• 26.12.2018 00:00
  • (448)

  Bildiğiniz gibi, önceki gün Metin Akpınar ve Müjdat Gezen meselesi ile ilgili bir yazı kaleme aldım.

Ve son derece objektif, tarafsız bir göz ve kalple kendi bakış açımdan olayı yorumladım.

Dedim ki; “Akpınar’ın o programda sarf ettiği cümleleri ifade özgürlüğü bağlamında değerlendirmek yanlıştır. O konuşma demokrasiye uygunluk açısından problemli, sıkıntılı bir konuşma olmuştur!”

Okumamış olanlar için söz konusu yazımın linkini iliştiriyorum şuracığa…

Neyse... Çok fazla geri dönüş aldım o yazı dolayısıyla.

Hem yakın çevremden, eşten dosttan hem de eksik olmayın siz okurlardan…

Ancak övüneyim mi, saçımı başımı mı yolayım bilemiyorum ama gelen yorumların tamamı olumsuzdu.

Çok garip ama birkaç insaflı okurum hariç hemen her dönüş yapan yazının bir tarafında kendisini memnun edemeyecek bir şeyler bulmuştu.

Bazılarına göre, ki bunların tamamı iktidar karşıtı, muhalif insanlardı…

Akpınar’ı acımazsızca infazladığımı ve bunu saraya, Erdoğan’a yaranma çabasıyla yaptığımı öne sürüyorlardı.

Diğer taraf ise, Erdoğan’ın Akpınar ve Müjdat Gezen’le ilgili “müsvedde” betimlemesine inat iki sanatçı hakkında “duayen” yazarak aslında üstü kapalı bu insanlara sahiplik ettiğimi filan söylüyorlardı.

Bir kere sondan başlayayım…

Ben bu iki sanatçının filmlerini, tiyatrolarını, şovlarını izleyerek büyüdüm.

Kah güldürdüler kah ağlattılar ama hep evimizin vazgeçilmezleriydi bu isimler.

Politik olarak yanlıştırlar, doğrudurlar apayrı konu ama sonuçta Cumhurbaşkanı Erdoğan dahil, bu ülkede yaşayan herkesin bu iki ismin çok büyük sanatçılar olduğunu kabul etmesi hakikatli ve de hakkaniyetli bir yaklaşım olur.

Ayrıca şunu samimiyetle söylüyorum, bu iki insan hakkında soruşturmanın başlatılmasına, savcılığa götürülmelerine en çok üzülenlerden biri de bendim.

Hele de Akpınar’ın evinden çıkıp, polis otosuna doğru yürürken ki o hali, duruşu çok içimi burktu; bilinsin isterim.

Ancak bu yazmış olduğum önceki yazımın arkasında durmayacağım anlamına da gelmez.

O konuşma belki suç değil ama demokratik değerlere ve ideallere aykırı içeriğe sahip bir konuşma... 
Akpınar belki tam olarak öyle söylemek istemedi, ama nihayetinde ettiği cümleler; maalesef darbeye çağrıyı, övgüyü çağrıştıran cümlelerdi.

Keşke Sayın Akpınar konuşmasına başladığı; “Bireylerin özgür iradeleriyle geleceklerini tayin edebildikleri bir rejim demokrasidir. Bizim bu polarizasyondan, bu kargaşadan kurtulabilmemizin tek çaresi de demokrasidir!” sözlerinin sonunu da aynı yorumlama ile bitirmiş olabilseydi.

Mesela… O cümlelerinin devamında; “Demokrasi olmaz ise belki liderini ayağından asarlar, belki mahzenlerde zehirlenerek ölür, belki başka liderlerin yaşadığı gibi kötü sonlar yaşayabilir” demek yerine; “Ülkedeki kutuplaşmanın, kamplaşmanın ortadan kalkması, hangi görüşten olursa olsun herkesin huzur ve güven içerisinde Türkiye’de yaşayabilmesi için; demokrasiden ve onun ilkelerinden uzaklaşmamak, aksine daha çok sarılmamız gereken bir zorunluluktur” demiş olsaydı.

Hülasa…

Kimse kusura bakmasın ve bana boşu boşuna da atarlanmasın!

Demokrasiyi özümsemiş bir demokrat olarak Akpınar’ın yaptığı o açıklamaların gerçekten doğru bir yaklaşım olmadığını yazmak bir gazeteci, yorumcu olarak sorumluluğumdu ve ben bu sorumluluğumu yerine getirdim.

Ve bütün bunlara rağmen hâlâ benim bu bakış açımı doğru bulmayan, öfkelenen ve olmadık abuk subuk yorumlarla şahsıma hakaretler yağdırarak, saldırma niyeti olanlar var ise…

Onlara soruyorum... Sadece onlara!

Bir insanın bir yandan demokrasinin ne güzel bir şey olduğunu övüp, diğer yandan demokrasi olmaz ise ihtilalin olacağını ve siyasi liderlerin asılıp, zehirlenme ihtimalinin olduğunu söylemesinin...

Bu ülkenin geçmiş ihtilallerinin referans verilip, üzerine böyle bir ihtimalin de hep var olduğunun altının çizilmesinin demokratik kriterlere uygunluğu nerede? Ne tarafında?

***

Fransa’dan hangi konuda çok ilerdeyiz?

İki gündür evde tatlı mı tatlı bir telaş…

Çünkü eğitim hayatını Fransa’da devam ettiren oğlum geldi.

Birbirimizle konuşacak o kadar çok şey birikmiş ki görüşemediğimiz 4 ay içerisinde… İki gecedir sabahlıyoruz.

Başta Fransa’yı kasıp kavuran; “Sarı yelekliler hareketi” olmak üzere yaşadığı ülkeyle ilgili yaptığı tüm analizleri dikkatle dinliyorum.

Şunu söylemem gerekiyor:

Bu yıl üçüncü yılı Fransa’da oğlumun. Gördüm ki, Fransa-Türkiye kıyaslamalarında görüşleri bayağı farklılaşmış.

Türkiye ile ilgili daha pozitif bir bakış açısı oluşmaya başlamış.

Evet. Demokrasi, özgürlükler, insan hakları gibi konularda hâlâ Fransa’nın gerisinde olunduğuna inanmaya devam ediyor, ama buna mukabil bazı konularda da Türkiye’nin Fransa’nın çok ilerisinde olduğuna inanıyor.

Mesela Türkiye'deki sağlık sektörünün Fransa'daki ile kıyaslanmayacak kadar ileri düzeyde olduğunu söylüyor.

Bir gece ansızın karın ağrısı şikayeti başlayınca Fransız kız arkadaşı ile acile gittiklerinde yaşadıklarını anlatırken sürekli Türkiye’nin bu konuda olağanüstü bir yerde olduğundan dem vurup durdu hep.

Haksız da değil çünkü o gece gittikleri hastanenin acilinde yapılan muamele, yaşadıkları cidden normal bir insanın akıl sağlığını bozacak türden şeyler.

“Gece 12.00’de girdik içeri, basit bir muayene ve kan tahlili için 3 saat, tahlil sonucunu almak için de tam 4 saat bekledik! Bir de doktorundan, hemşiresinden tüm çalışanları öyle soğuk ve sevimsiz tavırlar sergiledi ki o 7 saat boyunca anne… Sürekli kız arkadaşıma ‘Bu tipler Türkiye’de olsa kıyamet kopartır vatandaş’ dedim durdum… ” diyor.

Çok şükür bir şey çıkmamış, sınav stresine bağlı olarak yaşanan spazmlardan ibaretmiş karın ağrısının nedeni ama yani bu kadar basit bir teşhis için Fransa’nın en büyük, en zengin şehirlerinden biri olan Bordeaux'da ki devlet hastanesinde 7 saat geçirmek ne yahu!

Hani anlatan canım ciğerim, benden bir parça olmasa “Abartıyor” diye düşünürdüm.

Ama anlatan oğlum ve en ufacık bir abartı yok.

Hep diyorum ya; “Biz bu ülkenin sağlık sektörünün sunduğu olanakları kullanarak çok büyük gelir elde edebiliriz” diye.

Boşuna demiyorum işte.

Bunun için diyorum.

Biz gerçekten bu alanda çok ama çok iyiyiz.

Ve bu iyi tarafımızı bence daha fazla öne çıkartmak lazım.

Bunun için de bu alana özel olarak fokuslanmak ve bu alanı müstakil olarak yönetmek lazım.

Yani bizim acilen daha önce bir yazımda önerdiğim şu; “Sağlık Turizmi Bakanlığı!” meselesini bir an evvel harekete geçirmemiz lazım.