Fuat Keyman: Bugünün Doğasını Ontolojik Güvensizlik ve Radikal Belirsizlik Şekillendiriyor

Yeni bir uluslararası sistemin, küreselleşmenin ve dünya düzenin ortaya çıkacağı geçiş sürecinin ne kadar ve nasıl süreceği konusunda muğlaklık ve belirsizlik yüksek derecede. Güvenlikten iklim değişikliğine, nükleer savaştan gıda ve su krizine, iç savaşlardan şiddete kadar büyük bir alanda riskler çok yüksek. Geleceğe karşı güvensizlik, korku ve endişenin yaygınlaştığı ve derinleştiği bir dönemden geçiyoruz.

Fuat Keyman: Bugünün Doğasını Ontolojik Güvensizlik ve Radikal Belirsizlik Şekillendiriyor
13.09.2022 - 07:59
Haber Merkezi
367

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali uluslararası sistemde, değişim ve dönüşüm tartışmalarını hararetlendirdi.. Dünyanın jeopolitik, siyasal ve ideolojik trendler açısından nereye gittiğine dair yoğun tartışmalar yaşanıyor. Eski düzenin sürdürülemez olduğuna dair yaygın bir kanaat var. Buna karşın, hem yeninin içeriği hem de yönüne dair ciddi bir belirsizlik söz konusu.

 

Sabancı Üniversitesi Rektör Yardımcısı ve öğretim üyesi, İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) direktörü Prof. Dr. Fuat Keyman, içinde bulunduğumuz ve belirsizliğin hüküm sürdüğü bu dönemi farklı boyutlarıyla Perspektif için değerlendirdi.

 

Ukrayna krizi sonrası küresel düzende dönüşüm yaşandığına dair bir kanaat söz konusu. Politik, ideolojik, siyasal trendler başlıklarında bu dönüşüm nasıl tanımlanır sizce?

 

2022, Şubat 24’te başlayan Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin yedinci ayına giriyoruz. Bu süre içinde sadece savaşı yaşamadık; aynı zamanda uluslararası sistemde ve küreselleşmede son dönemde yaşanan değişim veya dönüşümün ciddi anlamda tetiklendiğini gözlemledik. Savaş ve sistemsel değişim eş zamanlı yaşandı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, II. Dünya Savaşı sonrası düzeni ve Soğuk Savaş sonrası dönemi son noktalarına kadar getiren bir işlev gördü. Eskinin öldüğü, yeninin doğamadığı bir geçiş döneminin çok önemli bir eşikten geçmesi bu savaş/işgal ile yaşanmaya başladı. Çoğu gözlemcinin ve uzmanın kabul ettiği gibi, yeninin ne olduğunu ve nasıl şekilleneceğini tam olarak bilmiyoruz. Ne uluslararası sistemde ne de küreselleşmede geriye dönülecek.

 

Yeni bir uluslararası sistemin, küreselleşmenin ve dünya düzenin ortaya çıkacağı bu geçiş sürecinin ne kadar ve nasıl süreceği konusunda da muğlaklık ve belirsizlik yüksek derecede. Güvenlikten iklim değişikliğine, nükleer savaştan gıda ve su krizine, iç savaşlardan şiddete kadar büyük bir alanda riskler çok yüksek. Geleceğe karşı güvensizlik, korku ve endişenin yaygınlaştığı ve derinleştiği bir dönemden geçiyoruz. Ontolojik güvensizlik ve radikal belirsizlik/muğlaklık bugünün doğasını şekillendiriyor.

 

Bununla birlikte vurgulamamız gerekir ki, bu değişim ve dönüşüm süreci Ukrayna Savaşı’yla başlamadı. İşgal ve savaş, 21’inci yüzyılın başından beri küresel ölçekte yaşanan krizlerin son ama en etkili halkasını oluşturdu. Bugünden geriye gidersek; 2020’de salgın, 2010’da Arap Baharı, 2008 ekonomik krizi, 11 Eylül 2001, bu süreçteki eşitsizlikler, ötekileştirmelerle ilgili küresel adalet sorunları ve aynı zamanda yaşanan gücün Batı dışına kayması ile 1945 sonrası düzenin bitmeye yakın olduğunu gözlemliyor ve tartışıyordu. 1945 sonrası dönem ve sistem, Amerikan hegemonyasına dayalı, uluslararası kurumlarda Amerikan çıkarının güçlü olduğu, doların uluslararası para birimi olarak işlediği ve Amerikan kültürünün ve akademisinin küreselleştiği Pax-Americana dediğimiz bir sistemi yaratmıştı. Bugün, Pax-Americana’nın ve moderniteye Batı’nın daha hâkim olduğu dönemin sonuna gelmiş durumdayız. 2001 güvenlik, 2008 ekonomi krizleri ve Arap Baharı, 1945 sonrası dönemin sona gelmesi ve küresel ölçekte, gücün Batı dışına, Asya’ya kaymasına ve orta güçteki ülkelerin etki kazanmasına hız vermişti. Asya’nın yükselişi; Çin’in yükselişi; Hindistan, Brezilya, Rusya, Türkiye, İran gibi diğer bütün orta güçte olan ülkelerin güçlenmesi ve bölgesel güç/kilit ülke konumuna gelmesi, zaten, II. Dünya Savaşı sonrası sistemin sonuna mı geliyoruz, yeni bir döneme mi giriyoruz tartışmasını ortaya çıkartmıştı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, tüm bu gelişmeleri etki ve sonuç açısından hızlandırdı.    

 

UKRAYNA KRİZİ 2001’DE BAŞLAYAN DEĞİŞİM SÜRECİNİ HIZLANDIRDI

 

Arap Baharı dediniz, finans krizi dediniz ve bunları Ukrayna krizi eşiğine getirdiniz. O krizlerin anlamına da değinebilir misiniz?

 

Ukrayna krizi, bir taraftan ciddi anlamda dünya üzerinde etkileri olan savaşı içeriyordu ama herkesin kabul ettiği gibi 2001’de başlayan değişim sürecini de hızlandırdı. Fakat bu konuda yapılan tartışmalarda vurgulandığı gibi bunun sonucunun ne olduğunu bilmiyoruz şu anda. Buradan nasıl bir sisteme geçilecek, ne olacak, bence bugün geldiğimiz noktada, radikal bir muğlaklık, sistemsel değişim içinde yaşıyoruz. Biraz bunu açarsam, örneğin 2001’de terörle mücadele adı altında esasında güvenlik ve özgürlük ikilemi içerisinde bir dönem başladı. Bu dönem Irak’ın işgali ile devam ederken, Amerika, Irak’ın işgalinde yenildi. 2008’de tekrar Amerika’da başlayan ekonomik kriz bugüne kadar çözülmediği gibi krizin dünyaya etkileri konusunda da kapitalizm denen sistemi götürenlerden daha farklı metotlar, deneyimler güçlü olmaya başladı. Çin, Hindistan, Rusya gibi ülkeler var. 2008 krizi ve bugüne gelinen noktada esasında sistem ekonomi anlamında da değişim içine girdi ve bu da Batı’nın gücünü kaybettiğini ortaya çıkartıyordu.

 

2010 Arap Baharı esasında bir değişim olarak başladı ama bir yanda büyük bir bölgesel çalkantı ve çökmüş devletler yaratarak; diğer yanda terör anlamında IŞİD sorununu ortaya çıkararak, mülteci meselesiyle Avrupa’daki dengeleri iyice bozarak, İtalya’da gördüğümüz neo-faşist partilerin iktidara gelme süreçlerini yarattı. Batı’nın modernitesi ile ilgili büyük darbelerden biriydi.

 

2020 salgınında da esasında Batı’daki sistem kendisini tam olarak yürütemedi ve en sonunda Rusya-Ukrayna Savaşı ile; bu sefer de büyük güçler arasındaki rekabet, ikinci soğuk savaş dediğimiz savaş, hatta III. Dünya Savaşı, nükleer savaş gibi olasılıkların ortaya çıkmasını getirdi. Sistem değişikliği sadece savaşla olmadı, bence 2001 yılında başlayan bir süreç. Bugün artık son noktasına geldi.

 

ESKİNİN BİTTİĞİ, YENİNİN DOĞMADIĞI BİR DÖNEMDEYİZ

 

1. Dünya Savaşı sonrasını tanımlayan en önemli referanslardan biri olan Pax-Americana’nın geçerliliğini kaybettiğini görüyoruz. Sadece Amerika’nın gücü temelli uluslararası sisteme bakmak mümkün değil artık. Ancak bu, ABD’nin gücü azaldı, ortadan kalktı anlamına gelmiyor. Hegemon lider olmadığı anlamına gelmiyor. ABD oyunun tek kurucusu, şekillendiren tek aktör değil. İkincisi, oyunu şekillendirmek istese de başarı şansının azaldığını da ortaya koyuyor. Mesela Ukrayna Savaşı sonrası hızla birlikte hareket etme görüntüsü veren bir Batı görüyoruz ama öbür taraftan Rusya’nın savaşı kaybetmesi, Putin’in yerinden olması, Rusya’nın sistem dışında kalması gibi savaşın başında ortaya konanların geçerli olmadığına da şahit oluyoruz.

 

Bugün Çin, Rusya, Türkiye, İran gibi ülkelerin bir araya gelebilecekleri, Batı dışında daha güçlü olabilecekleri bir alternatif de ortaya sürülüyor. Öyle olduğu için esasında 2001 ile başlayan, 2008 ile devam eden, 2010 ile daha da derinleşen bir durum söz konusu ki iklim değişikliği ve küresel ısınmayı da atlamamamız gerekiyor.

 

Bugün bence, Gramsci’nin 1908’lerde yaptığı bir saptaması vardır, ona da dönük bir yapı söz konusu. Eskinin bittiği fakat yeninin doğmadığı bir dönem geçiriyoruz Gramsci’nin “interregnum” olarak ifade ettiği şekilde. Geçiş döneminde nelerin olabileceğini ise tam olarak saptayamıyoruz. Örneğin bugün İtalya’da neo-faşistlerin güçlenmesi bu geçiş döneminin görüntülerinden bir tanesi. Rusya’nın bir taraftan savaşı kaybediyor gibi görünürken hâlâ gücünü koruması, Batı’nın bir taraftan birleşirken Amerika’da Trump’ın hayaleti dediğimiz Cumhuriyetçilerin tekrar seçimi kazanma olasılıkları gibi görüntülerin hepsini, böyle bir geçiş döneminde ve belirsizlik içinde yaşadığımızı görüyoruz.

 

Modernite krizi ve Rusya-Çin, Batı modellerinin mücadelelerinden bahsettiniz. Bunları biraz daha açabilir misiniz? Bu süreç modellerin mücadelesiyle geçecek gibi gözüküyor…

 

Kapitalist gelişme teknoloji ve diğer alanlardaki bilimsel, bilişsel gelişmeler birlikte ilerleme kaydedecek ve bu ilerleme ile demokrasi ve özgürlük bir arada gidecek diye Habermas’ın örneğinde olduğu gibi modernitenin bir sözü var. Bir taraftan da bugün geldiğimiz dünyada hakikaten kapitalizmin geldiği noktada bir gelişme var görünüyor ama öbür taraftan “modernite benim tarafımdan taşınır” diyen Batı’nın verdiği sözü tutmadığını görüyoruz. Nasıl görüyoruz? Birincisi, 2001 ile birlikte başlayan güvenlik-özgürlük ikileminde güvenliğin ön plana çıkmasının çok kültürlülüğü bitirmesi, hem Amerika’da hem Avrupa’da yabancı düşmanlığı, İslam’a karşı düşmanlık, göçmen düşmanlığı, yeni sağın, aşırı sağın güçlenmesinin özgürlükleri aşındırması ile bir taraftan teknolojik gelişimler olurken öbür  taraftan ülkelerin kendi içine kapandığı, demokrasinin zayıfladığı ve birlikte yaşama yerine bir kimliğin öbür kimlikle tahakküm altına alınmak istendiği bir yapının ortaya çıkması söz konusu. 11 Eylül ve sonrası süreç ekonomideki krizlerle birleşince bu sözün tutulmadığını görüyoruz.

 

İkincisi bence Irak Savaşı ile başlıyor. Irak’a demokrasi getireceğiz, düzelteceğiz derken bugün geldiğimiz noktada ister demokrasiden sapma ister otoriterleşme ister rekabetçi otoriterlik ya da otoriter popülizm diyelim, esasında Batı demokrasilerinin kendi içlerinde çok zayıfladığı, denge-denetlemeye uymayan liderler çıkardığı görülüyor ki Orban, Trump ve Erdoğan bunun örnekleri. Bir taraftan birlikte yaşamaya dönük yapı içerisinde özgürlüklerin ortadan kalktığı ve farklılıklara karşı tezahürleri değişik olan, yabancı düşmanlığından göçmen düşmanlığına ve İslam düşmanlığına; farklı cinsel tercihleri olanlara karşı olan düşmanlığa, ben-öteki ayrımına dayalı bir yapı yaratırken öbür taraftan da demokrasinin içini boşaltıp modernitenin içinde popülist otoriterliği oluşturdu. Biz hiçbir zaman Çin ve Rusya’yı “siz demokrasi değilsiniz” diye eleştirmedik, onların zaten demokrasi olmadığı biliniyordu. O yüzden son dönem yapılan demokrasi tartışmalarının en önemli taraflarından biri, “demokrasi neden ölüyor”, “neden demokrasinin içi oyuluyor” derken esas amaç; Amerika’da Trump’ın seçilmesi, Fransa’da Le-Pen’in güçlenmesi, Macaristan, Türkiye örneği oldu.

 

SARKAÇ, UMUTLA ENDİŞE ARASINDA GİDİP GELİYOR

 

Sistemsel değişiklik derken modernitenin krizi bence iki türlü kendisini tezahür ettiriyor. Bunlardan biri; birlikte yaşama alanında ‘ben’ ve ‘öteki’ şeklinde bir ötekileştirici-dışlayıcı milliyetçiliğin giderek güçlenmesi ve bunun ırkçı, aşırı sağcı siyasi tezahürlerinin siyasi eklemlenmelerinin olması ve demokraside de popülist otoriter dediğimiz bir yapı ile eklemlenmesi oldu. Ukrayna Savaşı’ndan sonra Fukuyama; “Demokrasi otokrasiye karşı kazanacak” dedi ama o demokrasinin nasıl olduğu sorusu sorulunca bence bu söylemiş olduğum iki yapıyı vurgulamamız gerekiyor.

 

21’inci yüzyılda Batı modernitesinin zarar görmesi, emperyalizmin değil de kendi içinde bu hazırlandığı noktada demokrasiden kopması söz konusu. Buna neo-liberalleşme ile demokrasiden popülistleşme kıskacında kalmış bir Batı modernitesi de diyebiliriz. Böyle olduğu içindir ki örneğin savaşın yedinci ayına girsek de hâlâ Batı’nın birlikteliğinin ne kadar sürdürülebilir olduğu, ne kadar başarıya ulaşılacağı üzerine soru işaretleri varken bazı arkadaşlarımızın stratejik kapitalizm dediği, başta Çin olmak üzere Batı dışı toplumların güçlenmesinden, böyle bir güç kaymasından da bahsediyoruz. O yüzden sadece ABD hegemonyasının zayıflaması değil, aynı zamanda Batı modernitesinin de özellikle bu iki alanda çok ciddi hasar görmesi, alternatiflerinin çıkması, alternatiflerin de demokrasi ile eklemlenmemesi temelinde 1945 sonrası sistemin zayıflaması söz konusu. Ama nasıl bir dünyaya doğru gideceğiz noktasında ciddi soru işaretleri var. O yüzden felsefi olarak bu soruyu şöyle bitirebilirim; sarkacın umutla endişe arasında gidip geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Ukrayna da son noktasına getirdi.

 

Küresel düzenin sarsıntılarını, bunu tetikleyen faktörleri analiz ettik, peki geleceğe dair öngörülerde bulunursak; birincisi jeopolitik açıdan dünya nereye gidiyor görünüyor, ikincisi de bahsettiğimiz büyük güçler rekabetinde küresel siyaset ile jeopolitik nasıl şekillenecek gibi?

 

Ukrayna Savaşı’nın, 2001’den bu yana bahsettiğim krizlerden çok daha büyük etki ve belirsizlik yaratan bir durumu var. Bir kere bundan sonraki dünyada büyük güçler arası bir kavga olacağını söyleyebiliyoruz, o anlamda bazen “Soğuk Savaş 2.0” deniyor, çünkü biliyorsunuz 1945’ten sonraki Soğuk Savaş, Amerika ile Sovyetler Birliği arasındaydı ama orada bir iki kutuplu dünya ve kutuplar arası dengeler söz konusuydu. Bence bundan sonraki dünyada belki iki kutup olacak ama böyle bir dengenin bulunduğu bir dünya değil, risklerin çok daha fazla olduğu bir dünya olacak. Soğuk Savaş esasında bir taraftan iki gücün arasında savaşın olmayacağını söyleyen bir şey ama Soğuk Savaş 2.0’da ciddi anlamda bir savaşın olabileceğini görüyoruz.

 

III. DÜNYA SAVAŞI, SAVAŞIN ÇOK DAHA FARKLI YÖNTEMLERLE SÜRDÜĞÜ BİR SAVAŞ OLACAK

 

İkincisi, Soğuk Savaş ABD ile Sovyetler arasında, onun dışındaki aktörlerde olan bir savaştı ama bugün Soğuk Savaş 2.0’da savaşın niteliğinin değiştiğini görüyoruz. Asimetrik savaşlar, şehir savaşları, şiddet, hepsi bunun içine giriyor. III. Dünya Savaşı; devletlerin bir araya gelip birbiriyle çarpıştığı değil savaşın çok daha farklı yöntemlerle sürdüğü bir savaş olacak. Siber savaşlar da olacak. Soğuk Savaş sırasında nükleer açıdan bir caydırıcılık vardı, düğmeye basmama vardı, bugün düğmeye basma değil ‘kaza olur mu olmaz mı’ onu konuşuyoruz. Böyle bir caydırıcılığın ortadan kalktığı, çünkü bir aktörün olmadığı bir soğuk savaştan bahsediyoruz. Öyle olduğu için bence risklerin çok daha büyük, güçler arasında rekabetin güçlü olduğu ve bunun sadece güvenlik alanında değil ticaret alanında da siber alanda da diğer alanlarda da yaşandığı ama aynı zamanda nükleer nitelikli savaşların da olabileceği bir dünyadan bahsediyoruz.

 

1980’lerde başlayan, 90’larda Soğuk Savaş’ın bitmesi ile kristalize olan bir küreselleşme süreci vardı. O küreselleşme sürecinin dünyayı daha da değiştirebileceği söyleniyordu ama bugün esasında hem COVID-19 ile başlayan salgın dünyası hem de Ukrayna Savaşı sonucu artık küreselleşmeden daha çok ekonomik milliyetçilik dediğimiz, yani ülkelerin kendi içine kapandığı, I. ve II. Dünya savaşları arasında olduğu gibi birbiriyle ticaret savaşı yaptığı, böyle olduğu için de kültür savaşları dediğimiz milliyetçiliğin yukarıya çıktığı, hem devlet düzeyinde hem de kimlikler ve birlikte yaşama düzeyinde milliyetçi, ırkçı akımların güçlendiği siyasetin eklemlendiği bir savaş var. O yüzden, jeopolitik olarak baktığımız zaman bir taraftan büyük güçler arasında farklı boyutlarda bir savaş olacak. Ama ülke içi ve ülkeler arasında kültürel ilişkilere baktığımızda, orada da bir taraftan milliyetçiliğin, ırkçılığın güçlendiği kültür savaşlarının yapıldığı bir yapıya doğru, yani içe kapanmaya doğru gidiyor dünya.

 

ÜLKE İÇİ DEMOKRASİ MÜCADELELERİ VE SEÇİMLER ÖNEMLİ

 

Ama bence hâlâ seçim, mesela Türkiye’deki seçimler bu anlamda önemli. Dünyada sivil toplumun mücadelesi önemli. Demokrasinin tekrardan canlanmasını isteyen bir grup da var. Fakat bu, ülkelerin iç dinamikleri ve o dinamiklerinin sonucunda oluşacak yapılarla veyahut da hükümetlerle olabileceği için jeopolitik yapıdaki olumsuzluğu çözebilecek; global anlamda büyük güçler arasındaki rekabeti dindirmek, dengelemekten ziyade belli ülkelerdeki (belki Türkiye kritik ülkelerden olabilir) dönüşümün aşağıdan yukarıya doğru farklı taleplerde bulunması ve örneğin iklim değişikliğine veya işsizliğe, güvensizliğe karşı mücadele eden (buna demokrasi, güvenlik ekonomi ve iklim dörtgeni deniyor) hükümet yapılarının dünyada barış ve daha fazla istikrar getirebileceği düşünülüyor. Bunu seçimlerde de görüyoruz. Jeopolitik yapı Soğuk Savaş 2.0’a doğru giderken bunun sonuçlarının ne olacağı, biraz da ülke içi demokrasi mücadelelerinin, siyasi mücadelelerin demokrasi ile mi yoksa otoriterlikle mi eklemleneceği tarafından belirlenecek.

 

Aslında sarkaç tarifi yapıyorsunuz biraz. Bir şekilde iki kutbun birçok alanda birbiri ile girdiği mücadeleden bazen bir tarafın bazen diğer tarafın galip geldiği ama her ikisinin de kendi rengini vererek yeni bir geçiş sürecinin oluşumuna katkı verdikleri süreci tarif ediyoruz. Bir yönüyle bazı ülkelerde popülist otoriterlik ön planda iken bazı yerlerde daha demokratik yapıları tetikliyor. Bir sonraki seçimde demokratik bir yapı oluyor. Siz böyle bir geçiş sürecinde çatışan iki kutbun galip gelemeyeceği bir süreç mi yaşanacağını düşünüyorsunuz? Milliyetçilik bağlamında da olabilir, seküler seviye üzerinden de okuyabiliriz…

 

Radikal muğlaklık dediğim noktada, sarkacın umut ile endişe arasında, korku ile değişim arasında çok hızlıca gidip geldiği bir yapıda konuşuyoruz. Bunun ne kadar süreceğini, nasıl sonuçlanacağını tam bilmiyoruz. Hakikaten bir tarafta ekonomi, güvenlik, demokrasi, iklim temelinde düşünürsek bu dört kıstas içerisinde; örneğin Amerika’da Trump’ın seçimi kaybedip Biden’ın gelmesi umutları artırdı, fakat ondan sonra Afganistan’da yapılan büyük hata, arkasından da Ukrayna Savaşı, şu anda bu mülakatı yaptığımız sırada Amerika’da izlediğim kadarıyla Cumhuriyetçilerin (Trump olmasa bile Trump etkisi deniyor) klasik Cumhuriyetçilerden farklı olarak ötekileştirici milliyetçiliği, radikalliği savunduğu bir yapının tekrardan hükümeti ele geçirebileceğini görüyoruz. O yüzden Amerika’nın geleceğinin ne olacağı konusunda Biden’ın kazandığı dönemin umutları çok kısa sürdü ama Demokratlar da kazanabilir; Cumhuriyetçiler kazanacak Trump gelecek demek de doğru değil. İki yılda ne olacağını tam bilemiyoruz.

 

İtalya’ya bakalım, birkaç hafta sonra seçim olacak, o seçimin sonucunda ilk defa demokratlar birleşemediği için sağ kazanacak ama sağın birinci partisi Mussolini’den gelen faşist bir parti olacak. AB’yi kuran altı üyeden biri olan İtalya neo-faşist bir lidere, başbakana sahip olacak. Bunun nedenini ekonomik krizle, göçmen karşıtlığı ile açıklayabiliyoruz. Fransa örneğini vereyim, seçimler yapıldı ve ekolojik hareket kazanır gibi oldu ama Le-Pen, yani aşırı sağ oylarını güçlendirdi. Latin Amerika’da sol bir başkan kazanmıştı, sol başkanın yapmış olduğu tek tek bakınca güzel maddeleri içeren yeni Anayasa, büyük bir hezimete yol açtı, reddedildi.   

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Resmi İlanlar