• 4.12.2021 07:11

Yeni ekonomik modelin dört ayağı var malum. Yatırım, üretim, ihracat, istihdam. Yatırım olacak; yani yerli ve yabancı yatırımcılar yeni tesisler açacak, orada üretilen malları yabancılar alacak ve tabiatıyla bütün bu işler için de isçi gerekeceği için istihdam artacak. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamalarına göre model dört beş aya sonuç verecek, altıncı aya da vatandaş tarafından hissedilecek. Yani enflasyon düşecek, TL yeniden değerlenecek vs. Özetle böyle.

Bu özetin özeti de şudur: Türkiye ekonomisi sıradışı ve sansasyonel bir deneye tabi tutuluyor. Milli paranın ağır değer kaybı, döviz borç servisinin -2 trilyon liraya kadar- yükselen ilave maliyeti ve müzmin yüksek enflasyon pahasına bir deneye girmiş bulunuyoruz. Herhangi bir ekonomi yönetiminin herhangi bir zamanda, herhangi bir konjonktüre bağlı olmaksızın yapmak zorunda olduğu yatırım, üretim, ihracat ve istihdamı yeni keşfetmiş gibi ilan etmek ve üzerine bir de bedel ödemek zaten başlı başına bir sansasyon. On dokuz sene başka ne yapıyorduk da yatırım, üretim, ihracat yapamıyorduk. Yok, yapıyor idiysek zaten olmakta olan şeye “yeni model” demek neyin nesi?

Peki…

Madem eski kavramları yeniden keşfediyoruz; o zaman neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir başka kavramı da akla getirseydik keşke. Hukuk. Yatırımın, üretimin, ucuz borçlanmanın, cazip ülke olmanın ve en nihayet güvenli bir ekonomik sisteme sahip olmanın tek yolu; olmazsa olmaz şartı ve anahtarı hukuktur. Hukuk, Türkiye’de iyiden iyiye eksilmiş, sistemden izleri silinmiş bir şeydir. Hukuk eksildikçe Türkiye’de üretim azalmış, malların fiyatı düşmüş, yerli ve yabancı yatırım kesilmiş, işsizlik ve enflasyon artmıştır. Bu yüzden Türkiye, içeride en yüksek kredi faiziyle iş yapan, dışarıda ise en yüksek CDS -kredi risk- primiyle borç alan ülke haline gelmiştir.

Cumhurbaşkanı yeni modeli anlatırken bilinen makro ekonomik kavramları peş peşe eklemek yerine, Türkiye’nin tartışmasız bir hukuk devleti olacağını ilan etseydi, siyasetin hukuk üzerindeki otoritesinin bittiğini duyursaydı ve duyurduğunu tatbikatta gösterseydi yatırım gelmeye başlar, üretim ve ihracat da tabiatı gereği artardı. Hatta ihracat için Çin’in bunalıma girmesini beklememize de gerek kalmazdı.

Avrupa Konseyi’nin ihlal prosedürüne tabi olan ve bu prosedürü önlemek için üye ülkeler nezdinde kulis yapma enerjisi bile kalmayan bir ülkenin herşeyden önce hukuka ihtiyacı vardır. Hukukla didişmeye değil, hukuku siyasetin emrine verip güvenini kaybetmeye hiç değil.

Seneler oldu bu ülkeye, daire karşılığında vatandaşlık alanlardan gayrı, kuruş yabancı sermaye gelmez oldu. O kadar gelmez oldu ki, Dolar’a yol verip ucuzlata ucuzlata mezata düşürdüğümüz şirketlerimiz için bile kapıyı çalan kalmadı. Çünkü, ekonomik kıymetlerin değeri azalsa da hukuk teminatı olmadığı için ülke cazibesini kaybetti. Türkiye; bu muazzam potansiyeli, bu dinamik nüfusu ve büyüme arzusuna rağmen umudunu yitirdi. Çarşının, pazarın, bakkalın marketin hali ortadayken, üç beş ihracatçının paramızın pul olması pahasına yaptığı satışla teselli bulma noktasına böyle geldik.

Ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini tecrübeyle öğrenen bir ülkenin hatada ısrar etmesi, çıkmaz yolu zorlaması ne büyük talihsizlik.