Ne durumdayız?

  • 10.05.2016 00:00

Çok açık oynuyor.

 

Hiç öyle kaypak kuypak bir tavrını da görmüyorum.

 

İhtiyaç bile duymuyor.

 

Bence asıl kaypak olan, -hadi şaşkınlığına vererek ondan önce mütereddit diyelim- art arda yediği yumruklarla abandone olmuş boksöre dönen devasa bir toplumsal kesim var ki, ne halt edeceğini henüz bilmiyor.

 

Bu denli cüretkârlıklar karşısında herkes çaresiz.

 

Sanki ilk kez başlarına gelmiş kadar da hazırlıksızlar.

 

Oysa koca bir yüzyılı darbelerle, müdahalelerle geçirdiler, ama hiçbir önlem alınmamış.

 

Ne kuralları var, ne işleyen kurumları, ne bir hukuk düzenleri.

 

Toplum, adeta tek tek yalnızlardan oluşmuş devasa bir güruhtan ibaret.

 

Sanki haybeye yaşamışlar, bunca zaman.

 

Eh, tepki görmedikçe, azıttıkça azıtıyor tabii seninkisi de.

 

En son, ülkenin iki asırlık umurunu elinin tersiyle itmeye müstahak bir muameleyle, Avrupa’ya postasını koyarak “sen yoluna ben yoluma” demeye kadar vardırdı işi.

 

Tepkiyi kim gösterecek?

 

Bir avuç aydınsa; onları birer birer avlayarak çerez niyetine yiyor zaten.

 

Atomize olmuş kitlenin korkarak sinmesini, daha da büyütüyor bu.

 

Ama ne olursa olsun, iş, gene de halkta bitiyor, bitecek.

 

Her şey teneffüs edilen iklime onun vereceği oksijene bağlı.

 

Şimdilik, güneşsiz bir orman gibi karbondioksit salıyor.

 

Bütün değerlerin çöktüğü, daha doğrusu değer olmadıklarının anlaşıldığı bir kâbustan terler içinde uyanmaktır, belki de bu yaşadıklarımız.

 

Belki de her şeyden önce bu gerekliydi, yalandan ve riyadan arınmak için.

 

Meselâ sol!

 

Hiç oldu mu acaba, Türkiye’de sol?

 

Marks’ın Kapital’ini, bitiremeyip yarım kaldığı kadarını olsun öğrenebildiler mi?

 

Tarihe damgasını vurmuş bir kapitalizm analizi olmanın ötesinde bir Kuran versiyonu gibi algılamayı, nasıl ki onu okumadılarsa bunu da okumayarak, aşabildiler mi?

 

Komünizmin Marks’ın icadı olmayıp, önerilerinin kolektivist yaşam biçimine yeni ve ilâve yorumlar getirerek güncellemek olduğunu acaba kavrayabildiler mi?

 

Bundan da geçtim; içine hiç konmayan tek şeyin et olduğu eften püften lahmacunculardaki gibi, faşizan milliyetçilikleri, mezhepçilikleri, Kemalizm’i vs. dürüm yapıp sol diye yuttururlarken, bari biraz da Marksizm sosu katsalar ya, denesi gülünç bir noktaya gelindiğini azıcık olsun fark ettiler mi?

 

Ya sağcılar?

 

Tarihin hangi evresinden ders aldılar da, arsız çıkarcılıklarından bi’gıdım ödün vererek refahı kitlelere de yaymayı denediler?

 

Esnaflık safhasının kasketi ters çevirip namaza durma kültüründen, Paris’in ve Londra’nın sükseli semtlerine uzanan bir değişime rağmen, hani nasıl burada Arap turistin arsızlığına tanık olununca hemen yüzler ekşir, oraların insanlarına da benzer görmemişlikleri sergilemek, bu defa bunlara düştü.

 

Ama emeğin pürmelâline geldi mi, dirhem empati kurmadılar.

 

Paylaştıkları tek şeyin öldükten sonraki “cennet vaadi” olduğuna bakılırsa, inanca dair sorunları olduğu da pek aşikâr sayılmaz mı?

 

Neyse…

 

Herkes birbirine numara yapıyorsa, demek ki bu topraklar hep birlikte oynanan bir orta oyunu sahnesidir.

 

Liberaller, onlar ne âlemdeler, peki?

 

Bazen öyle şeyler söylerler ki, şaşırtırlar sizi.

 

Konuşmalarına bakarsanız, çoğu zaman kim liberal kim değil, karıştırabilirsiniz.

 

Kriter şudur:

 

Zorba bir otokrata sempatiyle bakandan liberal olmaz!

 

Çünkü liberalizm, tercihler yapabilme özgürlüğüdür.

 

Bu da, kaçınılmaz bir şekilde çoğulculuğu gerektirir.

 

Dayatmanın olamayacağı, barınamayacağı tek alan liberal toplumdur.

 

Liberalizmi üstün kılan, üstün bir amaca hizmet etmeye müsait olmamasıdır.

 

Her türlü değerler hiyerarşisine engeldir.

 

Bir ahlâk değil, siyaset felsefesidir.

 

Eğer mutlaka bir benzetme yapacak olursak, “Maddi Hukuk” gibi değil, “Usul Hukuku” gibidir.

 

Esası değil, usulü gösterir.

 

Esas, yani neyin “en iyi” olduğu, özgür bireylerin ve grupların bileceği iştir.

 

Liberalizmin sol’la uyuşmayacağını düşünmek, özgürlükçü bir modelde emeğin hakkının gerçekleşemeyeceğini ileri sürmekle aynı şeydir.

 

Benzer şekilde, liberalizmi otomatikman sağ düşüncenin yanında görmek de, özgürlük fikrinin “vahiy” ve “monist egemenlik düzeni”yle çatışmayacağını iddia etmek kadar abuk bir anlayıştır.

 

Hülâsa, din gibi, milliyetçilik gibi, tek öndere biat gibi kolektivist kültürlerin galebe çaldığı koşullarda, birey özgürlüğüne dayanan liberal akıl, tabii ki tüm gümrahlığıyla yeşeremeyecek; var gibi görünenlerin bir bölümü de, karınlarını bu düzenden doyurmanın yollarına bakacaklardır.

 

Yani demem o ki, bu toplum boşuna dilsiz, kör ve sağır değildir.

 

Henüz aklın verisi olan çağdaş kurumlar ve örgütlenmelerle değil, kitleyi otomasyona sokmuş sembollerle, sloganlarla, ritüellerle hareket ediyor.

 

Her şeyi halâ din ile algılamak, belki de kitle olmanın, bir araya gelmenin henüz modası geçmemiş en eski, en esaslı yöntemi olduğu içindir.

 

Bu toplum henüz Montesquieu’nun değil, halâ vahyin yolundan gitmeye daha yatkın görünüyor.

 

Cinlerin yerini mikroskoptan sonra bakteriler alsa da, doktora gitmekle beraber, yatırlara bez bağlamaktan da geri kalmıyor.

 

Velhâsıl, şekil özü aşıyor.

 

Meselâ Erdoğan’ın, sarayında en özen gösterdiği sembollerden biri de, aslında sadece bir oturma aparatı olan şaşaalı koltuklarıdır.

 

Güç simgeleriyle nerede, nasıl ve kimlerin karşısına ne şekilde çıkacağını iyi biliyor.

 

Eskimiş yöntemler, ama olsun; halk da “taht”a pek teşne zaten; o bunun da bilincinde ve hiç sektirmiyor.

 

Çünkü camiye gittiğinde, doğrudan doğruya yere oturması, hiçbir gücü olmadığının ifadesidir. Tanrısı karşısındaki aczidir.

 

Ama oradan çıkınca, bunun kendisi bakımından camide kaldığını herkese göstermesi gerekiyor.

 

O altın varaklı koltuklar işte bu işe yarıyor.

 

Hepimizi hızla İslâm’a çağırıyor ve sürüklüyor.

 

Bunun için güç aldığı tek kaynak, kara kalabalıklar.

 

Eski talan dönemleri olsaydı, işe yarar mıydı, bilemem; ama bu çağda mümkün gözükmüyor.

 

Bütün bütçeyi kendi harcayınca, buraları zengin sandı.

 

Ne ki, toplum bunun bedelini ödeyerek öğrenecek.

 

Projesini koşar adım yürütmesi de güzel bir şey.

 

Sonunu göremeyeceğim diye ümitsizliğe kapılmaya mahal yok!

 

Bilal mahdumun meraklısı olduğu okçuluk sporundaki temren gibi, menzil-i maksuda erişmekte epeyi aceleci maşallah!

 

NAMIK ÇINAR / HABERDAR

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Marmara Yerel Haber (www.marmarayerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.