• 25.11.2021 06:38

Ülkece bir kez daha ‘zor zamanlardan’ geçtiğimiz ve bir kez daha ‘milli birlik beraberliğe’ gereksinim duyduğumuz bugünün sabahında, şimdiye dek hiç ‘öğretmenler günü’ yazısı kaleme almadığımı fark ettim. Bu büyük eksiği gidermek gerekiyor! İyi de ne yazacağım, öğretmenlik günleri eskide kaldı, en iyisi özel bir akşamın kısa ve bana kalırsa biraz komik/absürt hikâyesini anlatayım, diyerek oturdum bilgisayarın başına. İnsan, faşizan, ah neler söylüyorum yine, düzeltiyorum, ‘yarışmacı otoriter’ uygulamalarda da gülünecek bir şey bulabiliyor!

Hikâye Ankara’da geçiyor, deniz yok Ankara’da ve gri bir şehir, bunu hesaba katarak okuyun. Bundan yaklaşık beş yıl önce, bir Şubat akşamı. Fakültedeki küçük odamda, ertesi gün yayınevine göndereceğim Türkiye’nin Anayasa İmtihanı adlı kısa çalışmanın son okumasını yaptım, bilgisayarı kapattım, eşofmanımı giydim. Eve yürüyeceğim, haftada iki üç kez yaptığım bir şeydi, yaklaşık dokuz kilometre, iki saate giderim, hem biraz kendime gelmiş olurum. Ankara ayazında yürümek ayrıca çok güzel bir şeydi, gerçi gözünü sevdiğimin şehri, her şeyi güzeldir. Deniz yok yalnız, ona göre. Şehrin her yeri deredir aslında ama yıllar içinde hepsi kapatılıp yol, inşaat yapılmış. Şehrin altı dere yatağı, üstü asfalt medeniyeti.

Ankara cadde ve sokak isimleri Osmanlı-Türk modernleşmesi-devrim tarihi dersi gibidir. Ziya Gökâlp’ten yürümeye başladım, saat dokuz buçuk civarı. Oh mis gibi Kurtuluş Parkı, karşıya geçip Kurtuluş Parkı içinden devam ettim. Hani şimdilerde bir üniversite, belediye ile işbirliği içinde kullanmak istiyormuş ya, işte o güzel park. İnsanlar buna tepki gösterince de çok şaşırmış o üniversitenin yöneticileri ve böylesine ‘prodüktiv’ bir projenin nesine karşı çıkıldığına anlam verememişler. Ah şu memleket burjuvazisinin iyi niyeti, güzel kalbi, halis niyeti yok mu, dertleri tasaları kamusal yarar.

Kızılay’a yaklaşırken hafif bir yokuş vardır, eskiden bir iki eski pastane ve pizzacı vardı, sonrası Mithat Paşa caddesi, bir alt geçit, Kızılay’a varmadan sola saptım, çünkü Dost ve Mülkiyeliler’e açılan Yüksel Caddesi’ni seviyorum. Oradan devam edince Meşrutiyet’e varıyorum. Mithat Paşa’nın paraleli Meşrutiyet olacak tabii. Hâlâ deniz yok. Gri bir de, ay ne kötü.

Hava nasıl soğuk anlatamam, hakikaten iyi ayazdır Ankara’nınki, çivi gibi yapar insanı, İstanbul’un insanı sersemleten ıslak soğuğu gibi değil. Yerler buz, söylemeye gerek yoktur. Olgunlar ile Konur’un kesiştiği yer miydi, tam hatırlamıyorum sokağın adını, bizim Mülkiyeli Yalçın’ın Livorno’sunun önünden geçerken, cam kenarında fakülteden iki arkadaşımı gördüm. Zeliha (Etöz) ile Pınar (Ecevitoğlu). Mola olur fena mı, içeri girip masalarına oturdum, bir kahve, on beş-yirmi dakika çene çaldık, çıkıp devam ettim. Tunalı’ya gidip, oradan Cinnah’ı tırmanırken Ayrancı’ya saparak Dikmen yolunu tutacağım. 

Akay’ın hemen başındayken Baskın (Oran) Hoca aradı, alanımla ilgili bir şeyler üzerine birkaç dakika konuştuk. Ankara’da görmeyi en sevdiği caddelerden Tunalı Hilmi’nin Esat tarafından aşağıya inen hafif yokuş, sonrası düzlük, fakat Şinasi Sahnesi’ne inen dört yol ağzından girip bir de tiyatronun önündeki ışıkları görmeliyim, her zaman huzur vermiştir. Yeniden dönüp Tunalı’yı devam ederek Kuğulu Park’a vardım, bir kez daha telefon çaldı, Dinçer (Demirkent) arıyor, saat 11’e gelirken. 

Fotoğraf: AA

Hayırdır, dedim, “Hocam duymadınız mı, hepimiz atılmışız, şimdi yayınlandı Resmî Gazete’de” diyerek yanıtladı. Eh bu toprakta yetişen herkesin, ‘kalmadı’ sözüne, ‘hiç mi kalmadı’ dediği olmuştur. Ben de kurala uyup ‘nasıl hepimiz, hepimiz mi?’ sorusunu yönelttim ve Dinçer’in bir kez daha aynı yanıtı vermesine neden oldum. Eylülden itibaren imzacı arkadaşlarımız üçer beşer atılıyordu, beklemiyor değildik de, herkesin aynı anda atılması şaşırtmıştı sanırım. Demek ki, AKP’lilerin AKP’li, MHP’lilerin MHP’li, CHP’lilerin CHP’li olduğunu düşündüğü malum sevimsiz kel herif ve işbirlikçileri, perakende yerine toptan bir tavrı daha kârlı bulmuştu. Eh sonuçta ileri demokrasi, ellerini tutan da yok. Dinçer’e, ‘canımız sağolsun, sıkma canını’ gibi bir şeyler geveledikten sonra telefonu kapattık.

Atılma haberini, Ankara’da en sevdiğim yer olan Kuğulu Park’ın göbeğinde almak ne garip ve güzeldi. Hikâyenin başladığı yerde bitiyor oluşu. Tamam Ankara’da deniz yok ama Kuğulu’da gölet var. Uzun uzun baktım parka, oturup bir sigara yaktım, telefonun şarjını okulda bıraktığımı hatırladım ve bankada ne kadar param olduğunu düşündüm. İlk akla gelenlerin banka hesabı ve şarj aleti olması garip görünebilir ama, zihin işte.

İçimden eve gitmek gelmedi, biraz daha yürüdüm, atlayıp bir taksiye İlker ve Selen’in Birlik Mahallesi’ndeki evine gittim. Burada, ‘birlik ve beraberliğe ihti…’ gibi kötü bir espri yapmak isterdim ama tutuyorum kendimi! Eski arkadaş evi kadar ferahlatıcı ve güven veren pek az yer vardır herhalde. Kötü haber tez yayılırmış, telefon çalmaya başladı, ilk arayanlar Cem (Eroğul) ve Rona (Aybay) hocalardı. Sağolsun, eş dost aile, moral konuşmaları, bir paket sigara, tahmin edebileceğiniz şeyler… Sonrası malum, herkesin yaşadığı.

Bu sıradan hikâyede saçma-komik olanı ise, kendime geldikten sonra düşündüm doğrusu. O akşam konuştuğum herkes, kahve içtiğim Zeliha ve Pınar hocalar, haber veren Dinçer, yolda konuştuğum Baskın Hoca, ilk arayanlar Cem ve Rona Hocalar, hepimiz atılmıştık. Üç hoca 12 Eylül sonrasında 1402’lik olmuştu, neyse ki bizler askeri vesayet sona ermişken, ileri demokratlarca işimizden edilmiştik. Diyeceğim, insanın çevresinde yerli ve milli bir kişi olmaz mı hakikaten, pes! 

Unutmadan, Kürsü’nün büyük hocası rahmetli Bahri Savcı Hoca da, 1983’ün 7 Şubat’ından atılmıştı, bizden tam 34 yıl önce aynı gün. Gelenek derken, boşa konuşmuyorum anlayacağınız!

Evet, Ankara’da deniz yok ve bu bir KHK yazısı değil. İlk yıl, hukuksal, siyasi ve insani açılardan birkaç sayfa yazmıştım, yazmıştık zaten. Söylenecek bir şey kalmadı. KHK’ler üzerine düşünmeyi, konuşmayı ve yazmayı sevmiyor ve istemiyorum. Muhalefetteki siyasetçiler de, dört-beş yılın sonunda OHAL KHK’lerinin anayasaya aykırılığını, meselenin atılanları sevmek ya da sevmemek değil, ‘bu işlem türünün anayasaya aykırılığı’ olduğunu anlamışa, kabul etmişe benziyor. Ortalama siyasetçi kumaşı düşünüldüğünde, anayasa aykırılık konusunu beş yılda anlamış olmalarını kazanç kabul etmek gerekir. 

Herkesin ‘o akşamı’ farklı, benimki böyleydi. 

Çalışırken en önemsediğim, ciddiye aldığım işlerden biri lisans, özellikle birinci sınıf dersleriydi. Yorucuydu, ancak mutluluk veren bir yorgunluktu. Kürsü’den miras bir ilkeydi bu. Mümtaz Soysal, yıllar önce Anayasa Giriş kitabının (cezaevine girmesine neden olan) ‘Giriş’ kısmına, Türkiye’deki üniversite eğitiminin, özellikle ilk yılında, kötü lise eğitiminin eksikliklerini gidermekle sorumlu olduğunu anlatarak başlamıştı. Biz de, ben de Kürsü’nün yordamını benimsemiştik ki, bugün de aynı kanıdayım. Lisans öğrencisine özenmek çok önemlidir. 

Ezcümle, akademisyenliğin ‘öğretmenlik’ kısmını hiç küçümsememek, çoğu taşradan, kötü liselerden, alt-orta tabaka ailelerden gelmiş genç insanların, muhtemelen ilk kez işiteceği konuların ve iyi öğretmenliğin onlarda neden olacağı değişimi göz ardı etmemek gerekiyor. Hiçbir emeğin boşa gitmeyeceği kanısındayım. ‘Kamu’ ile en sağlıklı, çıkarsız ve güçlü ilişki, ancak ‘kamusal yarar’ gözetilerek kurulabilir.

Öğretmenlerin ve KHK’li öğretmenlerin, öğretmenler günü kutlu olsun.

Yazı önerisi: İlk kez, yadırgamamanızı dileyerek, kendi yazımı bırakıyorum buraya, geçen yıl yazmıştım. Demokrat Parti’nin 1947’de ‘demokrasicilik oynamayı’ reddetmesi ve sonuçları üzerine.