• 31.05.2021 09:46
  • (240)

Gezegenimiz dünya, 6’ncı büyük kitlesel yok oluş evresinde. Bu kitlesel yok oluşun temel nedeni ise insanoğlunun dünya üzerindeki faaliyetleri. “6’ncı Büyük Kitlesel Yok Oluş” adlı evre insanoğlunun soyunun da tükenmesine sebep olabilecek kadar kritik.

Yerkürenin biyolojik çeşitliliğinin bir parçası olan insan ırkının geleceğinin dünyadaki biyolojik canlılığın devamına bağlı olduğu sıklıkla vurgulanıyor. Yerküre kaynaklarının bu şekliyle kullanımı sürdürülebilir değil.

Planet Earth, Life, Africa gibi önemli BBC belgesellerinin yaratıcısı ve anlatıcısı, doğa bilimci Sir David Attenborough, “insan bu dünyanın vebasıdır” demişti birkaç yıl önce. Ne kadar doğru…

Yeryüzündeki doğal kaynaklar ve insan toplulukları benzeri görülmemiş biçimde geri dönülmez bir tahribata sürükleniyor.

Antroposen (antropocene) çağı, yani insanların çağı. Antroposen, Yunanca’da insan anlamına gelen “antropos” kelimesine jeolojik çağları imleyen “-cene” ekinin eklenmesiyle elde edilen bir terim.

Bilim insanları, epeydir insanın dünya üzerinde büyük etkide bulunduğu yeni bir jeolojik çağa girildiğini söylüyor. Yapılan çalışmaların önemli bir kısmı insanoğlunun yerkürede jeolojik bir döneme adını verebilecek kadar iz bıraktığı yönünde.

Çünkü, sanayi devriminden bu yana insan faaliyetlerinin yerkürenin iklimini çok hızlı bir şekilde değiştirdiğine, canlıların yaşam alanlarının da buna paralel olarak yok olduğuna vurgu yapan bilim insanları, 6’ncı büyük kitlesel yok oluşun çoktan başladığına dikkat çekiyor, biyoçeşitlilik büyük tehlike altında, hayvan ve bitki türleri hızla yok oluyor. 

Son yarım milyar yılda tam beş defa kitlesel yok oluş yaşandı, bu beş büyük yok oluş, dünya üzerindeki canlı türlerinin büyük bir bölümünün (yüzde 80 ile yüzde 96 arasında) soyunun tükenmesine neden oldu. Ancak, bir farkla, diğer yok oluşların hepsi doğal yollarla oldu. 

Şimdi insanlık, yeni bir yok oluşu eşiğinde. Bilim insanlarına göre, dünya 6’ncı kitlesel yok oluşu doğru gidiyor. Bunun temel sebebi ise insanın dünya üzerindeki faaliyetleri. 6’ncı büyük kitlesel yok oluş evresi insanoğlunun soyunun da tükenmesine sebep olabilir. Bir anlamda, insanlık son 150-200 yılda yarattığı “kendi dünyasının” kurbanı oluyor. İnsan kendi eliyle yaşadığı başkalaştırıyor, yok oluşa sürüklüyor. Bir devri bundan daha iyi anlatacak bir tanım yoktur herhalde. 

Antroposen çağı kavramını farklı biçimde ifade ederek kapitalosen (capitalocene) demeyi tercih edenler de var. Kapitalosen yani sermaye çağı. Kapitalizmin dünyaya neler ettiğinin, dünyayı nasıl bir tehditle karşı karşıya bıraktığının bir çağa verdiği isim.

Son haftalarda özellikle Marmara Denizi’nin gözlerimizin önünde can çekişiyor oluşunu, denizden yükselen feryat sesin insan faaliyetleriyle hızla ilerleyen tüm nu 6’ncı yok oluştan ayrı değerlendirebilir miyiz? Elbette hayır…

Marmara Denizi’nde yaşamakta olduğumuz müsilaj sorunu gibi deniz, göl, baraj gibi alanlarda yaşanan ötrofikasyon (besin maddelerinin büyük oranda artması), alg patlaması benzeri sorunlarının iki kök sebebi var:

Birincisi organik yükün artması, ikincisi sıcaklığın bu canlıların üremesi için en elverişli seviyeye ulaşması…

Bu iki ön koşula akıntı ve rüzgar gibi su hareketlerinin azlığının da eklenmesi deniz salyası ya da müsilaj olarak adlandırılan sorunlarının gözle görünür şekilde açığa çıkmasına sebep oluyor.

Marmara Denizi’nde mevsimsel bir geçişe denk gelen nisan sonu mayıs başı dönemlerinde bir hafta kadar bir periyotta kendini açığa vuran müsilaj sorunu denizin kendi iç dengesi ev yağış rejimi gibi etmenlerle hemen her yıl gözlemlenebiliyor.

Aynı dönemde Marmara’daki barajlar ve Küçükçekmece Lagünü’nde de benzer problemler diğer etmenlerin varlığı ile bağlantılı olarak görüldü. Ancak Marmara Denizi’nde yaşanan müsilaj sorununun zamansal uzunluğu, kapsadığı alanın genişliği ve yoğunluğunu göz önünde bulundurulduğunda bugünkü sorun doğal döngünün dışındaki problemlere işaret ediyor. 

Konuyla ilgili olarak Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi geçen hafta “Marmara Denizi Müsilaj Sorununun Sebepleri, Değerlendirmesi ve Çözüm Önerileri” başlıklı önemli bir rapor açıkladı. 

Rapora göre, Marmara Denizi’ndeki organik yükünün artmasındaki birincil sebebin yanlış atık su arıtma politikası olduğunu söylemek yanlış olmaz…

Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin şu tespitleri önemli:

“Deşarj verileri incelendiğinde 2019 ve 2020 yıllarında İstanbul atık sularının neredeyse yüzde 70’inin yalnızca ön arıtmadan geçirilerek Marmara Denizi’ne derin deniz deşarjının yapıldığı görülmektedir. 

Marmara’nın dip akıntısı ile Karadeniz’e aktarılacağı düşünülen bu atık su yönetimi her şeye rağmen Marmara Denizi’nin dibinde büyük bir kirlilik birikimine sebep olmaktadır. 

Sadece İstanbul örneği dahi Tekirdağ, Yalova, İzmit ve kısmen de Çanakkale’nin atık sularının deşarj edildiği Marmara’daki kirlilik yükünün niçin arttığını açıklamaktadır. 

Deniz deşarjlarında atık suyun bırakıldığı derinlik ve difüzör dizaynları, deniz içinde birincil, ikincil, üçüncül seyrelme fazlarını belirleyen hesaplara dayanmaktadır. 

Bölgesel akıntılar ve yoğunluk tabakalaşmasına göre belirlenen derinlik ve difüzör yapılarının uygunluğu artan nüfusla beraber bugün sorgulanması gereken duruma ulaşmıştır. 

Müsilajın sürekli ve yaygın halde devam etmesi, deniz içindeki atıksu organik dağılımının seyrelmediğini göstermekte olup, “derin deniz deşarjları” ile bırakıldığı noktalarda yeterli seyrelme olmadığı gerçeği ile karşı karşıya olduğumuzu göstermektedir. 

Deniz deşarjı yapılarının dizaynının yeterli olmadığı anlaşılmaktadır. Marmara Denizi çevresinde bulunan çok sayıda kentin (yaklaşık 25-30 milyon eşdeğer nüfusun) atıksuları tam biyolojik arıtma olmadan büyük ölçüde fiziksel çökeltme ve ızgara sistemleri sonrasında Marmara denizine deşarj edilmektedir. Deniz deşarjı sistemleri çoğu zaman hareketli su ortamı kabülüne göre dizayn edilmiş sistemlerdir.

Gözlemlediğimiz mevsimsel etkiler ve sakin deniz ortamları ise bu kabullerin sorgulanması gerektiğini açığa çıkarmıştır. Karadeniz-Marmara Denizi yüzey ve dip akıntıları Karadeniz’deki oksijensiz H2S tabakasının kalınlığı ve Karadeniz’i besleyen akarsuların yıl içindeki debileri ile bağlantılıdır. Uzun yıllar öncesinin ölçümleri ve hesaplamalarına dayanan İstanbul derin deşarjı sisteminin güncel denizel araştırmalara dayanarak derinlik ve çıkış difüzör yeterliliği sorgulanmalıdır.

Marmara’ya bir başka ciddi kirlilik yükü sağlayan noktanın Ergene Havzası olduğu akıldan çıkarılmamalıdır. Bu bölgedeki yanlış atık su yönetim politikası Marmara’ya olan tehdidin baş aktörlerindendir. Buradaki kirlilik yalnızca biyolojik değil, kimyasal bir muhtevaya da sahiptir. Ergene havzasının vakit kaybedilmeksizin atıksu yönetimi planlaması yapılmalı, her türlü denetim, kontrol ve deşarj parametreleri şeffaf ve ulaşılabilir olmalıdır. Sonuç olarak yukarıda ifade ettiğimiz yanılış atıksu yönetimi politikası kendi iç argümanları ve mantığı içerisinde dahi beklenen sonucu vermemektedir. Deniz içinde seyrelmesi beklenen atıksuların Marmara Denizi’nde seyrelmesinin gerçekleşmediği anlaşılmaktadır. Müsilaj sorunu bize bugüne değin Marmara Denizi’nin dibinde bulunan yoğun kirliliğin farklı biçimlerde de su yüzeyine taşabildiğini göstermekte ve mevcut sistemin değişmesi gerektiğini açığa çıkarmaktadır. 

Nütrientlerin yanında alıcı ortamın estetik durumunun değişmesine yol açan yüzücü maddeler, yağ gres, koku ve renk parametrelerinin kontrolü için de deşarj öncesi sistemden uzaklaştırılması yani ayrıştırılması gerekmektedir. Hem müsilaj sorunun tekrarlanmaması hem de Marmara Denizi’ndeki büyük kirliliği kontrol altın almak adına ön artıma sistemleri yerine ileri biyolojik atıksu arıtma sistemlerine geçiş sağlanmalıdır.”

Peki bizi bir yok oluşa doğru sürükleyen bu yanlış atık su politikalarından nasıl çıkabiliriz? 

Raporda, konuyla ilgili çözüm önerileri ise şöyle sıralanıyor:

  • Yaşanmakta olan ve alarm zillerini alabildiğine çalan deniz salyası/müsilaj sorununa dair tedbirler derhal hayata geçirilmelidir. 
  • Sürecin yalnızca Marmara’ya kıyısı olan belediyeler tarafından ele alınması bir eksikliktir. 
  • Yerel yönetimlerin ellerindeki tüm imkanlarını seferber ederek bu soruna müdahalede bulunmalarının yanı sıra sorunun kalıcı ve güvenilir bir çözümü ancak merkezi bir planlama, Marmara üzerinde kesin bir korumanın sağlanması ile mümkün olabilir. 
  • Bu hususta birkaç il belediyesinin kendi inisiyatifiyle yaptığı açıklamalar, yüzey sıyırıcıları ile temizleme girişimleri yetersiz kalırken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın konu hakkındaki sessizliği endişe vericidir. Bakanlık sürece müdahale etmeli, çözümün bir parçası olmalıdır. 
  • Müsilaj sorununun denizlerdeki kirlilik yükü ve sıcaklık ortalamasındaki artış olarak özetlenebilecek iki kök sebebi olduğu için, sorunun tekrarlanmaması ve nihai olarak çözülmesi de bu iki kök sebebin ortadan kaldırılması ile mümkün olacaktır. 
  • Her şeyden önce Marmara Denizi’ne deşarj edilen atıksuların tamamının ileri biyolojik arıtmadan geçirilmesi gerekmektedir. Aksi halde, küresel iklim krizinin çarpan etkisi ile beraber mevcut atıksu yönetimi politikasının devamı halinde Marmara Denizi’nde oksijen yetersizliği de artacak ve balık göçlerinin yanı sıra her türden biyoçeşitlilik de azaltacaktır.
  • Marmara’da sık görülen bir rüzgâr akımı ya da akıntının artması gözle görünür müsilaj sorununu geçici olarak ortadan kaldırabilecek olsa da konu hakkında yapılan tespitler sorunun büyümekte olduğunu göstermektedir. 
  • Mevcut duruma müdahale için ilk elden derin deniz deşarjları ve ön arıtma tesislerinin hızlıca değerlendirilmesi gerekmektedir. 
  • Baltalimanı (625.000 m³/gün kapasite), Kadıköy (833.000 m³/gün kapasite), Küçükçekmece (354.000 m³/gün kapasite), Küçüksu (640.000 m³/gün kapasite), Paşabahçe (575.000 m³/gün kapasite), Şile (46.000 m³/gün kapasite) ve Yenikapı (864.000 m³/gün kapasite)’deki ön arıtma tesislerinin ivedilikle ileri biyolojik atıksu arıtma tesislerine çevrilmesi ve bu acil ihtiyaca yanıt vermek için gerekli kamulaştırma işlemlerinin hayata geçirilmesi gerekmektedir. 
  • Sorunun bir diğer yakıcı yüzü olan küresel iklim krizine karşı da iklim krizine karşı acil eylem planının yayınlanarak plana katı bir şekilde uyulması gerekmektedir.