• 26.11.2015 00:00

 Son dönemlerde "yerinden yönetim" ya da "öz yönetim" deyimlerini sıkça duyar olduk.

Daha çok Kürt sorunu bağlamında, Kürtler'in bir talebi olarak gündeme gelen konu aslında tüm Türkiye’yi ilgilendiriyor.

Ne yazık ki yeterince konuşulup, tartışılamıyor, konuyu gündeme getirenler “bölücü” diye yaftalanıp susturulmaya çalışılıyor.

İnsanlar bilmedikleri şeylerden korkarlar, o nedenle konuyu her fırsatta konuşmaktan kaçınmamak gerek.

Yerinden yönetim, yerel nitelikli kamu hizmetleri ile iktisadi, ticari, kültürel ve teknik bazı fonksiyonların merkezi idarenin hiyerarşik yapısı dışındaki kamu tüzel kişiliklerince yürütülmesidir.

Yerinden yönetim ilkesi ile halk doğrudan veya dolaylı olarak karar alma süreçlerine katılmaktadır. Mahalle meclisleri ile başlayan süreç, ilçe ve il meclislerinde devam ederek kararlar yerelde oluşturulur. Yerinden yönetim halkın kendi kendini yönetmesi, doğrudan demokrasi demektir.

Bu topraklarda, Osmanlı'dan başlayarak iki yüz yıldır merkezi yönetim sistemi uygulanmaktadır.

19. Yüzyıl'ın ikinci yarısında Fransız vilayet sistemine geçilmiş ve o günden bu yana katı bir merkezi yönetim uygulanmıştır. Türkiye’nin örnek aldığı Fransa 1983 yılından başlayarak adem-i merkeziyetçi dönüşümler yapmıştır.

Eski Fransa Cumhurbaşkanı Fransuva Mitterand “Fransa devleti merkeziyetçi sert bir yönetim sayesinde kuruldu ama varlığını sürdürebilmesi için adem-i merkeziyetçi bir yapıya dönüşmesi şarttır” ifadesi ile dönüşümü başlatmış, 2003 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile “ülkenin idari yapısı adem-i merkezidir” cümlesi eklenmiştir.

Kendimizi karşılaştırdığımız ülkeler arasında Türkiye boyutlarında olupta bu denli merkezi bir yönetim anlayışı ile yönetilen başka bir ülke yoktur.

Türkiye’de uygulanan merkezi idari yapı bölgesel eşitsizliklerin, etnik çatışmaların, doğa talanının ve ülkenin yönetilemez hale gelmesinin en önemli nedenidir.

Türkiye etnik ve inanç yapısı ile zengin bir çeşitliliğe sahiptir. Biyo çeşitliliği ve tarihi değerleri ile geniş bir coğrafya içinde yer almaktadır.

Farklı halkların, kültürlerin, inançların, doğal ve tarihsel değerlerin merkezi olarak yönetilebilmesi olanaksızdır.

Merkezi yönetimin güçlü olması bürokrasiyi arttırarak hizmetleri geciktirmekte, halkın karar alma süreçlerine katılımını önleyerek demokratik işleyişe zarar vermektedir.

Kürt sorununun büyüyerek sürmesi, Bursa’da halkın onayı alınmadan termik santral yapılmak istenmesi, Uludağ’ın yapılaşmaya açılması, su kaynaklarının özelleştirilmesi, Taksim meydanı düzenlemesi gibi pek çok sorun merkezi yönetim uygulamasından kaynaklanmaktadır ve çözümün en önemli ayağı yerinden yönetime geçilmesidir.

Türkiye’nin idari yapısını belirleyen yasanın 123, 125, 126 ve 127. maddeleri merkezi yönetimin, yerel yönetimler üzerinde vesayet oluşturmasına izin vermektedir.

Öte yandan Avrupa Konseyi’nin “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı” 1992’de yasalaşarak 1993 yılında yürürlüğe girmiştir. Ancak Türkiye en önemli maddelere çekince koyduğu gibi, diğer maddeleri de uygulamamıştır.

Öncelikle bu çekincelerin kaldırılarak yasanın tümüyle uygulanması ve Anayasada ilgili maddelerin değiştirilmesi gerekmektedir.

Türkiye’de merkezi yönetimin güçlendirilerek, yerinden yönetimin yok sayılması bölünme paranoyasına dayandırılsa da, asıl amacın siyasi iktidarın bütçenin kontrolünü tek elde toplama niyeti ve otoriterlik olduğunda kuşku yoktur.

Yoksa vali ve kaymakamların halk tarafından seçilmesi, Bursa’nın kaynaklarının nasıl kullanılacağına, termik santral yapılıp yapılmayacağına Bursa halkının karar vermesi ülkeyi bölmez. Asıl bölücü olan merkezi yönetimdir. Etnik ve inanç çatışmaları, doğa talanı, yolsuzluklar hep denetlenemeyen merkezi yönetim sonucu değil mi?

Çağdaş demokrasi tüm dünyada temsil aşamasından katılım aşamasına geçmiştir. Yerinden yönetim, çağdaş demokrasinin olmazsa olmazlarındandır. Birey ve toplum, ülkenin yönetim sisteminden bağımsız olarak, yaşamında ve devletin işleyişinde olabildiğince söz sahibi olmalıdır.

Nasıl ki “benim bedenim, benim kararım” diyorsak, “benim mahallem, benim kararım” ve “benim kentim, benim kararım” söyleminde de ısrarcıyız.

Bırakın halk yaşadığı kentleri kendi yönetsin, demokrasi neymiş görelim!

@aserdaresen