• 10.06.2022 21:10

Bir süredir, sayfamı aktif kullanmıyorum, bir süre daha böyle gidecek. Ama sevgili yoldaşım Vahap bana iki bölümlü bir ileti göndermiş, bunu sayfamda paylaşmak istedim, geçmişi yadederek.

Vahap :

Gizli Matbaa

Sene 1978 sonrası 1979 başı da olabilir.

Güngören halk evinden elimde kazma ve kürek ile yola koyuldum. Cadde de yürürken pencereden sarkan tanıdık teyzeler ‘kazma küreği köydeki annene babana mı yolluyorsun’ diye bana seslendi. Hemen ardından ne kadar hayırlı bir evlat olduğumu dile getirdiler. Biraz yürüdükten sonra Çatalca arabasına bindim. Tepecek köyünün tam karşısında araçtan indim. Köye ulaşım yok. Yaklaşık 15-20 dk yürümek zorunda kaldım. İleride bir köy kahvesi görüp hemen oturdum. Bir çay bir sigara içtikten sonra tekrar yürümeye başladım. Gideceğim inşaat ulaşmak için 30 dk daha yürüdüm. İnşaatımız AK ÇİMENTO’nun tam karşısındaydı. AK ÇİMENTO’nun filtresiz bacasından çıkan küller Mimar Sinan İlçesini kapladığı gibi rüzgarın yön değiştirmesi ile bulunduğum köyü de kaplıyordu. Bu olay için biz zamanında bir kampanya yürütmüştük.

Bulunduğumuz inşaat sonunda varabildim. Bu inşaatı matbaa haline getirebilmek için burayı tavuk çifliğine dönüştürdük. Bunun sebebi ise kamufle olmaktı. Tavuk çifliğini dikdörtgen şeklinde bir binaya çevirdik. Kümesin olduğu bölümün altına matbaa yaptık. Dışardan bakınca tek katlı olan binamız aslında 2 katlıdır. 2. Kat yerin altında ve tam kamufle edilmiş. Oraya ulaşabilmek için  kat arasına bir 1 metre uzunluğunda 15 cm kalınlığında beton kapak yaptık. Bu kapağa ulaşabilmek için üstünü temizlemek gerekir. Üzerini toprak ve gübreler ile kapattık.

İnşaat bittikten sonra binaya elektrik bağlatacağız. Nabi ağbi ile görüştüm. Nasıl bağlanacağını bana anlattı. Ağbi ben görünmeyen düşmanla uğraşamam dedim Nabi Ağbi alınacak malzemeleri yazdırdıktan sonra ben gelir bağlarım diyerek konuşmayı bitirdi.

Ben malzemeleri aldım çiftliğe bıraktım.Daha sonra Nabi ağbi ile buluşup çiftliğe gittik. Teknik komitede olan Remzi Nabi Ağbinin gelmesinden rahatsız oldu. Rahatsız olmasının sebebi ise Nabi ağbiyi elektirikçi sanmasıydı.

Sonra yanıma gelip gizlice kim bu diye sordu. Ben de elektirikçi dedim. Partili mi diye tekrar sordu. Ben de evet parti üyesi dedim. O zaman bir çay koyayım diyerek ayrıldı.

Daha sonradan edindiğimiz bilgiye göre Nabi ağbi o dönem türkiye sorumlusu idi ve sonradan TKP genel sekreteri oldu.

Remzi çaylarla yanımıza geldi ve bugün menü zengin diyerek gazete kağıdını serip üzerine domates, zeytin, ekmek, peynir koyarak şu kelimeleri söyledi

‘ Bazın günler biri olur diğeri olmaz bazı günleri hiç biri olmaz’ dedi ve aslında zorlu süreci tek cümle ile özetledi.

O günün akşamına kadar nabi ağbi elektirik işlerini bitirdi. İçeriye de yabancı birilerinden korunmak için bir düğme tasarlandı. Maatbanın yerini teknik komite dışında kimse bilmediği için yabancı kişiler geldiğinde uyarı sinyali vermek için düğme aktif hale getirildi. Düğmeye basıldığı an yer altında bulunan matbaa makinelerinin elektiriği kesilmektedir.

Bu arada elektiriğimiz de kaçak. Neyimiz yasal ki. Partiyi yeryüzüne çıkartarak yasallaştırdık ama matbaa hala yer altında.

[18:05, 09.06.2022] Vahap: BİR İNSAN TACİZE BU KADAR MI SEVİNİR….

Beyazıt Sultan Ahmet tarihi mekanların olduğu bir yerdir. Fakat sizi hiç gitmediğiniz tarihi bir mekana götürücem. Beyazıt’tan Çemberlitaş’a doğru yürürken Çemberlitaş sinemasına gelmeden sağdaki sokaktan içeriye girdiğinizde kalabalığın içerisinde kayboluyorsunuz. Kadırgaya yaklaştığınızda bu sokaktaki kalabalık tenhalaşır. Karşılıklı hanların olduğu bir sokağın içerisinde iş yerlerinin yanında ailelerde oturmaktadır. Solda girişte bir dükkan kiralanmıştır. bu dükkanın asıl amacı TKP MK yayın organı olan atılımın basıldığı matbaanın yeridir. normal bir evde bir banyoyu düşünün bu banyonun genişliği kadar bir bodrum kat var. Bu bodrum katın içerisinde bir sarnıç bulunmaktadır. İşte matbaa bu sarnıcın içersindeydi. Matbaa için gelen makina bu sarnıca sığmadığından sarnıcın biraz genişletilmesi gerekiyordu. Sarkis Usta ve Bektaş Hoca bunu genişletmek için keski ve çekiçlerle çalıştığı zamanlarda ,mal sahibi yedek anahtarı olması dolayısı ile çat kapı gelmekteydi. “Acaba bırakıp gittiler mi, devam ediyorlar mı “ diye sürekli kontrol halindeydi. Bektaş Hoca diyor ki Sarkis Usta’ya “Biz burada çalışırken mal sahibi gelip bizi burada görürse ne yapacağız?” Sarkis Usta “Bir çekiç onun kafasına vururuz atarız sarnıcın içerisine..” diye cevap vermişti. Sarkis Usta ara sıra kahkaha atar, komik bir şey anlatacağını sanırdık. Oysa yaşamı dramlarla doluydu. Onu alıp espriye çevirip gülen tek insan oydu.

Bizi askere almışlardı , Ermenilere silah vermiyorlardı. Ortaya bir tezek koymuşlar bize sırayla “Esas duruşta dur, selam ver” talimatlarını akşama kadar yaptırdılar. Hiç düşünmüyorlar ki biraz sonra aynı subaya selam vereceğiz. İkiniz de aynı boksunuz…

Matbaa makinasını bir makara sistemiyle sarnıca indirdik baskı yapacağımız makara sistemini yukarı çekerek baskıyı gerçekleştirdik fakat bunu da kamufle edebilmek için dükkanı marangozhaneye çevirmek zorundaydık. El aletleri ile marangozhane olmayacağı için bir pilanya makinası olması gerekiyordu. Sarkis Usta’nın Bursa’da bulduğu pilanya makinasını partiden aldığı 15.000 lira ile alıp getirdik. Sonrasında matbaayı marangozhaneye dönüştürdük ve bu kamuflajda gerçekleşmiş oldu.

Marangozhane de olanlar;

Pilanya makinası

Radyo

Soba

Sünger yatak ve çarşaf

Bodrum kata inebilmek için Sarkis Usta’nın yaptığı tahtadan bir merdiven

Baskı bittikten sonra merdiveni yukarı çektiğimizde aşağı inme şansımız yoktu. Kapağı kaldırsan bile aşağıda ki sarnıcı göremezsin çünkü kapağın üzeri kapalıydı..

Marangozhaneye dışardan pek usta gelmezdi. Genelde Usta’nın tanıdıkları gelirdi. Radyomuz sürekli açıktı. Aşağıdaki sesi boğmak için pilanya makinasını da çalıştırırdık. Biri geldiği zaman önce radyoyu kapatmaya yönelirdik. radyonun yanındaki şifreli otomatı kapatınca aşağıdaki lamba sönerdi bizde yukarıda birisinin geldiğini anlar baskıyı durdururduk.

Bu baskı esnasında ultraviyole ışınlarıyla pozlandırma yapardık.

Bir gün bize hüvviyet basmamız söylendi. Bunun filmleri geldi. Hüvviyeti basmaya başladık. Bunun için çeşitli kartonlar aldık. Bunların üzerinde denedik. En sonunda kimliğin kalıbına eşit bir karton bulduk. Fakat bir problem çıktı. Ön baskıyı yaptıktan sonra arka baskıyı üst üste tutturamadık. Sağa sola kaydı bir türlü üst üste denk getiremedik. En sonunda makinanın numaratöründeki aleti kırdık. 15 cm çapında 7 cm eninde etrafında dişleri olan bir parçayı kırdık. Bu parçayı yaptırabilmek için Şişhane’ye Bektaş Hoca’nın kalıp atölyesine götürdük. Eniştesi baktı “ Bu matbaa makinasının parçası” dedi. Bektaş Hoca’ya verdi parçayı. “Ne oldu” dedi. “Oannes’in elinin ayarı yok, kırdı” dedim

Kardeşi Naki’ye verdi ve o bunu çözer dedi. Demirden aynısını yaptırdık. Teknik sorumlumuz Kod adı Kadir ya da Osman , gerçek adını sonradan öğrendiğimiz Doğan.. ”Bir tane çıt çıt basma makinası ve bir pim var. Borun içerisinden geçen pim sıkışmadığı için sağa sola oynuyor. Bunu sabitleştirebilir misiniz? diye sordu. ben bu aleti alarak Bektaş Hoca’ya götürdüm borunun etrafına iki delik açtı vidaladı. Vidaların üzerini bir pul ve somun ile sıkıştırarak sağa sola oynamasını engelledi. Adam ihracat çalışıyor, malzeme pahalı.. Kimliklerin ön ve arka yüzünü ayrı ayrı basmak zorunda kaldık. Sonra onları birleştirerek yapıştırıp kimlik haline dönüştürdük.

1985 de yurt dışına çıkacağım. Pasaportum ve kimliğim geldi. Bu kimlik yeni mi basılmış diye merak ettim. köşesinden tuttum ikiye ayırdım ve bizim bastığımız kimlik olduğunu anladım. Hemen  gidip pcv ile kaplattım.

Pasaporta baktım. Almanya’da bir işçiyim Türkiye’ye izine gelmişim. İzin günüm dolmuş ve geri dönüyorum. Pasaporta göre bütün Avrupa Ülkeleri’ni gezmişim. Eğer buralarda bana bir soru gelirse çıkarken,15 yıl hapis garanti, işkence de promosyonu..

Zaman zaman marangozhane de kalıyordum. Bir diğer görevim bozuk dökümanları sobada yakmaktı marangozhane de kaldığım zamanlarda sünger bir yatak ve bir çarşaf haricinde bir çok fare vardı. Bu fareler fındık fareleri değil neredeyse kedi büyüklüğündeydi.. kemirmesinler beni diye çoraplarımı pantolonumun içerisine sokup çarşafı başıma kadar çekiyordum. O koca fareler üzerimden geçip duruyordu. Sabah kalktığımda ilk işim ağzımı ve kulaklarımı kemirdiler mi diye kontrol etmekti..

Bir pazartesi sabahı dökümanları sobaya doldurup yaktım. Üzerine demliği koydum. 07.30 ve 08.00 arası esnaf dükkanlara gelmeye başladı. Fakat dışarıda bir kıyamet kopmuştu. Yukarıda baca tutuşmuştu. Han yanıyor.. Esnaf panik halinde “ İtfaiye çağırın diyor” . Bacayı söndürüyorlar. “Yaz günü kim burada soba yakar” diye soruyorlar. Marangozun kapısına 10 kişi birden dayandı. Açıp açmamak konusunda tereddüt halindeyken açmak zorunda kaldım. Hep bir ağızdan gelen sesler “ İş yerlerimizi yakıyorsun” “Yaz günü sobamı yakılır”.. Demlikteki suyu sobaya boşalttım fakat onlar sobayı içindekilerle birlikte dışarıya çıkartıp söndürmek istiyorlardı. Ben sobaya kimseyi yaklaştırmazken onlar sobayı ısrarla boşaltmaya çalışıyordu. Yanaştırmak istemiyorum çünkü dökümanlar henüz yanmamıştı. Derken dışarıda bir kıyamet koptu. Bir kadın kendisini taciz eden karşı komşusunu görünce kavga başladı. Bir anda atölye boşaldı herkes kavganın peşinden gitti. Ben de dökümanları çıkarttım, söndürdüm bir poşete koydum. Uzak bir çöp konteynırına atıp geldim. Bir insan tacize bu kadar mı sevinir.. böylelikle birinci tehlikeyi atlattık ama ikinci tehlikeyi atlatamadık…