• 9.02.2016 00:00

 İnsanlığın tarihi, belki de tüm canlıların tarihi, yaşamını sürdürebilecek, ya da daha iyi sürdürebilecek uygun coğrafi alanlar aramanın da tarihidir. Kesin olarak tüm detaylarını bilme şansımızın olmadığı insan ve hayvan göçleri bunun göstergeleridir. Bir momentten sonra, ilk ortaya çıktıkları alanda yaşama şansı azalan, ya da yok olan tüm canlılar, kendilerine daha iyi yaşayabilecekleri alanlar aramışlar, gücü yetenler başarmış, gücü yetmeyenler yok olmuşlar.

Konumuz şu anda insan. İnsanlar daha iradi bir canlı türü olduklarından, -keşke olmasalardı- tarihsel süreç içinde, önce birlikte üretip birlikte tüketmiş, ama biz andan itibaren, topluca ürettiklerine, içlerinden bir kısmı el koymaya başlamış. El koyanlar buna uygun araçlar da yaratmışlar. Kendilerine itaat eden silahlı güçler kurmuşlar. Adına asker, ardından ordu dedikleri silahlı güçleriyle, kendi egemenlik alanlarını yaratıp devlet olmuşlar, imparatorluk olmuşlar. Tüm yer kürede böylesi oluşumlar çoğaldıkça, bir birlerini yok etme, teslim alma eylemleri başlamış. Adına savaş demişler. Savaş dedikleri şey, yaratılan ve yaratmaya uygun tüm maddi ve doğal zenginliklere el koyma eylemi olmuş. Tarih ilerleyip, insanlık dinsel, kültürel özellikler kazandıkça, savaşlarının boyutlarına –özü değişmeden- yeni faktörler de eklenmiş.

Derken, adına kapitalizm denilen yeni bir sürecin içine girmişiz. Ana felsefesinde KAR olan, her ne pahasına olursa olsun KAR olan bir sistem çıkmış ortaya. Yüzlerce silahlı ordusu olan devletlerin çağına girmişiz. Yerküre tarihinde hiç görmediği bir adaletsizlik ve eşitsizlikle tanışmış. Sadece ürünlerin tamamına yakınına el koyanlarla, geri kalanlar arasında değil, adına devlet denen ve belli bir toprak parçasında yaşayanlarla diğer parçada yaşayanlar arasında da inanılmaz farklılıklar çıkmış ortaya. Zenginlik bir yanda, yoksulluk diğer yanda birikmiş. Adaletsiz bir Dünya yaratılmış. Bu adaletsiz dünyanın kaçınılmaz bir parçası olmuş savaşlar. Milyarlarca insan kendini, bazen bir anda, bazen farklı zamanlarda bu çelişki ve savaşların içinde, ya da tehdidi altında bulmuş. Başka göçler başlamış bu kez. Bazen bireysel, bazen kitlesel olan göçler. Bu göçlerin bileşeni, çoğu kadın, yaşlı, çocuk ya da savaşmak istemeyen bu çaresiz insan yığınına MÜLTECİ denmiş çağımızda.

Mülteciler, eşitsiz ve adaletsiz Dünyamızda, o eşitsiz ve adaletsiz Dünyanın yöneticilerince hiç sıcak karşılanmadı. O Adaletsiz ve eşitsiz dünyanın yöneticilerinin ideolojinden etkilenen, her an mülteci olma potansiyeli taşıyan, insanlar tarafından da.

Çoğu ülkeler, çok daha yoğun olarak, yıllar önce tanıştı böylesi mültecilerle. Biz yeni tanıştık. Komşumuzdaki savaştan kaçan milyonlarca insan, komşusuna, “bize” sığındı.

O mültecilerin, çok küçük istisnası dışında, ölümden kaçanlar olduğunu biliyoruz. O mültecilerin çaresizliğinin bu adaletsiz Dünyanın yöneticileri tarafından bir birlerine karşı bir pazarlık aracı gibi kullanıldığını da biliyoruz. Ama çok daha önemlisi, hatta en önemlisi, onların çocuk, kadın, yaşlı ve çaresiz olduklarını biliyoruz.

Onlara bulundukları kamplarda, yaşadıkları bodrum katlarında, sokakta vb. el uzatma şansımız var. Evimizde bir çay ikram etme, hasta bir çocuğuna yardımcı olma şansımız var. Onları insanlık duygularını kaybetmiş adaletsiz yöneticilerin “oyuncağı” olmaktan kurtarmak için “ufak” bir katkı sunma şansımız var.

Onların acılarının bir parçası olma, onları ortak acılarımızın, ORTAK GELECEĞİMİZİN bir parçasına dönüştürme şansımız var.

Onlara ilk cümlemiz, “MÜLTECİLER HOŞ GELDİNİZ, BU TOPRAKLAR HEPİMİZE YETER” olmalı.