• 20.08.2021 06:25
  • (257)

Geçen yıl başlayıp yarım bıraktığım ‘Hükümet biçimleri ve demokratikleşmeleri‘ konulu yazı dizisinin sekizi, Osmanlı-Türk anayasacılığında laikleşme ve laiklik uygulamaları üzerineydi. ‘Türban yasakları nasıl tartışılmıştı’ , Laiklik neden önemli ve zor bir konu, ‘Devlet bekası ve laiklik‘, ‘Osmanlı-Türk laikleşmesi‘, ‘Osmanlı’dan Laik Cumhuriyete giden yol, ‘Laik Cumhuriyet laik miydi?‘, ‘Laikleşme macerasında Türkçe ezan‘, ‘12 Eylülcülerin laiklik anlayışı‘.

Bunlar, konuyu merak eden ve bugüne dek fazlaca ilgilenmemiş okura yönelikti, muhtelif sorular sorup, her sorunun farklı yanıtları olabileceğini anlatmaya çalışıyordu. Aynı konuda kaleme aldığım diğerler yazılarda da genellikle basit, akılda kalma ihtimali daha yüksek bazı sorular yöneltmeyi denedim. Örneğin, “Bir hukuk kuralının konulması ve uygulanmasında referans, laik/seküler hukuk kuralları mı, yoksa herhangi bir inancın gerekleri mi olacak?” Soru basit, ancak yanıt hem çok kolay hem o kadar kolay değildi; burası Türkiye olduğu için!

Neden, ‘Burası Türkiye olduğu için’ peki? Yalnızca tarihsel yükü çok olduğu, yalnızca teokratik niteliği baskın bir imparatorluk bakiyesinden laik cumhuriyet doğduğu, yalnızca Diyanet’in varlığı ya da yalnızca son yıllardaki siyasal İslamcı uygulamaların ülkeyi getirdiği yer nedeniyle değil. Hepsi bir arada ve bana kalırsa bir de ülkedeki tartışamama, kalabalıklarca çok sevilen sloganları ‘görüş’ kabul etme ‘kötü huyu‘ nedeniyle. Oysa o kalabalıkların çok hoşuna gidecek ve sarf edene kısa vadeli prestij kazandıracak cümlelerin, genellikle hiçbir dönüştürücü etkisi yok.

Şu günlerde ‘Taliban‘ nedeniyle yeniden yoğun bir laiklik övgüsü başladı kamuoyunda ve muhalif siyasetçilerin bir kısmında. Bence hiç fena bir gelişme değil bu, ancak aynı sözler yinelendiği sürece faydası olmuyor, bugüne dek olmadığı ve bundan sonra da olmayacağı gibi. Türkiye’nin, ‘Türkiye laiktir laik kalacak‘ sloganı sarf edilirken bu noktaya geldiğini ihmal etmemekte yarar var. Demek ki başka bir dert var, demek ki sevdiğimiz ezberleri yinelediğimizde olumlu  bir sonuç alınamıyor, demek ki…

Bazı gerçekleri ve soruları bıktırana dek yinelemekten yanayım: Yeryüzünde laik-seküler olmayan bir demokratik sistem yok. Yüzyıllar boyu süren mücadelenin, dökülen onca kan ve çekilen acıların sonucu. Bir diğer gerçek ise, laik-seküler sistemlerin uygulamaları arasında farklar olduğu. Farkların kaynağı, hemen her zaman tarihsel gerekçeler, gelenekler.

Ne Norveç İngiltere’ye, ne Türkiye Yunanistan ya da İspanya’ya tam olarak benzer, mümkün de değil böyle bir şey. Örneğin laikliğin mucidi sayılan Fransız için ABD başkanının göreve başlarken kutsal kitaba el koyup yemin etmesi yadırgatıcıdır; bir ABD’li için de Norveç kralının Luteryan olma şartı; devlet başkanı Anglikan Kilisesi’nin başı olan İngiliz de, Türkiye’deki Diyanet’e anlam veremeyebilir.

Buna mukabil, ülkeler arasında ortak noktalar da var ki, onları laik-seküler sözcükleriyle tanımlamak mümkün hale geliyor. Örneğin, yine tarihsel/geleneksel istisnaları bir yana bırakırsak, laik hukuk sistemlerinde yönetime ilişkin kuralların ve uygulamanın kaynağı dinsel olamaz. Kural/uygulama, referansını dinden almaz. Toprağımızda bu ilke, o esnada siyasi gerekçelerle adı konulmamış olsa da, 1921’de ‘Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir‘ cümlesiyle kabul edildi. ‘Millet‘ Fransız Devrimi’nin icadıydı. 1789 Devrimi, egemenliğin kaynağını değiştirip, ‘gökyüzünden yeryüzüne’ indirmiş ve millete (ulusa) vermişti.

Türkiye’de de hiçbir hukuk kuralı ve uygulama (idari-yargısal) kaynağını bir ‘inanç sisteminden‘ alamaz. Diyanet’in macerasını anlattığım için aynı konuya değinmeyeceğim; ancak bu kurumun Mart 1924’te ‘Türkiye laikliğini‘ sağlayabilmek için yaratıldığını söylemek gerek. Sonrasında işler değişti, bambaşka bir yere vardı, bunlar uzun tartışmalar.

Evet, konu tartışılamıyor ve bunun çok önemli bir nedeni, ‘din’ ile ilişkili konuşulduğunda Türkiye’de tek bir din ve onun da tek bir mezhebinin anlaşılması. Haliyle, ‘bir dinin sembolleri’ denildiğinde de anlaşılan, yine çoğunluk inancına mensup olanların kılık kıyafeti. Memlekette inançlar, onların sembolleri, hangisinin hangi kamusal işlerde kullanılıp kullanılamayacağı değil, bir ‘inancın gerekleri‘ gündem olabiliyor. Siz konuyu bu şekilde ele almayı reddedip de genele yönelik sorular yönettiğinizde, asla makul yanıt alamıyorsunuz, hatta yanıt alamıyorsunuz, deneyimle sabittir!

Örneğin, ‘İlkokul öğretmeni elbette türban kullanabilir‘ diyen birine, ‘altı yaşındaki çocuğunu Musevi sembolleri taşıyan bir öğretmene emanet eder misin?‘ sorusunu yönettiğinizde, eğer şanslıysanız alacağınız en makul yanıt, ‘ne ilgisi var!‘ ya da ‘biçimsel olarak’ da yansız görünmesi gereken yargı mensuplarının dinî sembol taşıması konusu açıldığında, ‘Önemli olan zihniyeti, kıyafetin ne önemi var‘ yanıtıyla karşılaşıyorsunuz.

Zihniyetin önemli olduğuna katılıyorum, güzel de, ‘O zaman bir kadın hâkimin çarşaf giymesi ya da bir erkek hâkimin sarık kullanmasının önündeki hukuksal engel nedir?’ ve ‘bir hâkim Hıristiyanlığın sembollerini kullansa ne düşünürsün?‘ sorularıyla üstelediğinizde, ‘ya bırak saçmalama, ne ilgisi var‘ tepkisi yaygın. İkincisi, ilkine göre daha rafine, ‘ya bırak saçmalama‘ başlangıcı nedeniyle. Söz konusu yanıtların, en efendileri olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim!

Çünkü karşınızdaki, hukukun konusu olan ‘dini ve siyasi‘ sembolleri değil, yalnızca kendi inancını ve onun gereklerini düşünüyor. Yaşamı boyunca, bir gayrimüslimin ‘çocuğunun öğretmeni‘ ya da ‘mahkemede hâkim’ olabileceğini bir kez dahi aklına getirmediği için. Haksız da değil aslına bakılırsa, görmedi ki!

Benim için önemli olan, o onu giymiş bu bunu giymiş, değil. İnsanların kıyafetiyle ilgilenmiyorum. Bir hâkim türbanlı ya da türbansız, çok doğru ya da hatalı karar verebilir; bir polis gözüme gaz sıktığında başının kapalı ya da açık olmasının değeri yok. Sorun şu; Eğer Türkiye laik bir cumhuriyetse -ki anayasasında bu yazıyor- hukuk kuralları ve uygulamaların kaynağı ‘laik-seküler ilkeler‘ mi, yoksa ‘çoğunluk inancının gerekleri‘ mi olacak?

Çok ama çok basit bir soru değil mi? Bugüne dek hiçbir siyasetçinin sormadığı ve asla yanıtlamadığı bir soru. Bir siyasetçi çıkıp, ‘Hem laik hukuk kuralları, hem de bazı dinî ve geleneksel kurallar bir arada olabilir‘ dese, inanın ona da razıyım, ortada tartışıp konuşacak bir şey olur hiç değilse. Hayır, bu dahi olmuyor, olamıyor.

İdare‘, anayasayla birlikte laiklik ilkesini askıya alalı, tüm inançlar karşısındaki ‘yansızlık’ ilkesine tırnak ucu kadar önem vermeyi bırakalı çok oldu. Şu anda ne laik ne seküleriz, haliyle demokratik de değiliz. Bunun sınaması çok kolaydır, isteyen deneyebilir: Çoğunluk inancı hakkında esprili bir dille eleştiri yaptığınızı düşünün, ardından azınlıkların inancı hakkında aynı sözcükleri sarf ettiğinizi. İlkinde ne gelir başınıza, ikincisinde ne? Gördüğünüz gibi son derece kolay bir test!

Bir süredir bazı mahkeme kararlarında da dinin referans olarak kullanıldığına tanık oluyoruz. Şimdilik onları da boşverip bugünün konusuna geleyim. Son olarak (Diken’deki habere göre), “Adalet Bakanlığı, Boğaziçi Üniversitesi’nde sergilenen Kabe figürü etrafına LGTBİ+ bayrakları çizilmiş görsele ilişkin soruşturmada Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) verdiği cevapta, ‘eşcinselliğin İslam’a göre haram olduğunu’ belirterek, tutuklamaların ‘kanuna uygun olduğunu’ savunmuş.”

 Adalet Bakanlığı tarafından gönderilen bu savunma, Türkiye’de hukukun bir kaynağının da dinî kurallar olabileceğinin, ‘resmî‘ kanalla ilanı niteliğinde. Yok eğer değilse, mutlaka birileri ne olduğunu yazıp anlatır.

 Bir de ‘özel‘ örnek vereyim. Bir üniversitede (kamu) kadın öğretim üyesi, laiklikle ilgili yazılarımdan birini (adımı vermeden) derste konu edip, sınıfta tartışmaya açmış. Öğrencilerin bir kısmı hemen tepki göstermiş, malum makamlara şikâyetçi olmuş ve hocanın dersini kaldırmışlar. 2021 laik Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversitesinde.

Başlıktaki ‘kırmızı çizgi‘, sık işittiğiniz bir çizgi. Anayasa’nın ilk üç madde söz konusu olduğunda dile getirilir. Daha ziyade Kürt sorunu bağlamında akla gelen ‘ilk üç madde‘ konusu ayrı bir fasıl, başka zaman anlatamaya çalışacağım. İkinci madde Cumhuriyet’in temel niteliklerini sayar. Onlardan biri, rejimin harcındaki laiklik ilkesi. O ilke yoksa, bu toprak için cumhuriyet de yok. Anayasalarımızdaki (1924, 1961, 1982) cumhuriyet, yalnızca bir devlet biçimini anlatmaz, onu tamamlayan ilkelerle birlikte ele alınır.

 Muhalefet partileri, ittifak kaygılarıyla olsa gerek bazı konulara hemen hiç değinmeyip sessiz kalıyor. Bunların başında gelen, laiklik ilkesi. Anladığım kadarıyla genel tavırları, ‘hele şu dönem bir geçsin, o zaman bakarız‘. Ne Ayasofya’ya, ne Kariye’ye, ne idarenin yansız davranmayışına, ne yukarıda hatırlattığım ve laik sistemde kabul edilemez kararlara doğru dürüst ses yükselttiler. Ya laik-seküler olmayan bir demokrasi keşfettiler -ki büyük bir keşif olacağına kuşku yok- ya da bir gün iktidar olurlarsa bu sorunların üstesinden kolaylıkla geleceklerine inanmış haldeler. Siyasetin, yalnızca ‘çoğunluğun gönlünü hoş tutmak’ için değil, o ‘çoğunluğa farklı seçenekler olabileceğini göstermek‘ için de yapılabileceğini anlamak istemiyor, böyle satırlar yazanlara da çok sinirleniyorlar.

Anayasayı askıya alan iktidar ve temel anayasal ilkeleri savunamayan parti yönetimleri. Arada bir, üstü çoktan toprakla örtülmüş ‘anayasal ilkeleri‘ hatırlayıp, celalleniyorlar. O ilkeleri kuru birer sözcükten ibaret zannettikleri için. Laik-seküler olmayan bir demokrasi yok. Yok.

‘Özgürlükçü laiklik’ notu: Böyle zamanlarda, laiklik savunusu yapanların bir kısmı ‘özgürlükçü laiklik’ olmalı derken, bir kesim, bu kavramın saçma, hatta neredeyse ‘hileli‘ olduğunu iddia ediyor. İki görüşün de haklı yanları olduğu kanısındayım. Özgürlükçü laiklik, ‘tatlı yaş pasta‘ gibi bir şey çağrıştırıyor. Buna mukabil, neden tercih edildiğini anlamak çok güç olmasa gerek. İnsanlara dönem dönem ‘tuzlu yaş pasta‘ yedirir ve yaş pastanın böyle bir şey olduğu söylerseniz; örneğin üniversite çağına gelmiş öğrencinin türbanını laiklik ilkesini gerekçe göstererek yasaklarsanız, birileri de yaş pasta isterken ‘tatlı‘ tamlamasını kullanır.

İklim krizi notu: Açık Radyo’da, temiz hava hakkına ilişkin programın kaydı. Dinlemenizi öneririm.