• 4.08.2021 06:48
  • (234)

Demokratik sistemlerin uzun tarihinde, bildiğim kadarıyla, bir ülkeyi yaklaşık yirmi yıl tek başına yönetip de onca zaman boyunca ülkede yaşanan herhangi bir ‘aksiliğin’ (!) siyasal sorumluluğunu üstlenmemiş bir yönetim olmadı. Hiç olmazsa bu konuda, tarihe eşsiz bir katkı sunmuşa benziyoruz.

Biz bir başka mıyız, bir ömür belletildiği gibi en yüce miyiz, neden kendimizle bu kadar meşgulüz, kafamızı kaldırıp biraz sağa sola bakma ihtiyacı hissetmiyor oluşumuzun gerekçesi ne olabilir, yanarken dahi nasıl bu kadar nefret edebiliyoruz birbirimizden, her yerde yaşanan bir şey ülkemizde de gerçekleştiğinde neden diğerleri gibi davranamıyoruz, hepsini toplasan anlamlı bir cümle etmeyecek insanlar tarafından nasıl bu kadar kolay aşağılanabiliyoruz, hakikaten diğerlerinden farklı, özel, seçilmiş bir halk mıyız, nedir bizim derdimiz?   

“Bizde ırkçılık yok” dendiğinde yok olduğunu düşünen, olmadığına inanan var mı hakikaten? Nasıl olabilir ki böyle bir şey! Tüm dünyada ırkçılık baş belası bir sorunken, burada nasıl olmaz. Batı’daki ‘yabancı düşmanı‘na ırkçı denirken, Türkiye’deki türlü düşmanlıkları başka terimlerle adlandırmak için bunca takla neden atılır? Irkçı sıfatını kolaylıkla sarf etmekle, görmezden gelmek arasında koskoca bir alan yok mu? Bir sorunu kabul etmeden, doğru adlandırmadan çözmek mümkün mü?

Bırakın köktenci milliyetçileri, Türkiye’de kendileri için ‘sol’ sıfatını uygun gören kimi yazar ve siyasetçiler, ifadelerinin sıradan bir İskandinav demokrasisinde hangi terminoloji ile adlandırıldığını hiç merak etmezler mi? Hani Fransa’da Le Pen ailesinin aldığı oy oranı endişe yaratıyor ya; ne diyor peki Le Pengiller, hiç merak ediyor mu bizim muhteremler, neden ırkçı ve tehlikeli kabul ediliyor bu insanların söylemi? Etmiyorlar muhtemelen, bildiklerini de bilmezden geliyorlar; hem onların bizimle ne ilgileri olabilir, bir benzerimiz yok ki, hayranlık duyuyoruz kendimize, değerlerimize, irfanımıza, her şeyimize.

Böyle düşünülmesinin temel nedenlerinden biri, başarısını öleceğim güne dek hayretle karşılayacağım ‘eğitim tornası’ olmalı. Bu ülkede ‘bilgi’ hangi devirde hak ettiği değeri görmüştü, örneğin? Özellikle son kırk yılda giderek artan ‘okumuş’ antipatisinde, ekonomi ve siyasette neoliberalizmin etkisi, düşünce yaşamında ‘gerçeğe’ burun kıvıran postmodernizm etkisi, toplum ve hukukta 12 Eylül faşizminin etkisi, şimdilerde siyasal İslamcıların etkisi, vesaire vesaire… 

Her birinin payı olabilir kuşkusuz. Hele ki son yıllarda, ahalinin bilgiyle muhabbetinde öylesine bir irtifa kaybı yaşandı ki, geriye büyük ölçüde hamaset ve karikatür düzeyinde bir tarih ilgisinden beslenen büyüklük yanılsaması kaldı. Ancak, muhtemel gerekçeleri böyle arka arkaya sıralamak, büyük bir açmazın orta yerde durduğu gerçeğini değiştirmiyor ne yazık ki. İnanmayı seçtiğimiz kadar özel varlıklar olmayabiliriz! 

Yangınlar. Hâlâ sürüyor. İnsanın aklı gidiyor, içi yanıyor, kahroluyor; başa çıkılamaz bir çaresizlik hissi yaşıyoruz. Sabotaj mı, çocuklar kitap mı yakmış, cam parçaları mı, izmarit mi, terör mü, nedir… Hiçbir yanıt şaşırtıcı olmaz, her biri ihtimal dahilinde. Peki, yangınların şu ya da bu nedenle çıkmış olması; gerektiği gibi müdahale edilemediği ve bu felaketin yalnızca Türkiye’de yaşanmadığı ‘somut’ gerçeklerini değiştiriyor mu?

Uzun süre sonra ilk kez, Halk TV’deki bir tartışma programını seyrettim birkaç gün önce. Konuşanlar aklı başında, kendi konularını bilen insanlardı. Kendi konuları olmayan, yangınlar üzerine lafladılar dakikalarca. Ve bir Allah’ın kulu, aynı saatlerde dünyanın çok yerinde yangın olduğunu, özellikle Akdeniz’in kızıla boyandığını söylemedi; çünkü muhtemelen ilgilenmiyor, böyle bir bilginin gerekliliğini umursamıyorlardı.

Oysa ABD kavrulur ve orman yangınlarıyla mücadele ederken, güney yarımküre buz tutuyor, Brezilya’nın güneyinde sıcaklıklar aniden düştü, on yıllardır ilk kez kar yağdı, ısınma sorunu yaşıyor insanlar. Bize yakın ülkelerde son 24 saatte yüzlerce yangın çıktı. Dünyanın en yağışlı bölgelerinde kuraklık yaşanıyor, sulak alanlar kuruyor. Almanya gibi bir ülkede sel felaketinden birkaç yüz insan öldü, daha iki hafta önce. 

Türkiye coğrafyası dünyanın geri kalanından bağımsızmış gibi yaşayabiliyoruz. Hadi sığınmacılar için sınıra duvar ördük diyelim, suya havaya toprağa ve virüslere nasıl set çekmeyi düşünüyoruz? Kendimizle meşgulüz, kendi kavgalarımızla; hemen her insani ve doğal felaketi, nefret ettiklerine saldırmak için fırsata dönüştürmek isteyen kalabalıklara sahibiz. Dünya iklim krizinden mustarip olabilir, iklim krizinin nedeni kapitalizmin vardığı aşama olabilir, her yerde hava su ve toprak ölüyor olabilir, bilim insanları yıllardır çığlık çığlığa anlatmaya çalışıyor olabilir… Bize ne bunlardan, özeliz biz.

İklim krizi konusunun Türkiye’deki sembol ismi değerli Ömer Madra, yirmi küsur yıldır Açık Radyo’da her sabah yaşananları ve yaşanacakları anlatıyor, büyük azimle. Eveti her sabah. Geri dönülemez noktaya altı-yedi yıl kaldığını söylüyor bilim insanları. Buzullar eriyor, su seviyesi yükseliyor, sıcaklık artıyor, haysiyetsiz kapitalistlerin dizgin vurulamayan kâr hırsı nedeniyle. Ve Türkiye’de bu konuları kapitalizmin ‘k’sine değinmeden konuşmayı başaran yorumcular olabiliyor.

Konuşmaya mı kalktı biri, hemen beriki atılıp ‘iyi kapitalizm’ anlatmaya başlıyor. Üstelediniz mi, tepki hazır: “Çıkar cebindeki cep telefonunu, bu sistem sayesinde o telefona sahipsin!” Eskiden ‘sigara paketi’ sorulurdu, onun yerini cep telefonu aldı. Kapitalizm dünyayı yaşanmaz hale getirmiş ve insanoğlu delirme noktasına gelmiş olabilir ama bizim cep telefonlarımız var, yok mu, yalan mı!

Diyeceksiniz ki, iklim krizi gibi konularda toplumun bilgilendirilmesi ve buna uygun bir ‘siyaset‘in benimsenmesi gerek. Yapacak olan ise öncelikle iktidar ve bir de, muhalefet. Kabul, buna nasıl itiraz edilebilir. Güzel de, karşımıza çıkıp ‘yangın söndürme uçağımızın olmadığını’ söyleyene, ne diyeceğiz? Geçen yıl da yoktu. Ondan önceki yıl yine benzer gerekçeler işitmedik mi? Ne oldu peki, ne değişti? “Neden uçağımız yok, akıl alacak iş mi bu?” sorusunu yönelten yurttaşa, “Birlik ve beraberliğimize zarar vermeyin” yanıtını verenler, hâlâ milyonlarca oy almıyor mu?

Memleketin TV ekranlarında aylarca ‘Mavi Vatan’ fantezisi konuşulmadı mı, ‘anavatan‘ın iklimi, doğası altüst olurken. Konuşanlar iktidar sempatizanı mıydı? Nasıl görmezden gelinebilir bu acayiplikler? Şu ‘fantezi’ sözcüğünü okur okumaz, yazarına “Vay vatan haini sözde akademisyen” diyecek, sayısız insan yaşamıyor mu burada?

Sezin Öney, Gazete Duvar’da ‘Cayır cayır’ başlıklı bir yazı kaleme aldı iki gün önce; el kadar Yunanistan’ın hava kuvvetlerinin 44 uçak 20 helikopter, toplam 64 yangınla mücadele aracı varmış. Yangın riski yüksek ülkelerden biri çünkü. Nitekim orası da yanıyor.

Murat Yetkin, 28 Temmuz tarihli Resmî Gazete’de yayınlanan kanun üzerine yazdı geçen gün. Yetkin’in söz ettiği, Turizmi Teşvik Kanunu’nda yapılan ve insanın ne diyeceğini bilemediği değişikliklerin sayfasını buraya bırakıyorum.

Bu yasa TBMM’den geçerken, muhalefet ne yapıyordu sizce? Aylarca mecliste bekleyen yasa için neden tek kelime edilmedi? Kaç muhalif vekil katıldı oylamaya? Yine Gazete Duvar’da Önder Algedik’i takip edin lütfen, hiç üşenmeyip muhalefetin ‘TBMM performansı‘nı döküyor ortaya. Söz konusu yasa 17 Temmuz’da oylanıyor, oylamaya 336 vekil katılıyor ve katılanların yüzde 85’inin oyuyla kabul ediliyor. On gün sonra yayınlanıyor. Nerede muhalefet? Eğer engelleme güçleri olduğunu düşünüyorlarsa neden TBMM’ye uğramıyorlar; yok eğer hiçbir etkileri olmadığı kanısındalarsa (ki kesinlikle öyle) TBMM’de ne işleri var? Bu soruları yöneltince ‘oyuna gelmiş’ mi oluruz? Peki biz ne üzerine konuşuyoruz Allah aşkına!

“Neden uçağımız yok?” sorusuna “Birliğimize zarar vermeyin, en büyük biziz”“Yangınların nedeni iklim krizi olabilir, bilim insanlarını dinlemek gerek” önerisini dile getirene ise “Vay terör sevici” denebilen ve ‘bilgi’nin gerek toplumsal gerekse siyaset düzeyinde bu ölçüde itibarsız hale geldiği, aklın fikrin terk edilmiş göründüğü bir yerde; yalnızca ağaçlar, canlılar, insanlar yanmıyor. İklim felaketleri her yerde yaşanıyor, buna mukabil bizler, başka türlü kavruluyoruz. 

Tüm dünya gibi Türkiye de ‘iklim krizi‘yle karşı karşıya, ayrıca büyük bir deprem riski altındayız. Özel insanlar, seçilmiş yüce bir halk değil, diğerleri kadar sıradanız ve bu yakıcı konuları gündemimize alıp kafa yorar, yönetimi ve yönetmeye aday olanları ciddiyete davet edebilirsek, ne âlâ. Aksi halde neler olacağını, görüyoruz artık. Bilim insanları, gerekli ve bütüncül önlemler alınmadığı takdirde, bunların ‘hâlâ’ çok iyi günlerimiz olduğunu dile getiriyor.