• 21.06.2022 06:24

Değerli bir okurum, “Uyduruktan Tayyare Bir Tarih Anlayışı” adlı iki önceki yazımdan yaptığı bir alıntıyla, bana şu soruyu sormuş:

“Tarihin bu dönüşüm safhasında, Avusturya-Macaristan, Çarlık Rusyası ve Osmanlı olmak üzere üç imparatorluk, çağa uygun sosyolojiler ve ekonomiler içermedikleri için yerle bir olmuşlar, bünyelerinden bir sürü ulus-devletler doğmuştur” diye yazmışsınız.

Peki nasıl oluyor da bu üç imparatorluktan sadece Avusturya-Macaristan imparatorluğundan Avusturya gibi gelişmiş bir demokrasi çıkıyor da, diğer iki imparatorluktan böyle gelişmiş demokratik ülkeler doğmuyor?

Sebebi ne?”

Evet, çok yerinde, can alıcı bir soru.

Hatta soruyu daha da ileri götürür, mesela Viyana demokrasiye erken bir tarihte evrilirken, Budapeşte neden daha geç bir tarihe kalıyor; Macaristan bugün AB üyesi bir ülke olduğu halde neden hala birtakım demokrasi sorunları yaşıyor, diye de sorabiliriz.

Değerli okurumun Hırvatistan’da yaşamasını vesile sayarak, niçin benzer bir durumun Venedik'le Dubrovnik’in (Raguza) mukayesesinde de karşımıza çıktığı sorusunu da ekleyebiliriz.

Öte yandan, gerek Budapeşte'nin gerekse Dubrovnik'in, daha sonra Batı kampında yer almaları söz konusu olduğunda, geçirdikleri olumsuz tarihsel süreçlere rağmen, belli ki yatağını bulunca düzgün akmaya elverişli de olduklarından, örneğin iki asırdır batılılaşmaya çalıştığı halde bir arpa boyu yol gidemeyen Türkiye gibi diğer başka ülkelere nazaran çabucak toparlanma eğilimleri göstermeleri de ayrıca ilginç değil mi?

İşte bütün bunları sorgulamamız, anlamamız gerekiyor.

Sorunun kestirip atarak verilecek kısa bir yanıtı yok.

Çok zorlarsak, kolaycı bir ifadeyle, "farklı sosyolojik genlerden, toplumsal DNA'lara yerleşmiş farklı yetilerden gelen, başka başka toplumlar oldukları içindir" diyebiliriz belki.

Fakat şu genellemeyi yapmak mümkün:

İnsanlık tarihinin Batı odaklı son beş yüz yılı, sanayi öncesi yaşama biçiminden modern yaşama biçimine geçişte son tahlilde şu üç farklı versiyonla şekillenmiştir:

Bunlardan birincisi, İngiliz, Amerikan ve Fransız toplumlarının burjuva devrimleri yoluyla vardıkları “liberal demokratik kapitalizm”dir.

İkincisi, Almanya ve Japonya’da zuhur eden, burjuva unsurları yeterince güçlü olamadığı için büyük toprak sahibi aristokrasilerin güdümünde ve zora dayalı olarak gelişen “faşizan kapitalizm”dir.

Son olarak, burjuva sınıfından bütünüyle yoksun olmaları nedeniyle geniş köylü kitlelerinin güçlü ama acımasız aristokrasiler tarafından vahşice sömürüldüğü Rusya, Çin ve ikinci serflik süreçlerini yaşayan Doğu Avrupa toplumlarında gerçekleşen “bürokratik komünal kapitalizm”dir.

Gerçekten de, örneğin İngiltere’de, özgür köylü sınıfını sömürmenin feodal koşulları bulunmadığı ve sanayi devriminin baş aktörü burjuvazi ile rekabet etmek zorunda oldukları için ancak ticarileşmiş tarıma yönelerek zenginliğini koruyabilen bir aristokrasiye yer kalmış, dolayısıyla toplumsal yaşama “kendiliğinden” bir uzlaşma kültürü, hukuk, özgürlük, barış, yani liberal değerler egemen olmuştur.

Amerikan toplumunda ise, zaten geri yaşama biçimlerinden miras, ne bir köylülük, ne aristokrasi, ne de monarşi söz konusudur.

Fransa, bu gruba girmesine rağmen, liberal kara Avrupası’nın en sorunlu çocuğudur.

Liberal demokrasiye de spontane değil, tepeden inmeci bir burjuva devrimi sonrasında, iki asır süren ve ancak beş aşamalı bir cumhuriyet deneyimlemesiyle ulaşabilmiştir.

Sosyo ekonomik temellerin gündelik toplumsal hayata birer iz düşümü şeklinde yansıdığı din kurumu ile ilişkilerde ise; tam olarak bire bir örtüşmese de, bir fikir vermek bakımından, komünal kapitalizme eğilimli toplumlar Ortodoksluğu, faşizan kapitalizme teşnelik İtalya örneğinde olduğu gibi Katolikliği, liberal demokratik kapitalizme yatkın olanlar ise adeta Protestanlığı çağrıştırmaktadırlar.

Peki, önce Osmanlı’nın, sonra Türkiye’nin bu parantezde yapısal olarak bir yeri var mıdır?

Hemen söyleyelim ki, yoktur!

Bizde öyle aristokrasiymiş, burjuvaziymiş, köylülük ve proletaryaymış, bu tür toplumsal sınıflar hak getire!

Bizdeki yalın gerçek, en tepede bir despotun, altta ise, onun tekme tokat dövdüğü sadrazam da dahil, herkesin kul sayıldığı bir insan yığınından ibaret olma halidir.

Dünyanın son beş asırlık tarihi, yukarıda anlattığım çizgide evirilmekte iken, biz Türkler, modernite öncesi ekonomik ilişkilerin esasını oluşturan, işgal, talan, artığa el koyma, vergiye bağlama, rant-kira-faiz yoluyla irat elde etme vs gibi sömürücü gelir kaynaklarına ve onlardan neşet eden siyasal ve sosyal kurumlara bugünkü değer yargılarımızla bile meşruiyet atfederek, geçmişte yapılanlarla olur olmaz övünüp gururlanacağımız anakronik bir tarih algısıyla dolup taşmaktayız ki, nerede kaldı asıl hedefi “kârın maksimizasyonu” demek olan kapitalizmi kavramak ve o yönde gelişme göstererek uygar dünyaya ayak uydurmak!

Bütün yaptığımız, ha bire kapitalizme sövmek çünkü!

Oysa kapitalizm (tabii ki yalnızca liberal demokratik kapitalizm), insanoğlunun geride kanlı ve acılı bir tarih bırakarak binlerce yıl boyunca birbirlerini vahşice sömürerek yiyip bitirdikleri ama sonunda nispi olarak en hakkaniyetlisini buldukları, özgürlükçü, rekabetçi, liyakatin ise açık pazarda belirlendiği, görece adil bir sistemdir.

Madem en cahilimiz de, en okumuşumuz da hep beraber bunu istemiyoruz, peki o halde biz ne istiyoruz?

Madem toplum kalmak ve bir arada yaşamak istiyoruz; orta yere getirip koyacağımız toplumsal fazlayı nasıl bir katma değer anlayışıyla üretip, sonra da hangi kriterlerle üleşeceğiz?

En yarayışlı sonuncu model kapitalizm olduğuna ve biz de buna karşı çıktığımıza göre, geriye kalıyor eskinin feodal ya da altta kalanın canının çıktığı vahşet dönemi usulleri.

Demek ki biz bunları istiyoruz!

Başımızda bir senyör olsun, bir “tek adam”!

Fakat mümkünse iyi çıksın.

 “Devlet benim” desin, bizi o çekip çevirsin.

Domatesin, kabağın, patlıcanın fiyatını o belirlesin.

Hangimiz kaç para kazanacağız, o saptasın.

Her şey onun arzu ettiği ve dediği gibi olsun.

Bizler de ona yaranmaya çalışıp, adlarımızı maaş bordrolarına yazdırmaya ve ömür boyu maaile ense yapmanın yollarını bulmaya bakalım.

Ne ki, o da bu ara kendini tanrı gibi görmeye ve gelinen yeri tabii ki fecaate dönüştürmeye de başlamış olsun.

Sonra da biz, salya sümük ağlaşarak tekrar bir başka efendinin peşine düşelim, aynı şeyleri bu kez de ondan bekleyelim.

Bla, bla, bla…

Demek çözümümüz bu bizim!

Oysa bu, toplumsal harsın doğu değerleriyle çatıldığı eski tarz yaşama biçiminden başka bir şey değil!

Bu çağda, özlemimiz bu mu olmalıydı yani?

Çağdaş dünya, bir sürü merhalelerden geçerek, şu son beş asır zarfında toplumsal hayatı yeniden tarif etti ve her şeye yeniden çeki düzen verdi.

Eskinin bütün köhneliklerini, bütün kirini pasını üzerinden attı.

İlkin kendisiyle yüzleşti.

Üretimi, üleşimi, devlet denen cihazı ve daha bir sürü şeyi sil baştan tanımladı.

Bütün bunlarıysa, aydınlanma süreçlerinde gerçekleştirdi.

Lakırdısına geldi mi üstümüze yok, lakin “aydınlanma” denince acaba biz ne anlıyoruz ki?

Zira eskiyi bir türlü geride bırakmayı bilmiyoruz!

Beş yüz sene sonra bile, mesela hala İstanbul’u başkalarından almakla övünüp duruyor, bayramını dahi yapıyoruz.

Ecdadımız şöyle yüceydi, böyle muhteşemdi gibi anlamsız ve gereksiz değer yargılarını bugünlere taşıyarak, dünyaya hala bu tür özlemlerin peşinde olduğumuzun izlenimlerini veriyoruz sadece.

Aslında bütün yaptığımız bu ve kaybeden gene biz oluyoruz.

Aymazlığımızın farkında da değiliz üstelik.

“Öteki” olduğumuzun ilanını kendimiz yapıyoruz, başkasına gerek kalmıyor.

Londra’yı İngilizler kurdu, Berlin’i Almanlar, Roma’yı İtalyanlar, Madrid’i İspanyollar, Viyana’yı Avusturyalılar, Stokholm’ü İsveçliler.

Ama bir kent bile kuramayan bizlerse, hep başkalarından fethetmenin gururuyla övünüp duruyoruz ha bire.

İş mi bu şimdi?

Bırakalım tarih bütün sapıyla çöpüyle orada kalsın, kaşımayalım ve meşruiyetimize gölge düşürmeyelim.

Bu kadarına olsun akıl erdiremiyor muyuz?

Tekrar başa dönersek, işte bu da bizim dünyada var olma biçimimizin ne denli gerilerde kalmış bir hayat felsefesine dayandığının somut ip uçlarını veriyor sonuçta.

Oysa Orta Asya’nın ve Arabistan’ın soğuk ve sıcak çöllerinin kasıp kavurduğu, tencerenin yuvarlanıp kapağını bulduğu, bozkır ve bedevi kültürleriyle hemhal, fethe, gaspa ve talana dayalı bir geçim anlayışının ağırlıklarını da sırtında gezdirerek, bugünün ilişkileri karşılanamaz!

Bunu görelim artık ve vaz geçelim o gerici sevdalardan.

Nasıl ki iç denizimiz Marmara’yı sonunda müsilajlı yaptıysak, Osmanlı da Akdeniz’i bir iç deniz haline getirmişti diye böbürlenmeyi bırakalım bir kenara.

Daha 7. yüzyıldan itibaren, 8, 9, hatta 10. yüzyıllar boyunca, ilkin Müslüman Araplar ve onlarla işbirliği içinde olan Kuzey Afrika kavimleri, bir iç denizden çok, tıpkı kendi toprakları gibi Akdeniz’i de adeta suyla dolu bir çöle çevirmişler, güney Avrupa’da Roma uygarlığının sonunu getirmişler, böylece daha sonraki küresel ivmenin kuzeyin Cermen kavimlerine geçmesini de sağlamışlardı.

Osmanlı’nın yaptığı da, kendi dönemi itibarıyla bunun bir tekrarından ibaretti.

Gerek Hunlar ve Moğollar gibi uzak Asya kavimlerinin, gerek Müslüman Arapların, gerekse de fütuhat bayrağını en son taşıyan Osmanlının, doğu-batı yönündeki bin yıllık taarruzları neticesinde, uygar dünyanın zihninde kalan yegane imge, bu vandal kültürlerin bastığı yerlerde otun bitmediği, bunların anladığı dilin ise ancak onları baskı altında tutmak olduğuydu.

Doğrusu, işin gerçeği de oydu ki, üzerinden bu kavimlerin geçtiği toplumların üretim, üleşim ve kurdukları devlet ilişkileri de, yazık ki, bundan ne oranda etkilenmişlerse, uğradıkları hasarların da o oranda vahim olduğu şeklindeydi.

Osmanlı Budapeşte’ye girip Viyana’ya giremediyse, Raguza’yı alıp Venedik’i alamadıysa, birbirlerinin ikizi kadar yakın olan bu yerlerin aralarındaki uçurum gibi farklarını, siz olsanız neyle açıklardınız?

Öyleyse, Batı’yı zengin ve müreffeh kılan çağdaş değerler orada durup duruyorken, bari çocuklarımızın geleceği adına ve bundan sonrası için, yüzyıllarca baskı altında yaşamış, skolastiğin emzirdiği, beşiğinde büyüttüğü, ahtapotunki gibi kollarıyla sarmaladığı, rekabet içinde üreterek ve dünya ile yarışarak değil de, bir gelir gelsin de nereden ve nasıl gelirse gelsin tarzı şu meşum fiskalci kafada ısrar etmenin, o inadı sürdürmenin ne yararını gördük Allah aşkına, söyler misiniz?