• 24.03.2022 06:47

Son yazıdan devam…

Çok partili yaşamda çoğu zaman evdeki hesabın çarşıya uymadığı, telaş ve kurnazlıkla yapılan yasa değişikliklerinin yapanın ömrünü fazla uzatmadığı doğru olsa da, kısa vadede antidemokratik sonuçlara neden olabildiği ve seçmen iradesinin adaletsizce yansımasına yol açtığı da doğru. Okuyacağınız yazı, iki ‘doğru’ya ilişkin bir-iki örnek verme niyetinde.

1946’da kurulan DP ile CHP arasında dört yıl süren mücadelenin en önemli ürünlerinden biri, 1950 tarihli seçim yasasıydı. Çeyrek yüzyıl sürmüş tek parti iktidarının kazasız belasız sona ermesi için çaba harcayanların vardığı uzlaşmanın (zorunlu ya da gönüllü!) sonucudur. Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşacak bir YSK’nin kurulması özellikle hatırlatılmalı. Böylece ilk kez bir demokraside, seçimlerin hem yönetimi hem denetimi hâkimlerden oluşan bağımsız bir kurula bırakılıyordu. Öyle önemlidir ki YSK, 1961’de anayasada yer verildi, 1982 Anayasası dahi konumunu değiştirmedi. YSK on yıllarca demokrasinin ‘güvenli seçim’ ilkesinin teminatı olarak kaldı Türkiye’de, son yıllara dek. Yasa 16 Şubat 1950’de kabul edildi. Merak edenler inceleyebilir.

Şimdi yazacaklarımı (teknik kısmı), önceki yazıda önerdiğim Aleskerov/Ersel/Sabuncu’nun çalışmasından (s.136 vd.) alıntılayarak aktaracağım.

1950 yasası, çok özetle, her ili bir seçim çevresi kabul ediyordu (il sayısı arttıkça, o da artacaktı), her 40 bin yurttaş için bir milletvekili öngörüyordu ve oy kullanma bakımından seçmene birden çok seçenek sunuyordu. Ancak seçmenin büyük çoğunluğu, tahmin edebileceği gibi seçeneklerden birini tercih etmiştir: Bir partinin bir seçim çevresi için gösterdiği adaylardan oluşan ‘matbu’ (basılı) bir listenin, hiç dokunmaksızın sandığa atılması. Türkçesi, ‘il esasına dayanan çoğunluk’ sistemi. Ne demek bu? Uygulamada, bir ilde hangi parti oyların çoğunu alırsa, o partinin listesindeki adayların ‘hepsi’ seçilirken, diğer partilerden hiçbir vekil seçilemeyecekti.

CHP bu sistemin işine yarayacağını düşünüyordu, ancak yanıldı. CHP, DP’ye yönelik halk iltifatını daha kurulur kurulmaz fark ettiği için 1947 seçimini erkene alıp 1946’da yapmıştı; buna mukabil 1950’deki sonucu ne CHP ne de DP tahmin edebilmişti. Daha önce, Türkiye’de yazılmış ilk parti monografisinin Cem Eroğul’un ‘Demokrat Parti’ başlıklı kitabı (son basım, Yordam) olduğunu söylemiştim. (Kitap hakkındaki yazım) Değerli bir çalışma da Tanel Demirel’in ‘Türkiye’nin Uzun On Yılı-Demokrat Parti İktidarı ve 27 Mayıs Darbesi’ kitabıdır (Bilgi Üniversitesi). Demirel, seçim sonuçlarının iki parti için de sürpriz olduğunu daha ayrıntılı anlatır (s.97 vd.). Yazar, kamuoyu araştırmalarının bilinmediği bir devirde, CHP liderlerinin, partililerin seçmenin durumuna ilişkin aktardıklarıyla yetindiğini belirtiyor. O ‘aktarma’nın, hele ki bir tek parti iktidarında nasıl olabileceğini tahmin etmek güç değil. Burada, başta İnönü ve seçim sonrasında partililerini kontrol etmek için çaba harcayan Bayar olmak üzere, dönemin liderlerinin ‘olgunluğu’nu bir kez daha hatırlatmakta yarar var.

Umulmadık oy oranlarının seçim sisteminden kaynaklanan sonucu, son derece adaletsiz sandalye dağılımı olmuştur. CHP, katılımın neredeyse yüzde 90 olduğu seçimlerde yaklaşık yüzde 40 oy almasına karşın yalnızca 67 vekillik kazanırken, yüzde 53 küsur oy alan DP, 416 (5’i bağımsızlardan) vekillik kazandı. Yüzde 53 oy ile yüzde 85 milletvekilliği! TBMM’de toplam 487 vekil vardı. (1924 Anayasası’nda üye sayısı sabit değildir.) 1954 seçimlerinde ise DP, dört yıl önce dile getirdikleri gibi CHP’yi neredeyse muhalefetten de tasfiye etmiştir, yine seçim sisteminin büyük yardımıyla.

Peki sonra? 1954-55’ten itibaren işler (ve ekonomi) kötü gitmeye başlayınca, DP, muhalefet partileri ve muhalif kamuoyu üzerindeki baskıyı giderek artırdı ve yıllar önce CHP’nin denediğini yapıp telaşla 1958 seçimlerini 1957’ye aldı. Seçim yasasını değiştirip partilerin ‘işbirliği’nin yollarını tıkadı. Tanıdık geldi mi! Haziran 1954’te yapılan ‘muhalefetin işini güçleştirici’ düzenlemeler (ortak liste yasaklanmıştı), 13 Eylül 1957 yasası ile bir adım daha ileri götürüldü ve partilerin ‘fiili işbirliği’ yolları da ortadan kaldırıldı. Bunun tek nedeni, gidişatı gören muhalefet partilerinin 1956’dan itibaren yakınlaşmaya başlamasıydı kuşkusuz. Hatta, DP’den istifa eden ‘kuruculardan’ Fuat Köprülü’nün adaylığını engellemek için, ‘bir partiden altı ay önce istifa edenin diğer partiden aday olması’ dahi yasaklanıyordu.

Sonuç? DP 1957’de de kazandı, ancak artık ‘cazibesini’ yitirmekte olduğu iyice belirginleşti. Seçime katılım yüzde 70’lere düşmüştü ve oyu ilk kez yüzde 50’nin altındaydı. CHP toparlasa da, yaklaşık yüzde 41’le 610 milletvekilliğinin 178’ini, DP ise yüzde 47.3 oranla 424’ünü kazanmıştır. Seçim sisteminden kaynaklanan adaletsizlik sürse de sonuçlar, ne yaparsa yapsın DP’nin hızla inişi geçtiğini gösteriyordu. CMP (Cumhuriyetçi Millet Partisi) ve HP (Hürriyet Partisi) ise ancak dörder üyelik kazanabildi.

Muhalefet 1957 seçim yasası değişikliğine karşı yine de bir şeyler yapabilir miydi? Burada, Cem Eroğul’un ‘günümüz koşulları bakımından da çok şey ifade eden’ değerlendirmesine yer vermek istiyorum:

“…muhalefetin işbirliği için ancak iki imkân kalmıştı. Bir imkân hukuken olmasa bile fiilen illerin bölüşülmesiydi. Yani partiler bütün illerde seçime giriyor görünecekler, ama her ilde üç partiden ancak birine muhalefet oyları verilecekti. Salt hukuk açısından bakılırsa, bu bir muvazaa teşebbüsü olurdu. İşte bu isnattan çekinen partiler, bu yola girmediler. İkinci imkân ise, bütün yurtta seçimlere tek bir muhalif partinin girmesi idi. Bunun ise ne gibi kıskançlıklara yol açabileceği belli idi. İnönü’ye öteden beri şüphe ile bakan CMP, 18 Eylül 1957’de aldığı bir kararla bu ikinci formülü reddetti. Oysa CHP’nin bütün umudu tek muhalif parti olmak idi. Bu umut böylece suya düşünce, Halk Partisi, 19 Eylül 1957’de resmen işbirliği yapılmasına imkân kalmadığını, ancak seçimlerde muhaliflerin fiilen birbirlerine yardım edebileceklerini bildirdi. Böylece, Demokratların antidemokratik seçim kanunu gayesine ulaşmış ve muhalefetin güç birliği girişimi suya düşürülmüş oldu.”

Görüldüğü üzere, seçim yasası değişikleri belki mukadder sonu engellemiyor, ancak anlık/kısa vadeli ‘belirleme’ potansiyelini ve demokratik seçim ilkesine verebileceği zararları göz ardı etmemek gerek.

İkinci örneği 27 Mayıs ardından vermek istiyorum, 1965 seçimlerinden. 1961 Anayasası’na göre vekil sayısı sabitti (450), iki kanatlı meclisin ‘ak saçlılar’ı Senato’nun seçim yöntemi farklıydı vs. Bizi ilgilendiren ikinci kanat, Millet Meclisi. Darbe sonrası ilk seçimi boş verelim; MM için yasa Kurucu Meclis tarafından kabul edilmişti. 1965 milletvekili seçimleri ise, 1961’den tamamen farklı bir seçim sistemiyle yapılmıştı. Şubat ve Temmuz’da kapsamlı değişiklikler yapılmış, ‘tam nispi temsil’e en yakın ‘milli bakiye’ (ulusal artık) sistemi kabul edilmiştir (Birleşik oy pusulası uygulaması da bu seçimle başlıyor).

Son derece karmaşık ve bir partinin tek başına iktidara gelmesini engellemeye yönelik bir sistemdir. O parti kuşkusuz AP (Adalet Partisi) idi. CHP, AP’nin alabileceği oyu, 1964 Senato seçimindeki başarısından tahmin edebiliyordu. Ayrıca ‘barajlı D’Hondt’ sistemine de geçilmiş, ancak bu düzenleme AYM tarafından iptal edilmişti.

Sonuç? CHP bu yasa değişikliğiyle hem başardı hem başaramadı. Başaramadı, çünkü AP son derece zor bir seçim sistemiyle yaklaşık yüzde 53 oyla 240 üyelik kazanarak tek başına iktidara geldi. Diğer yandan başardı, çünkü eğer eski sistem olsaydı AP, MM’de 429 üyelik kazanacaktı.

12 Eylül darbesi ardından, 1983’te olağan rejimin ilk seçiminde, her ilin bir seçim çevresi olması kuralı terk edilmiş, uygulanan ‘ülke barajı’ ve seçim çevrelerindeki baraj ile (çifte baraj) özellikle küçük partilerin (‘marjinal’) işi iyice zorlaştırılmıştı. Sonraki seçimler için geçerliydi bu hedef tabii, yoksa 1983 seçimlerine üç partinin girmesine izin verilmişti.

Hep örnek gösterilen 1987 milletvekili seçimleri öncesindeyse, bu kez ANAP seçim yasasını kurcaladı. En önemlisi, seçim çevreleri yedi üyelikten altı üyeliğe düşürülünce, seçim çevresi barajı kendiliğinden yükselmiş oluyordu. Bununla yetinmeyip başkaca kurnazlıklarla en düşük seçim çevresi barajını yüzde 20’ye yükselttiler.

Peki ANAP kuş kondurabildi mi? Yine, hem evet hem hayır. Başardı, tek başına iktidar oldu. Başaramadı, oy oranları yüzde 36’ya düştü. Seçim yasasıyla oynama isteğinin nedeni de kuşkusuz bu erimeyi görmesiydi. Tek başına iktidar oluşunda, ikinci parti SHP ile arasındaki farkın yüksekliği de rol oynamıştır. (36.3-24.8)

Yeri gelmişken, yıllar sonra AKP’yi de ‘tek başına’ iktidar yapacak bir ‘vahamet’, o tarihte ilk kez Özal’ın işine yaramıştı. Yüksek baraj nedeniyle 1987 seçimlerinde geçerli oyların yüzde 19.8’i, bir başka deyişle 4.8 milyonu değerlendirme dışı kaldı. 2002’de bu oran yüzde 45 civarındaydı. Ezcümle, ‘milli irade’ söylemini yere göğe sığdıramayan bu iki sağ partiden birinin 1987, diğerinin 2002’de aldıkları oy oranıyla orantısız sandalye sayısıyla tek başlarına iktidara gelişlerini, seçim barajının yüksekliği nedeniyle milyonlarca oyun çöpe gitmesine borçlu oluşları, memleket siyasetinin ‘niteliği’ ve siyasetçisinin ‘kumaşı’ hakkında epey fikir veriyor.

Sözün özü, tıknefes iktidarlar bir çare olarak seçim yasalarıyla oynamayı denediler bugüne dek. Çuvalladıkları da, kısa vadede kazançlı çıktıkları da oldu. Ancak söz konusu antidemokratik heveslerin hiçbiri nihayetinde para etmedi. Bu durum, büyük ölçüde demokrasimizin cılızlığı ve ondan pek de bağımsız olmayan insan ve siyasetçi kalitesiyle ilgili. Yakın figürler, benzer koşullarda ve kaygılarla, sanki ilk kez deneniyormuş gibi çok tanıdık işlere girişebiliyor ve görünen o ki ‘tarihten ders almak’ aslında büyük ölçüde boş bir temenni.

Okuduğunuz yazının naçizane önerisi “Eyvah, bu yol ve yöntemlerle kazanacaklar” ile “Hiçbir şey değişmez, ilk seçimde giderler” uçlarına fazla iltifat etmemek ve bir de rejimin adını, niteliği, göze alabileceklerini bir an olsun unutmadan hareket etmek olabilir.

Yazı önerileri:

1.Tanıl Bora’nın, ‘III. TİP ve Yeniden Sol Popülizm’ başlıklı yazısı.

2. Mavi Defter sitesinden, Duygu Türk’ün yazısı, Mümkün ve Zorunlu. Bu sayfayı takip etmenizi hararetle öneriyorum.

İklim krizi notu: Önder Algedik’in iklim krizine ilişkin yazısı.  İklim konusu, her konuşmamıza, her yazımıza girmeli, gıda krizi, su krizi kapıda, hatta eşiği geçmek üzere. Ne kadar rahatız, hakikaten ne ilginç bir devir bu!