• 25.08.2015 00:00

 Bursa, 15.08.2015

Uludağ’ın eteklerinde taşıt güzergâhının ring hattı üzerinde artık tek-tük kalmış ahşap binalardan biridir Annemlerin evi, eski Mollaarap Muhtarlığı çapraz karşısında kalan iki katlı cumbalı sarı boyalı ev yani. Bu ev babamdan kalma… ‘Anlaşma!’ sonucu amcamların lütfettiği bu kâgir yapıyı yaşanabilir hale getirmek için Babam çok emek sarf etmişti.

Ve şimdi yeğenimin emlak ofisi olarak dizayn ettiği alt kat ahırdı.

Yaz tatillerinde (İlkokuldayken) Dedeme yardıma giderdim. Odunluk alanlar vardı semtimizde, atlarla odun taşınırdı hep. O zamanlar kömür henüz popüler değildi bizim oralarda sanırım. Her günün sonunda gıcır gıcır 5 TL verirdi Dedem. (1967-68-69) Ve kan-ter içinde gün bitmeden o cillop paraya ulaşamazdım. Elimi-yüzümü yıkadıktan sonra yevmiyemi alır 20-25 metre ötedeki evimize giderdim sevinçle...

Yine sıcak bir yaz günü, bu kez Kerpiçhane’deki odun deposu ve evimize biraz daha uzak… Tam da mesai bitmişken Dedem seslendi; ‘Ömer gel oğlum şu güğümü al da çeşmeye bırak gel’ dedi. Yanında da diğer odun depo sahipleri-oduncular vardı… Anlam verememiştim ama aldım güğümü Kerpiçhane’deki o Devrengeç’ten gelen ve buz gibi akan çeşmenin yanına bırakarak onların yanına gittim ve bir kütüğün üstüne oturdum. Birden hepsi kahkahalarla gülmeye başladılar. Ne olduğunu anlayamamıştım ki; ‘Oğlum o güğüm öyle bırakılır mı, doldur da getir anlamına gelir benim söylediğim’ gibi bir şeyler duymuş ve çok utanmıştım. Kös-kös gittim doldurdum ama çok kırılmıştım Dedeme…

O alt katta girişteki ahırda dört at barınırdı. Taş basamaklardan yukarı doğru çıkarken mutlak baş eğilmelidir. İki geniş basamak bitiminde o zaman toprak bir ‘bahçelik’ vardı. Çıkışta sağ tarafta dikdörtgen bir pencere biraz ilerde salon ve iki odaya açılan ahşap kapı ile karşılaşırdınız. Öncesinde ise yerden yaklaşık onbeş santim yüksekliğinde tahtadan bir platform oluşturulmuştu. Kapı yanında teldolap vardı. Bahçemsi yerin karşısında iki kapı görünürdü. Sağdaki bağımsız bir oda, soldaki ise alaturka tuvaletti. Ayrıca merdiven bitiminin solunda çini kaplı bir çeşme, yanındaki oyukta ise temizlik bezleri olurdu. Aynı duvarda bir de yaklaşık 3-4 metre uzunluğunda bahçe hortumu asılı olurdu...

Bugün mü? Mevcut binada  inanın ahır dışında her şey yerli yerinde… Sadece ‘Bahçemsi’ alan ve ana giriş betonarme. Sayısız anılarımızın oluştuğu böylesi soluk alanlarımız hepimizin yaşamında yer edinmiştir sanırım.

O bahçede -anılarını hiç soldurmayacağım Annem tarafından ortancalar ve gülerle bezenmişti- birlikte olduğumuz bir akşam kızım Ezgi; ‘Baba beni parka götür’ diye tutturmuştu ısrarla. Baktım kaçış yok tuttum elinden; ‘Gel hayatım gezelim.’ Dedim. (Yeni-yeni yürüyor henüz) Ve bahçede ağır ağır bir-iki tur attık. ‘Çok yoruldum babam hadi oturalım artık’ dedim. ‘Tamam’ dedi yorulmuşçasına. Bilgeceydi davranışı… ‘İnadım inat diye tutturma bencilliğinden uzak sevgi - özlem dolu yüreği serinlemişti ya elimi tuttuğunda yetmişti O’na…