• 16.05.2022 08:47

Haberlerde Ümit Özdağ’ı ne zaman görsem üniformalı olmamasına şaşırırım. Hem aile hem vücut hem kafa yapısı açısından tam anlamıyla askerî bir adam. Zaten internette bulduğum bir biyografisine göre, uzmanlık alanları “Güvenlik bilimleri, istihbarat bilimi [bunlara niye ‘bilim’ dendiğini ben de bilemiyorum ama öyle deniyor işte] ve düşük yoğunluklu çatışma” gibi askerî şeyler. Ayrıca, Milli Güvenlik ve Askeri Bilimler dergisinin de eş editörü. Kendi Ülkesinde Kuşatılan ve Bölünen Ordu: Türk Silahlı Kuvvetleri adlı kitabın yazarı. (Kitabın anafikri: “İki şeye ihtiyacımız var: Millî birlik ve güçlü bir ordu. Artık zaman Türk ordusu etrafındaki kuşatmayı kırma, milletin ve ordunun birliğini sağlama zamanıdır.”) Ama nedense asker olamamış. Olsaydı çok mutlu olurdu oysa, eminim.

Herkes için geçerli değil tabii bu. Örneğin siz, erkek okuyucularım, askere giderken derin ve coşkulu bir sevince kapıldınız mı? Otobüste tıraşlı kafanızla şıkır şıkır oynayıp “Vatanıma hizmet edeceğim nazlı yarim, le ley ley, le ley ley” diye türkü çığırdınız mı?

Ben şahsen Erzincan yolunda ne oynadım, ne de çığırdım. Çok tipik bir vatandaş olmadığımın bilincindeyim elbet. O kadar da kendimi bilmez değilim. Ama 58. Topçu Er Eğitim Tugayı’na teslim olurken çevremdeki tipik vatandaşların hiçbirinin yüzünde de “Oh be, bu günü de gördüm, şükür yaradana” ifadesini gördüğümü hatırlamıyorum.

Hiç tanımadığım ve beni istediği gibi yönetecek ve hiç sorgulayamayacağım bir takım insanlara hayatımı teslim etmek üzere olduğum için, tarifsiz bir panik yaşamaktaydım o gün; dolayısıyla çevremdekilerin yüzlerindeki ifadeyi iyi algılayamamış olabilirim. Ama vallahi hiçbiri çok da belirgin bir mutluluk sergilemiyordu.

Oysa Türkiye hukukunda “halkı askerlikten soğutma” diye bir suç var. Demek ki ben çakamamışım, halk askerliğe çok sıcak bakıyormuş ve soğutulması yasakmış!

Örneğin vicdanî nedenlerle askerlik yapmayı reddedenler, vicdanî redciler, Askerî Ceza Kanunu’nun 66. ve 88. maddeleri uyarınca “firar” ve “toplu asker karşısında veya hizmetten savuşmak için veya silahlı iken yapılan itaatsizlik” iddiasıyla yargılanır.

Vicdanî red hakkını savunan herkes de Türk Ceza Kanunu’nun 318. maddesini ihlal ederek “halkı askerlikten soğutma” suçunu işlemiş olur. Kanun şöyle: “Halkı, askerlik hizmetinden soğutacak etkinlikte teşvik veya telkinde bulunanlara veya propaganda yapanlara altı aydan iki yıla kadar hapis cezası verilir.”

Bu hapis cezalarını belki de doğal karşılamak gerek. Türk’ün tarihinde asker özel bir yer tutar çünkü. Örneğin, Cumhuriyet tarihinin ilk resmî tarih ders kitabı olan Tarih adlı ve 1934 tarihli kitapta Türk’ün askerlikle ilişkisi şöyle anlatılır:

“Temeli haysiyet duygusu, vazife saygısı ve yurt sevgisi olan askerlik, maddî kuvvetlerden önce zekâ, azim, irade, kahramanlık ve fedakârlık gibi manevî kültür unsurlarına istinat eder. İyi asker, bu meziyetlere en fazla malik olan ve millî üstünlüğüne kat’iyetle emin bulunan eyi insandır. Bu itibar iledir ki, Türk en iyi askerdir.”

“Türkiye Cümhuriyeti Ordusu, Türk askerliğini muhteşem tarihindeki bütün şeref ve şanlar ile temsil eden asil ve yenilmez kudrettir. İdare, teşkilat ve teçhizatı mükemmeldir; kumandan ve nefer kıymeti noktasından dünyada rakipsiz birincidir.”

Askerlik yapmak, asker olmak, ‘asker millet’ olmak niye övünülecek bir şeydir? Türklerin Orta Asya’dan tüm dünyaya yayılıp medeniyet yaymaya başladığı günlerden beri savaşçı bir kavim olması, niye içimizde sıcak hisler uyandırmalıdır? Temel özelliği savaşçılık olan bir kalabalık nasıl medeniyet yayabilir? Savaşçılıkla medenîlik aynı şey midir?

Asker olmak, silah kullanmanın ve insan öldürmenin çeşitli yöntemlerini bilmek demektir. İyi asker olmak, bu yöntemleri iyi bilmek demektir. ‘Asker millet’, tüm üyeleri insan öldürmeyi iyi bilen bir millet anlamına gelir.

“Her Türk asker doğar” biraz abartılı bir ifadedir bence. Bir mitingde duyduğum “Her Türk bebek doğar” ifadesi daha doğrudur. İnsan öldürmenin yöntemleri doğumdan epey sonra öğrenilir çünkü.

Askerliği kutsamayı en iyi faşistler yapar. Örneğin, Ümit Özdağ’ı her gördüğümde aklıma gelen büyük Türk faşisti Nihal Atsız’ın eline kimse su dökemez bu konuda. Bakın neler demiş:

“Disiplin, körükörüne itaattır ve körükörüne itaatta en büyük yaratıcı şuur gizlidir. Bugünün yumuşamış insanları böyle bir şeyi yapamaz.. Fakat büyük devlet kurmak ve millet yaratmak isteyenlerin felsefesi de pörsük bir rûha dayanamaz.. Hayat savaştır. Ölümden korkanlar yaşamasın.. Toplumlar ölmesini bildikleri nisbette millettirler. Ölümden ancak hayvan ve hayvanlaşmış insan kaçar. Ölümlerin en güzeli ise, yurt ve şeref uğrunda ölümdür.”

Zaten hepimiz öleceğiz. Faşistlerin ölümüyle ilgili herhangi bir yorumda bulunmak istemem, ama geri kalanlarımız açısından rûhumuzun pörsümesi tehlikesini de göze alarak uzun, sağlıklı ve mutlu yaşamak daha iyi olmaz mı?