünmesi gereken bir konu elbette.