• 23.07.2021 09:06
  • (217)

Şu yaz sıcağında konuştuklarımız ve konuşmak istemediklerimiz gerçekten Türkiye’nin gündeminin ne kadar dağılmış olduğunu gösteriyor. Bir de konuşmamızı istedikleri ve konuşmamızı istemedikleri var. Her birine dokunalım.
Konuştuklarımız arasında “Ne olacak bu kovitin hali?” var. Hemen hemen herkes emin kovit salgınının turizm bayramına dönen Kurban Bayramı sonrasında patlama yapacağından. Geçen sene, 2020’de de öyle olmuş, Kurban Bayramının üzerinden iki hafta kuluçka süresi geçince Covid-19 bulaşması tırmanmaya başlamıştı.


Öğle saatlerinde Nevşin Mengü’nün YouTube yayınında izlerken dehşete düştüm Alanya’daki görüntülerden. Hınca hınç insan dolu sokaklar, kafeler, her yer. Ve hepsi erkek, genç, orta yaşlı, yaşlı erkekler. Acaba hangi umutla kısıtlamadan çıkıp soluğu bu sıcakta Alanya’da aldılar dersiniz. Memleketlerine kahvede anlatacakları “Türk erkeği” anılarıyla değil, kovit virüsüyle dönme ihtimalleri yüksek. Sağlık Bakanlığı rakamlarına göre Alman ve Rus turistlerin gözdesi sayılan Antalya, kovit tırmanışında şimdiden ilk beşte, ön sırada.
Bu defa artık Türk Tabipler Birliğini, Bilim Kurulu üyelerini dahi saymıyorum. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın mümkün mertebe Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “her şey çok güzel, bir numarayız” telkinleriyle ters düşmemeye çalışarak yaptığı uyarılar yeter. Türkiye’nin her yerinde tırmanıyor diyor. Tatil yer dahi durumun vahametini artırıyor.

Erdoğan’ın videosunu konuşmak

Konuşmamızı istemediklerine son örnek, 21 Temmuz öğleden sonra, ikisi de Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun’a bağlı olan Anadolu Ajansı ve TRT’de yayınlanan bir Erdoğan videosu bulunuyor. Erdoğan’ın partilileriyle bayramlaşması… Üzerinde -sanırım penye- bir tişört var, olabilir, yazdır. Ama alışılmışın dışında bir yavaşlıkla, bazen cümle arasında uzunca duraklar vererek konuşması ve amatör izlenimi veren çekimde hayli yorgun görüşmesi konuşuldu. Konuştuklarımız arasında. Gazeteci Fatih Altaylı bu videoyu yayınlayanın Cumhurbaşkanına kastı olup olmadığını sordu.
Video, AK Partili olmadığını söylese de Erdoğan’a toz kondurmayan bir iş insanı arkadaşımla sohbetimizde de konuşuldu. “Merkel daha geçenlerde canlı yayında uyudu” dedi; “Bütün dünya gösteriyor. Biden ayakta uyuyor. Bütün dünya cama yapışmış durumda. Konu Tayyip Bey olunca mı rezil oluyor.” “İşte söylüyorsun ya” dedim, “Oralarda da haber olmuş. Bunun rezil olmakla ne alakası var.” Bir başka AK Parti sempatizanı tanıdığım ise “Tayyip Bey kendi oy tabanının “çalışmaktan yorgun düşmüş lider” algısından hoşlandığını biliyor” dedi; “Oy getirir bu.” Getirir mi dersiniz?


İnsanların Cumhurbaşkanının, ya da kamuya mal olmuş kişilerin sağlığıyla ilgilenmesine kızacak ne var ki? Tabii ki konuştuklarımız arasında yer alacak. ABD Başkanının sağlık raporu düzenli olarak Beyaz Saray sitesinde duyuruluyor; Trump hariç diyelim. Bu da devlet yönetiminde saydamlığın bir parçası. İletişim Başkanı Altun, iş medya kısıtlamalarına gelince ABD’den örnek veriyor ama işte bu da örnek.

Konuşmamızı istedikleri de var

Şu günlerde konuşmamızı istedikleri konuların başında, bazı sivil toplum kuruluşlarının yanı sıra, dijital yayın yapan medya kuruluşlarının Amerikalı ve Avrupalı fonlardan aldığı mali destek bulunuyor. Medyascope’u özel olarak öne çıkarıp hedefe koymaları sadece Ruşen Çakır’ın solcu geçmişinden kaynaklanmıyor, etkili bir eleştirel yayın olmasından kaynaklanıyor. Bunun işaretleri hükümet çizgisindeki düşünce kuruluşu SETA’nın yabancı basında çalışan Türk gazetecileri o ülkelerin “uzantıları” olmakla suçladığında alınmıştı. Bunun hemen öncesinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sosyal medyadan şikâyeti başlamıştı. Şikâyetin kaynağında hükümet çizgisindeki medya kuruluşları vardı.
Türlü kurgularla medyanın sahipliğini değiştirerek istediği gibi oynayacağını düşündü AK Parti. Sahiplikleri değiştirdiler. Ama istediği gibi oynayamadı, çünkü oynarken kırdılar o oyuncağı.
Özellikle 2008-2018 arasındaki on yılda, son olarak Hürriyet grubunun Aydın Doğan’ın elinden alınmasıyla operasyonun çoğu tamamlandı. (Bugün aynı grup yeniden el değiştirse değerinin Doğan’ın satmak zorunda kaldığı fiyatın belki üçte biri edeceğini değerlendiriyor sürüyor piyasa uzmanları.) Ama o da yetmiyor. Bütün kamu reklamları AK Parti medyasına akıtılıyor ama olmuyor; okunmuyor, izlenmiyorlar. Bu süreçte pırıl pırıl gazeteciler, televizyoncular ya işten atıldı ya kaçıp kurtuldular. Ev kirası ödeyen, çocuk okutan, geçim derdindeki meslektaşlarımı eleştirilerimin dışında tutuyorum.


Şimdi dijital yayıncılığı mali baskıyla yıldırmak istiyorlar. Yetmiyor, yeni yasa hazırlıyorlar. Bunu propaganda makinalarıyla neredeyse casusluk mertebesinde gösterip hak vermemizi bekliyorlar. İşte bunu, bu şekilde konuşmamızı istiyorlar. Tabii ki konuştuklarımız arasında yerini aldı ama konuşmamızı istedikleri şekilde değil.

Konuşmak istemediklerimiz

Bir de oralarda ne olduğunu az çok tahmin ettiğimiz halde konuşmak istemediğimiz konular var.
O konuları gazeteci arkadaşımız Pınar Öğünç yazmış. Her zaman “alttakileri” yazan, “görünmeyenleri” ya da “görünmemesi isteyenleri”, emekçileri, işsizleri, emeklileri, itilip kakılanları yazan bir meslektaşımız. Radikal’da beraber çalışmıştık, şimdi başarılı dijital haber platformu Gazete Duvar’da yazıyor.
Öğünç’ün son kitabı “Pandemi Zaiyatı – Bir Yıldan 35 Hayat Hikayesi” başlığını taşıyor. Otuzbeş yurttaşla kovitin Türkiye’de görüldüğü sıralarda ve bir yıl sonra tekrar konuşmuş.
Ama kimlerle konuşmuş? Çalışanların sadece mesai saatlerini değil, 24 saatlerini uzaktan kumandayla ele alıp “Bugün dört zoom toplantım vardı” diye yakınanlarla değil. Evden çalışma sisteminden memnun ama canı çok sıkılanlarla, ilk fırsatta kendisini tatil yerlerine atabilenlerle değil. Bırakın tatili, bir sonraki ay kirasını ödeyemeyecek olanlarla. Bir defa olsun bir yere oturup bir kahve içmeye imrenenlerle. Mutfağından kısmak zorunda kalanlarla, fabrikada yeni bir giysi alamadıkları çocuklarının kıyafetlerini değiştirmek zorunda kalanlarla. Hükümet “temizlik-maske-mesafe” derken maske için, el dezenfektanı için işverenin karşısına çıkmak zorunda kalan, bu yüzden işini kaybeden emekçilerle konuşmuş. İşyerindeki sağlık önlemleri konusunda, aynı şirketin dış merkezinde alınan önlemleri alkışladığı için işten kovulan mühendisle konuşmuş. Kapıya beş dakika geç geldi diye işten attırılan kuryelerle. Depo işçileriyle. 52 yaşındaki “travesti seks işçisiyle”. “Gençliğimi sömürdüler benim, yazın bunları” diyen TV dizisi çalışanıyla. Diyarbakır’daki bir köy öğretmeniyle. Samsun’da yerel gazete çıkarmaya çalışan meslektaşımızla. Pandemi hastanesinde “herkesin patladığı” güvenlik görevlisiyle konuşmuş.
Konuştuklarımız, kafa yorduklarımız arasında olması gerekirken konuşmak istemediklerimiz, konuşmaktan kaçtığımız ne varsa yüzleştirmiş okuru Öğünç. Bence okunup bırakılacak değil, kütüphanede tutulacak, belgesel niteliğinde bir çalışma. Murat Başol’un çizgileri, Suat Aysu’nun kapak düzeni hepsi özenli emek ürünü, İletişim Yayınları ve editörü Tanıl Bora’yı da kutlamak lazım. Ama tabii en çok Pınar Öğünç’ü asıl konuşmamız gerekenleri bize güzelce hatırlattığı için.