• 22.10.2020 00:00

 Türkiye ile ilgili dünyada dolaşımda olan ve olumlu algı yaratacak bir tek rapor bir tek olumlu değerlendirme yok.

Tel, tel dökülüyoruz.

Tersi her alanda durumun vahimliğini gösteren görüş ve değerlendirmeler gırla gidiyor.

Evet…

Bu gidiş, gidiş değil ve nereye ve nasıl gideceğimizi ve sonumuzun ne olacağını bilende yok…

Çünkü…

Mesela Anayasa’nın ve yasaların açık hükümlerine rağmen Anayasa Mahkemesi (AYM) kararına birinci derece mahkeme uymayabiliyor.

CHP Milletvekili Enis Berberoğlu hakkında AYM’nin yeniden yargılama kararına rağmen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi bu kararı tanımadı.

Bu vahim durum, çok açık bir şekilde Türkiye’nin bir kabile devleti gibi olduğunu bir kez daha teyit ediyor.

Soru şu; AYM kararlarının herkesi bağlayacağı açık seçik ortada iken bu kararı alan mahkeme heyeti bu cüreti nerden almaktadır.

HSK, bu cüreti gösteren mahkeme heyeti hakkında şu saate kadar herhangi bir işlem neden yapmamıştır.

Bunun anlamı…

Keyfiyet anayasa ve yasaların üstüne çıkmışsa, bu rejimin adı açık dikta rejimi demektir.

Artık hiçbir yurttaş anayasal hakkı olan kişisel başvuru hakkını kullanmak istemez ve kullansam ne olacak ki sonunda kararlar anayasa ve yasaları göre değil, iktidardan talimat alarak karar veren bağımlı bir yargı var diye düşünür.

Bu durumun somut tanımı; TC Devleti anayasal bir devlet olmaktan artık tamamen çıkmıştır.

Tabi bir de bu duruma dışardan bakanlar var.

Örneğin uluslararası yatırımcılar var.

Bu yatırımcılar her ülkede yatırım için uygun ortam ararlar.

Yatırımlarını yaparken de uluslararası kredi derecelendirme kuruluşlarının raporlarına bakarlar.

Gelin bizde bakalım…

Moody’s Türkiye’nin kredi notunu B1’den B2’ye indirdi ve durumunu Negatif olarak belirledi. Eylül 2020

Fitch BB- Negatif dedi. Ağustos 2020

Standart&Poor’s ise BB- Durağan notu verdi. Temmuz 2020

Görüldüğü gibi birer ay arayla, üç ayrı kredi değerlendirme kuruluşunun hiç biri pozitif bir puan vermemiş…

Bu arada hatırlatalım, bu kredi notu seviyeleri ağırlıkta Afrika ve Orta Asya cumhuriyetlerinin olduğu gruba verilen notlardır.

Türkiye için verilen bu not seviyesi “aşırı riskli” grubta olan ülkelere göre bir tık yukarıda olan nottur.

İçerde hukuk devleti ve yargı bağımsızlığından uzaklaştıkça, insan hak ve özgürlüklerinde her gün yeni ve acımasız zorbalıklar ortaya çıktıkça, bu durumun daha kötüye gideceğinden şimdiden herkes emin olabilir.

İşte bu kredi değerlendirme notları ülkeye doğrudan yabancı sermaye girişini de olumsuz etkiliyor.

Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Örgütü (UNCTAD) 2020 yılı “Dünya Yatırım Raporu” Türkiye’ye doğrudan yabancı sermaye yatırım 2019 yılında %35 azalarak 8.4 milyar dolara indiğini söylüyor.

2020 yılı yabancı sermaye girişi bu durumdan daha kötü olacağını şimdiden söylemek yalan olmaz diye düşünüyorum.

Öte yandan BM ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar salgın döneminde 96 milyon insanın aşırı yoksullaşacağını bunun 47 milyonunu kadınların oluşturacağını raporluyor.

Salgın süresince ağır bir şekilde etkilenen ekonomi bunun bedelini işsizlik ve yoksulluğun artması olarak ödetiyor.
Türkiye’de bunun bedelini ağır ödeyen ve ödeyecek olan ülkeler arasında bulunuyor.

Her ne kadar TÜİK iktidarın talimatına göre işsizlik ve yoksulluk verilerini gerçeğe aykırı bir oranda açıklasa da bu sokaktaki yaşanan gerçeklerin üzerini örtmeye yetmiyor.

Tel, tel dökülen yanımız sadece yargı, ekonomi değil dış politikadan tutunda her alanda dökülüyoruz.

Mavi Vatan, Doğu Akdeniz ve Yunanistan ile Ege adaları sorunu ve Libya ile Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ile ve son olarak Azerbaycan ve Ermenistan savaşı…

Tüm başlıklara bakıldığında hepsinin birbirinden farklı sorunlar olduğunu görsek te, Türkiye bu farklı sorunların hepsi için birbirine benzer davranışlarda bulunuyor.

Bu davranış, tek taraflı ve gerilim yaratma nedenine dayanıyor.

Tüm bu farklı sorunlar için öncelikle diyalog, işbirliği ve müzakere yollarını deneyen bir dış politikadan ziyade daha çok gerilim yaratan bir yol izleniyor.

Neden peki…

Çünkü içerdeki iktidarını ayakta tutabilmek için “beka sorunundan” başka anlatacağı hikayeleri kalmadı.

O nedenle bölgede sürekli bir gerilim ve çatışma siyasetine çok ihtiyaçları var.

İçerde çökertilmiş bir ekonomi, başını alıp gitmiş yolsuzluklar, işsizlik ve yoksulluk var.

Ancak şunu iyi biliyorlar ki “vatan millet” edebiyatı ile insanların açlık ve işsizliğini bir nebze olsun unutturabiliyorlar.

Eh birde buna CHP ve İYİP gibi muhalefet partilerinin “iktidarın muhalefeti” eklenince durumu şimdilik kör topal sürdürebiliyorlar.

Nereye kadar birlikte göreceğiz…

*Bu makale yazarın görüşlerini yansıtır. Gazete Davul’un yayın politikası ve editoryal bakış açısı ile her zaman uyumlu olmak zorunda değildir.