• 26.11.2021 06:30

Bugünün siyasi yelpazesinin biçimlenmesine göre genellikle CHP yakınlarında yer tutan bir kesim Kılıçdaroğlu’nun “helalleşme” politikasından hiç hazzetmedi. Bunlar, CHP’nin, daha doğrusu Kemalizm’in eleştiri gerektirecek hiçbir tasarrufu olmadığını düşünenler. “Düşünen” mi dedim?  Düşünmekten çok böyle bellemiş olanlar demek daha doğru olacak. Öte yandan, Kılıçdaroğlu da helalleşmenin muhataplarını sayarken Roboski gibi, Soma gibi,  CHP’nin bir sorumluluğu olmayan olaylara atıfta bulununca, “Bundan ötürü biz neden helallik isteyelim?” diye sormak da haklılık kazandı.

Sanırım Kılıçdaroğlu’nun zihninde genel bir “toplumsal barışma” girişimi var. Dini, etnik, sınıfsal, bütün önyargı çeşitleriyle kırılmış, aşağılandığını hissetmiş herkesi kapsayan bir girişim bu. CHP’nin yalnız kendi eylemlerinden ötürü “Bu iş yanlış oldu” demesiyle başlayıp biten bir süreç değil, belki CHP’nin bir tür “orkestra şefi” rolü oynayabileceği bir genel seferberlik anlatıyor. Bence doğrusu da bu. Olacaksa böyle bir şey olmalı. Tayyip Erdoğan’ın ve onun komutasında davranan AKP’lilerin yarattığı bunca kutuplaşmadan sonra, zaten birbirine kuşkuyla bakmaya alışmış bu toplumda bir “empati” atmosferi oluşması için büyük çaplı bir girişim gerek.

Türkiye’nin dünya savaşından çıkma, “imparatorluk” olmaktan vazgeçme, saltanattan cumhuriyet rejimine sıçrama ve Batı’yı model alarak modernleşme süreçleri kolay yaşanılır şeyler değildir. Bugün dahi, bu çetin süreçlerden miras kalan sorunları yaşamaya devam ediyoruz. Sorunların ağırlığı düşünülünce, “Gene de iyi idare etmişiz” sonucunu çıkarabiliyoruz. Ama bunu demek, çekilen bunca acıyı ortadan kaldırmıyor. Onun için, evet, bir “helalleşme” gerekli.

Bu zorlu süreç içinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin özellikle önemli bir yeri var. Hatta daha CHP yokken başlayan sorumlulukları var, çünkü CHP’de görev üstlenen birçok kişi daha önceki dönemlerde de siyasette önemli, bazan belirleyici roller oynamış. Şükrü Kaya, yani Cumhuriyet döneminde bakanlık yapan bu kişi, 1915’te ne yapıyordu? İki yıl, CHP Genel Sekreterliği de yapmıştır. CHP Altı Eylül’ün de sorumlusu değildir; ama Varlık Vergisi’nin ondan daha belirleyici bir sorumlusu da yoktur. Altı Eylül gibi bir olayı yaratan beyin de Varlık Vergisi’nin devamı değil mi? Peki Varlık Vergisi, 1915’in ya da İttihat-Terakki Umum Müfettişi olarak Ege’de Rum nüfusa terör uygulayan Celal Bayar’ın devamı sayılmaz mı?

Bunlar sevimli olaylar değil elbette, hatırlanması insana keyif veren şeyler değil; ama bunları yapanların aldığı dünya görüşünü, o dönemin “Sosyal-Darwinci” ideolojisini v.b. düşünelim. Eylemlerini “yok olmama” çabasıyla haklı gösteriyorlardı. “Demek ki kötü bir şey yapmamışlar” diyemeyiz elbette, mazur göremeyiz;  ama durdukları—durmak zorunda bırakıldıkları—yerin olağandışı koşullarını da kavramalıyız.

Bu değindiklerim, çok-uluslu imparatorluk kabuğundan çıkmanın getirdiği felaketler. Bir de Osmanlı’dan devralınan toplumsal-ideolojik yapılanmaya bakalım. Burada da hayat daha rahat koşullarda akıp gitmiyor. Osmanlı toplumu hayatının her köşe bucağını din içinde yaşamayı, karşılaştığı sorunları din çerçevesi içinde çözmeyi bellemiş bir toplum—çözebildiği kadar. Yeni yöneticiler ise “modernleşmeden” yana. Yöneticiler (bir noktadan sonra bunlar “CHP” oluyor) modernleşmeci, modernleşmesi istenen, dahası, emredilen toplumsa muhafazakâr. Bunlar, maiyetindeki subaylara genel durumu açıklamaya çalışan İsmet İnönü’ye “Millet de düşmanınızdır” dedirten koşullar. Bu cümleyi kurmak zor, bu koşullarda varkalma mücadelesi vermek daha da zor.

İzmir’de Atatürk’e suikast girişimi, aynı zamanlarda doğuda Şeyh Said isyanı, ertesi yıl Menemen.  Bu olaylar karşısında bu kadar “sert” olmak, davranmak gerekli miydi?  “Gerekli” olmayabilir, ama anlaşılır.

Bu arada “modern” bir toplumun ekonomisi kurulacak… Bu iş sermaye birikimi olmayan bir toplumda yapılacak. Neyse, uzatmayayım.  Sonuçta hepimizin bildiği konular bunlar.  Bunların bir birikimi var. 

Siyaset hayatında olaylar olayları izler, bir şeyi daha tam anlamamışken yeni sorunlar çıkar ve onu unutturur. Ama toplumsal belleğin daha derin bir yerlerinde hiçbir şey unutulmaz.  Üstünden uzun bir zaman geçmiş olaylar bile orada yaşamaya devam eder.  Kimi zaman biz bilincinde olmaksızın o belleğin belirlediği şekillerde davranırız. Hele “kötü” sınıfına koyduğumuz olgular özellikle zamana dayanıklıdır. Örneğin 12 Eylül askeri darbesinin kötü bir şey olduğunu anlatmaya çalışıyorsunuz, muhatabınız “Zaten Fethi Bey’in Serbest Fırka’sını da kapattılar” diye cevap verir.  CHP “Yol vergisi” diye ucube bir yasa çıkarmıştı. Ellilerde girilen her seçimde Demokrat Parti bunu hatırlatarak oy aldı.

Dolayısıyla şimdi Kılıçdaroğlu “helalleşmeye ihtiyacımız var” deyince kapının önünde oldukça büyük bir kalabalık hesap sormak üzere birikebilir. Günün koşullarında bunu bir kaosa çevirmek üzere kopup gelen AKP görevlileri aslı astarı olmayan iddialarla sökün edebilir ama doğru eleştirileri dile getirenler daha çok olacaktır. Memlekette kötü giden her şeyden CHP sorumlu değil şüphesiz, ama CHP’nin bugün bile olmaması gereken davranışları görülüyor.  Türkiye’nin yakın tarihinde CHP’nin tek-partide, çok-partide oynadığı rollerin zenginliğiyle doğru orantılı sabıkaları da var.

Dolayısıyla böyle bir “helalleşme” sürecinin başlaması CHP’nin kendisi için gerekli ve yararlı bir olay. CHP içinde veya yanında, CHP’nin tarihi rolünü kutsallaştıranlar var. Bir şeyi kutsallaştırdığınız zaman onu eleştiriden korumuş olursunuz. Eleştirilemeyen şey de kendi hayatiyetini, yaratıcılığını v.b. kaybeder. Onun için kutsallaştırma, kutsallaştırılan için zararlıdır. Bunu yaptığınızda korumaya çalıştığınız şeye zarar vermiş olursunuz. Bu öncelikle Türkiye için olumlu bir açılım sağlar, çünkü böyle bir serinkanlı “yeniden değerlendirme” ve “hesaplaşma” genel bir ihtiyaç. Ama aynı zamanda CHP için sağlıklı bir yenilenme imkanı yaratacaktır.

Son birkaç yazıda Kılıçdaroğlu’nun bu çıkışından uzaklaşamadım, çünkü çok önem veriyorum. Kılıçdaroğlu’na ve CHP’ye başarılar diliyor ve “kolay gelsin” diyorum.